doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Ekonomi ve Siyaset

Özgür Politika Röportajı

e-Posta Yazdır PDF

Kürt Ekonomist Yazar Ahmet Pelda ile, Dünya genelinda mevcut Ekonimik krizin ortaya çıkış nedenleri ve çözümüne yönelik görüştük.  

Ekonomik krizi ortaya çıkartan sebebler nelerdir? 
Mevcut ekonomik krizin gerekçesi olarak ABD’deki konut kredisi gösteriliyor. Burada konut için kredi veren bankaların bunu ev sahiplerinden tahsil edememesi nedeniyle düştükleri finansal sıkıntı ve onun diğer sektörleri etkilemesine bağlıyorlar. Aslında bu doğru değil ve burada saptırılan bir durum var. Eğer tüketiciler konut kredilerini ödeyemiyorlarsa demek ki, borçlarını ödeyecekleri gelir düzeyine sahip değiller. Ya da önemli bir bölümü işsiz veya işini kaybetmiştir. Ayrıca çalışanların da düşük ücret aldıklarını tespit etmek mümkün. Yani krizin ana kaynağının üretim sektörü ve bununla birebir bağlantılı çalışan kesimin durumundan kaynaklandığını unutmamak gerekir. Gerçekten de bugün bütün kaygılara neden olan ise başta otomotiv sanayi olmak üzere üretim sektöründe yaşanan krizdir. Burada yaşanan sıkıntı bir yandan finans sektörünü, bir yandan hizmetler sektörünü ve her şeyden önemlisi toplumsal istikrarı vurmaktadır.  
Ayrıca krizi değerlendirirken, sadece finans sektöründeki iflasların ilan edildiği tarihe bakmak hatalı olur. Krizler, özellikle de büyük ölçekli ve yapısal faktörleri etkileyenleri, sistemin yapısı ve geçmişten gelen tarihsel sürecine bağlı olarak şekil almaktadır. Dolayısıyla bugün üzerinde yoğunca tartışılan ve günlük yaşamı derinden etkileyen ekonomik krizin konjonktürel olmadığını, tam tersine uzun vadeli bir sürecin ürünü olduğunu bilmek gerekir. Kökleri 1970’lere dayanan ekonomik liberalizme geçiş sürecinin geçtiği aşamaların yeni bir evresine girişinin belirtilerini burada görmek mümkün. 1970’lerde yaşanan ekonomik krizin aşılması için Milton Friedman’da sembolize edilen Monetarist ekonomi uygulamaları çözüm arayışı olarak ortaya çıktı. Özel sektörün desteklenmesi, faaliyetlerine yönelik kredi ve teşviklerin artırılması, buna karşın vergilerin ve ücretlerin düşürülmesi, keynesyen ekonominin ürünü olan kamu işletmeciliğinin sınırlandırılması, devletin ekonomiden çekilerek prensip olarak eldeki tüm varlıkların özel sektöre satılması, ulusal devletin sınırları içinde monopol konumdaki sermayenin uluslararasına açılması, bunun için serbest bölgelerin oluşturulması, gümrük vergilerinin düşürülmesi, yabancılara yönelik mülkiyet edinme ve yatırım yapma konusundaki engellerin kaldırılması vb kararlar öne çıktı. Şimdi bu uygulamaların sonuçlarını görmekteyiz. Kendi açısından başarıya da ulaştı. Ancak artık sistem sürdürülemez hale gelmiştir.  

Bunun siyasal ve toplumsal etkileri olacak mı? 
Elbette. Hem de düşünülenden daha büyük. 1890’larda yaşanan büyük ekonomik bunalımlar Birinci Dünya Savaşı’na yol açt.ı. Ve Sovyet devrimi gerçekleşti. 1929’da sembolize olan ekonomik krize çözüm arayışları bir yandan Hitler’i yarattı, bir yandan Sovyetlerdeki yönetimi diktatoyal bir zemine çekti. Aynı zamanda ABD’nin yükselişine ve İngilizlerin dünya siyasetindeki etkisine kaybetmesine yol açtı. Yine Teorik planda Keynesyen ekonomi modeli yükselişe geçti. Ayrıca planlama, sosyal devlet olguları güçlendi ki, 1980’lere kadar bu süreç etkili oldu. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası ekonomiye yön veren mekanizmalar da kuruldu.  
 
IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların rolü ne? Çözüm için etkili olamıyorlar mi? 
Bugün içine düştükleri acze bakınca, görülüyor ki bu kuruluşlar mevcut kriz yapısına çözüm üretecek özelliklere sahip değiller. Bunların daha önceki rollerine baktığımızda azgelişmiş ülkelere verdikleri kredi ve proje desteklerini ekonominin liberalize olması şartına bağlıyorlardı. Özelleştirme, özel sektör teşviki ön plandaydı. Yine devletin kurumsal yapısının kapitalist sisteme, dünya ekonomisine entegrasyonunu dayatmaktaydı. Yani bu kurumlar ulusal devletlerin makro ekonomik yapılarına kapitalist çözümleri kalkınma ve gelişme biçiminde önermekteydiler. Ama günümüzde bunlar gerçekleşti. Yani artık tüm ülkeler kapitalist ekonomiye üstelik global düzeyde entegre olmuş durumda. Üstelik, birçok ülkeden zengin şirketler var ve bütçeleri de bu kuruluşlardan daha fazla. Ama iflas bayrağını dalgalandıran da bunlar. İşte nokta da artık IMF ve Dünya Bankası’nın söyleyecek çok şeyi yok.  
 
Öyleyse nasıl bir arayış gündemimize gelecek?  
Şu an sistem krizi de tam bu noktada odaklanıyor. Mevcut uluslararası kurumlar, ulusal devletler ve yaptıkları çözüm üretmekten uzak. Bakınız, ABD’nin yaptığı tüm finansal yardımlar henüz gözle görülür bir çözüm üretmiş değil. Bu süreç ABD’nin süper devlet konumunu sarsabilir ve İngiltere gibi etkisini yitirebilir. 

İkinicisi Avrupa Birliği tehlikede. Doğu Avrupa ülkeleri habire yardım istiyorlar. Üstelik yapılacak yardımlarda doğrudan kendilerine değil Batı Avrupa’nın banka ve üretici firmaları yararlanacak. Ama bunu başta Almanya ve Fransa olmak üzere çoğu Batı Avrupa ülkesi reddetmektedir. Bu durumda AB özelliğini kaybeder, yardım alamayan şirketlerin iflasının yaratacağı yıkımın altında Doğu Avrupa’daki ülkeleri hem de AB’nin gelişmiş ülkeleri kalır. Bunun sosyal, siyasal sonuçları da şu an düşünülenden daha derin etkilere yol açabilir.

Üçüncüsü, Almanya örneğinde yaşanıyor. Bu ülke Almanya’da bulunan ABD’ye ait otomotiv firmalarına yardım edecek mi etmeyecek mi konusu. Eğer yardım etmezse binlerce Alman işsizi söz konusu. Ederse ulus devlet anlayışı tamamen bitmiş olur ve böyle bir durumda Doğu Avrupa’ya örneğin Macaristan’a yardım etmemesinin bir mantığı da kalmıyor. Bütün bunları kaldıracak ekonomik gücün olduğunu da söylemek mümkün değil. Bu ancak büyük politik ve uzun vadeli çıkar anlaşmalarını gerektirir.  
 
Buna ilişkin çözümün kaynağı nerede? 
Bu durum daha çok teorik bir çözümlemeyi gerektirmektedir. Bu dönemin en büyük sıkıntısı da burada yatmaktadır. Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan sıkıntılar ilaç olarak marksizm yükseldi. İkinci Dünya Savaşı’nda Keynesi görüyoruz. Soğuk savaştan çıkış sürecini ise Friedman’la görüyoruz. Ama günümüzde yaşanan sıkıntıyı atlatacak ve topluma, devlete veya ekonominin aktörlerine yansıyan onları ikna eden bir teorik çıkış ve bunun kurumsal, siyasal ekonomik ayakları yok. 

Bir kaosun yaşandığı bu dönemde bir taraftan tüm insanlığı refaha kavuşturacak yeni reçeteler ve uygulamaları da mümkün olabilir. Mevcut aktörlerin kendilerini yeniden organize edip hakimiyetlerini daha katmerli sürdürmeleri de mümkün olabilir. Bu aktörlerin yaklaşımlarına bakılırsa sermayeye dönük korumacılık anlayışı güçlenecektir. Yine sermaye yaygınlaşan ve dağılan yapısının merkezi bir zemine kayması, ana ülkelerde yeniden yapılanarak tekrar öteki dünyaya yönelmesi söz konusu olabilir.  
 
Peki yaşanan bu krizden en çok kimler zarar görecektir? 
Gücünü kullanmayanlar demek en anlamlı cevap olsa gerek. Emekçiler güç sahibi, ulusal devletler güç sahibi, şirketler güç sahibi, tarikatlar, aşiretler, siyasal örgütler, sivil toplum örgütleri güç sahibi. Bunlardan hangisi kendini yeniden düzenler, örgütler ve harekete geçerse onların kazanması kaçınılmazdır. Ama görünen o ki, ABD, Almanya, Fransa, Çin, Japonya ve Rusya devlet eliti eliyle ekonomiye yön vermeye çalışıyor. Mevcut biçimiyle de yine emekçilere yüklenecekler. Böylesi bir durumda ilk akla gelecek işsizliğin artmasıdır, ama bu geçicidir. Asıl olan işsizlik tehdidiyle düşük ücrete razı etmektir. Eğer gerçekleşirse bu ülkelerin üretken sermayesi ucuz işgücü ve hammadde bahanesiyle azgelişmiş ülkelere kolay kaçmayacaktır. Üstelik azgelişmiş ülkelerin daha çok taviz vermesini isteyecektir yatırım ve üretim ilişkisinin devamı için.  
 
Avrupa’da yaşayan göçmenlere ne tür etkisi olacaktır? 
Göçmenler doğrudan etkileniyorlar ve etkileneceklerdir de. Çünkü çoğu kalifiye işgücü değil. Haliyle ilk elden işten çıkarılan kesim bunlar olmaktadır. Zaten büyük bölümü halen işsiz. Bu bir taraftan yabancıların kendi içine çökmesine, bir taraftan öfkelerinin artmasına ve radikalize olmasına, bir taraftan da sürdürülen entegrasyon politikalarının tamamen iflasına yol açar. Özellikle genel işsizliğin Avrupa ülkelerinde artması bunun da yanlış olarak yabancıların varlığına bağlanması, yabancılara yönelimi de arttırabilir. Haliyle izole olmuş, gettolaşmış, suç örgütleri ağına düşmüş bir yabancılar kriziyle karşı karşıya kalınabilir.  

Peki böylesi bir durumdan etkilenmemek için ne yapmak gerekir? 
Muhalefeti yönlendiren aktörlerin, entellektüellerin ve aklıselim politikacıların ortaya koyacağı tavır çok önemli. Eğer bu aktörler ekonomik kirze karşı en iyi yolun dayanışma ve birlikte hareket etme olduğuna toplumu ikna edebilirlerse. Emekçileri, işsizleri ve yabancıları çözüm arayışında buluşturabilirlerse o zaman tam tersi bir görünütü de mümkündür. Egemen ülke milliyetçiliklerinin ve göçmen psikolojisi ve izolasyonunun tamamen yok edildiği, tüm kesimleriyle, katmanlarıyla kader birliği etmiş bir toplumsal zemine ulaşmak şaşırtıcı olmaz. Bunun politik, sosyal, ekonomik birçok avantajlarını da görmek mümkün. Haliyle artık ulusal devlet ve milliyetçilikler yerine global insan modeli görmek mümkün olabilir. Bunu somuta indirgersek örneğin, eğer Almanya Opel Firmasını desteklerse, Macaristan’a yardım ederse, çözüm için AB’yi esas alırsa muhtemelen milliyetçiliğe de prim vermeyecektir. Böyle yapabilirse yaptıklarını savunabilirse, bunun içteki yansıması yabancılara da olumlu yansıyacaktır. Aksi durumda daha olumsuz gelişmeler olur.  
 
Almanya’nın buna gücü yeter mi? 
Bir devletin tek başına gücü hiçbir şeye yetmez. Bakınız ABD habire piyasaya, şirketlere, bankalara para akıtıyor. Oysa gücü sınırlıdır. Elbette Almanya’nın da tüm bunları yapması mümkün değil. Belki doğru da değildir. Ancak bir süreç ve stratejinin başlaması, bir konsensüsün oluşması önemli. Eğer bu gerçekleşirse Almanya’nın adım atması yeterli olacaktır. Gerisi kendiliğinden gelecek ve belki bunun için ille de para harcamasına gerek kalmayacaktır.  
 
Bunu biraz daha genişletelim. Örneğin ekonomik krizi ortadan kaldırmak için dünya ülkeleri nasıl bir yönelime girebilir?  
Daha önce de belirttiğim gibi bu bir teorik konu ve analizi gerektirir. Ama görünen şu ki birlikte hareket etme konusunda bir eğilim var. Fakat çıkarlar ve güç meseleleri o kadar derin ki, bunun realize olması çok da kolay değil. Hele hele ABD’nin Irak ve Afganistan’da ki pratiği çok belirleyici. Ne olursa olsun ABD’nin tek güç olma özelliği kaybolmuştur. Artık dünyada tek otorite değil. Çin artık yükselişinin sınırlarına gelmiştir. Çünkü Çin’in daha önce sunduğu imkanların şimdiki zemini Afrika Kıtası’ndadır. Çin’in kaliteyi yükseltmesi gerekir. Hem üretimde, hem ücretlerde, hem çevre konusunda, hem de insan hakları konusunda bu ise bir maliyet gerektiriyor. Bunu illede dışarıdan beklememek lazım iç dinamiklerde bunu zorlayacaktır. Kanımca Arap dünyası, Hindistan ve Afrika daha önemli rol oynayacaklardır gelecekte. Siz bakmayın radikallerin yaptıklarına genel toplumsal dinamikler farklı. Kadının ekonomik yaşama katılımı, genç nüfus, global iletişim ağı ve eğitimdeki yükseliş bu bölgelerin hem tüketim gücü açısından hem de üretim ve doğal kaynaklar bakımından ilişkileri etkileyecektir. Üstelik tarihsel ve kültürel süreçler düşmanlıkları da aşmaya yetecek kadar tecrübeye sahiptir.  
Ama bu potansiyelden yararlanmak veya buna yön vermek için karar mekanizması, irade kimde olacak? İşte krizin aşılmamasında devletlerin yaşadıkları sorun, ve hala işbirliğinin tamamen oluşmaması bundan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden kriz süreklileşmektedir. Haliyle sonuçlarıda ağırlaşmaktadır.  
Almanya, Fransa, İngiltere’nin AB içindeki pozisyonlarını güçlendirme eğilimi aynı şekilde global anlamda ABD, Almanya, Çin, Rusya, Japonya gibi ülkelerin rekabetini de anımsatmaktadır. Bunlar bazen çatışmaktadırlar da.  
Bombaideki saldırılar, Afganistan’daki direnişin kırılamaması, İran’ın kafa tutması bu güçlerin kozlarını kullanmak için ortaya çıkardıkları dolaylı çatışma bölgeleridir. Eğer krizi aşamazlarsa dolaylıdan doğruya geçerler ve bu çok daha tehlikeli olur. İki dünya savaşı, Vietnam, Afganistan, Irak bunun bariz örneğidir.  
 
Bu kapitalist sistemin değişmesini beraberinde getirir mi? 
Dinlerin ve sosyalist hareketlerin yarattığı bütünsel çözüm anlayışından sonra uygarlık hala başka bir yol üretebilmiş değil. Şu an bunun pek işaretleri de yok. Tam tersine bunlarda diretme var. Bu uygarlığın kendini üretememesinin bir yansıması olarak algılanabilir. Haliyle mevcut arayışlarda kapitalist sistem içinde ya da sınıflara, kategorilere ayrılmış uygarlık anlayışıyla sürmektedir. Buradan mevcut çıkışlar, ancak mevcut olanın solu veya sağı, daha bireyci ya da daha toplumcu yönü içine alacak bir düzenlemeyle olacaktır. Ama tam farklı ve aşılmış bir sistem ve onun neticesinden bahsetmek henüz mümkün görünmüyor.  
 
SAİT ÖZTÜRK

 

Global Şirketler Her Yanımızda

e-Posta Yazdır PDF

Yirmibirinci yüzyila giris yaptigimizda devletler dahil dünyanın en büyük 100 ekonomisinden 47’sinin global şirketlere ait oldugu tespit edildi ve her geçen gün bu oranin yine sirketler lehine gelistigi görülmektedir. Bir baska çarpici rakam ise dünya ticaretinin yüzde 40′nin Avrupa Birligi içinde gerçeklesmesidir. Yani ekonomide motor güç sirketler olurken iktisadi faaliyetlere ait merkezi mekanin da avrupa cografyasi oldugu mesajini almak gerekir ki, yükselen Çin, Hindistan, Rus piyasalari veya önemli bir agirliga sahip olan Amerika ve Japon piyasalarina ragmen Avrupa dünya ekonomisindeki agirligini hala korumaktadir.

 

Avrupa ile birlikte gelisen piyasalara bakildiginda dünya ekonomik sisteminin özellikle teknoloji ve bilim alanindaki gelismelerinde etkisiyle yakin özellikler kazandigini görmek mümkün. Bu uluslararasi platformda halklarin temsilini, ekonomik dengelerin yakinlasmasini, bölgesel, sosyal, kültürel ve hukuksal yapilarinda benzer önem ve titizlige kavusmasina zemin sunmaktadir. Örnegin 1945′de BM’de dünya nüfusunun yüzde 70′i temsil edilirken şimdi kürtler temsil edilmesede halklarin yüzde 99.9′u temsil edilmektedir. Dünya nüfusunun yüzde 98′i etnik mozaik şeklindeki devletlerde yaşamaktadır. Global kurumlar ve ekonomileri düzenleyen yasal normlar ortaya çıkmıştır artik. AB, GATT, MERCOSUR, WORLD COURT, ECU, ECHR gibi. Yani demokrasi ve insan hakları uluslar arası toplumun evrensel normunu belirlemede etkili olmaya başladılar

Bu gelismelerde sirketlerin olumlu veya olumsuz etkileri en az devletler kadardir. Geçtiğimiz yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında devletlerini arkalarına alarak dünyayı fethe çıkan büyük firmalar (Tekeller) söz konusuydu. Yüzyılın sonunda, ya da üçüncü bin yılın arifesinde, her biri ortalama ülke ekonomisinden daha büyük işlem düzeyine ulaşmış global şirketler, artık devletleri, önlerine katıp kovalayabilecek ekonomik, siyasal, kültürel, askeri güce ve etkinliğe ulaşmış durumdalar. Sermayenin globalleşmesine paralel olarak ulus-devlet olgusu asilmakta asinmakta, devlet, global sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmektedir.

Artik açik açik global şirketler yapıları  itibarıyla tüm dünya üzerinde egemenliklerini pekiştirmek, güçleri paralelinde düzenlerini kurmak istiyor ve buna göre ekonomik, kurumsal, toplumsal ve hukuksal organizasyonlarini ayarlamaktadirlar. Yani mensubu olduklari devletin sinirlari disinda varliklarini sürdürebilmek, güvenliklerini koruyabilmek ve etkinlik alanlarini yayabilmek için kendilerini siyasi, askeri, hukuksal ve iktisadi planda korumaya almaktadirlar. GATT anlasmasi, WTO, uluslararasi Tahkim yasalari vb düzenlemeler direkt bunu esas almaktadir. Bu gelismeler sayesinde dünyadaki herhangi bir firma olusturdugu yeni plan ve konseptlerle artık geniş anlamda dünyaya hitap edecek uygulamalar gelistirebiliyor. Üstelik sirketler üzerinde bulunduklari merkezi devletlerin politik vizyonunu ise ihtiyaç ve hedeflerine paralel biçimde etkilemekte ve daha da genişletmektedirler. Tabii devletin gücünün gelismesi ve yayilmasinda tarihsel faktörleri yadsimak ve devletin fonksiyonunu tamamen etkisiz göstermek dogru degil ama, artik günümüz sartlarinda sirketlerin rolü, etkisi ve sürükleyici gücünün belirgin hal almasi da kaçinilmaz gerçekligi gözler önüne sermektedir. Bunda farkli toplumsal guruplarin, kategorilerin ve üretim birimlerinin kültürel, dinsel, moral, ideolojik ve örgütsel cephede yetersiz kalmasi ya da özellikle 1980′lerden sonra paral düzeyde giderek güç kaybetmelerinin de önemli bir neden teskil ettigini görmek gerekir.

Artik sirketler genel olarak sermayelerinin önünün açılmasi için ne yapilmasi gerekiyorsa istiyor, ve talep ediyorlar. Bu anlamda tüm muhalif güçlerini de geriletebiliyorlar. Yerel güçlerin kendilerine karşı direnmesini reddediyorlar. Kendilerine yüksek kar getirecekleri ucuz işgücü, ucuz hammadde alanlarına girmek istiyorlar. Buda yeni bölgeler ve cografyalar demek ve buralarda bulunan devletlerinde ekonomik, sosyal, siyasal hatta askeri yapilarina etki etmeyi kaçinilmaz kilmakta ve kendi çikarlarina göre haliyle merkezlerinin bulundugu güçlü devletin paralelinde nüfuz alanlarini genisletmektedirler. Yani gittikleri bölgelerin ekonomik teknik ve toplumsal dokusunun değişmesinde önemli rol oynuyorlar. Oradaki geleneksel kırsal yapıların modern ve teknolojik yapılarına entegre olmasını sağlıyorlar. Kendi üretimlerinin tüketilmesi için toplumsal kültür, anlayış ve tüketim karakterinin değişmesi için kurumsal ve yapısal örgütlenmelere ve bunlar eliyle yönlendirmelere gidiyorlar. Bireyde ve toplumda yerel-bölgesel, değerler yıkılmakta, yerel vizyon yerine dünya çapında oluşturulmak istenen vizyonun oluşmasına yönelik bir zemin hazirlanmaktadir.

Global iktidara kosan sirketlerin ekonomi yani sira baslica etkinlik alanlarini altini çizmekte fayda var:

Devletin fonksiyonunun değişmesi ve çıkarları  yönünde politik mekanizmanin isleyisi için gerekli dönüsüme etki ediyorlar. Özellikle ülke içinde iktidara aday olanlardan kendi çıkarlarına hitap edenleri destekliyor. Diğerlerini ise yasal veya yasa dışı  yollarla ya da medya gibi araçlarla saf dışı ediyorlar. Iktidara gelen hükümetleri, ekonomik, siyasi güçleriyle yönlendirmeye çalışıyor, devletin kendi çıkarları yönünde şekillenmesini talep ediyorlar. Artık her siyasal partinin belli bir sermaye gurubunun çıkarlarını  savunan bir partner özelliğini taşıması, onlar tarafından finanse edilmesi ve icraat programlarının onların araştırma-geliştirme birimlerinde hazırlanması söz konusu oluyor. Hatta partiyi ya da iktidara geldiğinde hükümeti takviye etmek için kendi elemanlarının bakan, müsteşar, müdür vb yönetim kademelerinde çalışmalarını  sağlıyorlar. Hatta bazı projelerinin kabul görmesi için sivil toplum talebi gibi adımlar atılır. Medyada propaganda edilir ve kamuoyu oluşturulur. Hükümet de projeleri yürürlüğe koymak veya yasalaştırmak için bunu parlamentoya getirir. Parlamento da direnme olasıligi olanlar ise hükümetin yanı sıra sivil toplum örgütleri ve medya aracılığıyla baskı altına alınır.

Ulusal ve uluslar arası hukukun oluşumuna etkide bulunarak sermayenin önündeki engellerin kaldırılması, yatırımların, finansal hareketlerin ve varlıkların güvence altına alınacağı hukuksal yapıyı esas alıyorlar. Özellikle 1990′larla başlayan ve süreceği görülen hukuksal yapılanmayı global düzeyde ele alıyor ve devletleri de katıyorlar. Oluşan hukuki normların bütün insanlık tarafından kabul görmesi için evrensel kriterleri gözetme, insan hakları ve demokrasiyi geliştirme eğilimi taşıyorlar. Bu kriterler sermayenin güven altında alındığı hukuksal normlar ortamında lehlerine de işleyen bir mekanizma olmaktadır. Ayrıca hukuk normlarının tüm dünyayı kapsamasıyla insanlık için ortak kriterler ve değerler oluşuyor. Her ne kadar kabul edilemez gibi bir takım yanları olsa da kendi döngüsü içinde gelişimi de söz konusu olabiliyor.

Dernekler, odalar, sendikalar, birlikler, insan hakları  kuruluşları, çevre örgütleri, vakıflar gibi sivil toplum örgütleri giderek ya bu sirketlerin etkisiyle ya da bunlara karsi nedenlerle olsun, yeniden yapilanmakta ve etkinlik kazanabilmek için güçlerini yerel alanin veya tek devletin sinirlari disina tasirarak global düzeyde birlesmekte etkinliklerini yaymaktadirlar. Bunlar bazen devletlere, rejimlere, şirketlere, partilere, hatta militer güçlere karşı gelebilecek, onlara yaptırım uygulayabilecek düzeye de varabiliyorlar.

Ancak bunun içide de sermayenin rolünü görmek mümkün. Sermayedarlar sivil toplum örgütlerini destekliyor, hatta bizzat kuruyor, örgütlüyor veya çalışmalarını finanse ediyorlar. Özellikle ulusları aşan ya da bir ulusun sınırları içerisinde olsa dahi dünya çapında talep ettikleri iktisadi, siyasi, hukuki gelişmelere uygun bir anlayışla kurulan sivil toplum örgütlerinin çalışmaları, ulusal devletlerin, kişisel iktidarların, baskıcı  rejimlerin karşısında dursa dahi destekleniyor. Hatta bunlar belirlenen uluslar arası hukukun dışına taşan örgüt ve şirketlerin işleyişi karşısında otokontrolü sağlayacak toplumdan güçlerini alan bir özellikleri var. Bunlar sistemin temellerinin karşıtı  ve uygulamalarinda yikici tehdit olusturmadiklari sürece kim tarafından nasıl kurulursa kurulsun sermaye cephesinden destek bulur. Ama sermayenin çıkarlarının ötesine taşan farklı amaç ve niyetlerle kurulan, insana, evrene dair ne kadar farkli tutarli veya tutarsiz düşünceler ve niyetler taşısa da kabul görmez. Medya aracılığıyla fonksiyonları saptırılır, militer güçler aracılığıyla bastırılır, benzeri söylemleri kullanan ama kendi kriterlerine uyan benzeri örgütler oluşturulur ve finanse edilerek kamuoyuna tanıtılır.

Sermayenin gücünü dinse cephede de görmek mümkün. Yani sirketler dinsel inançlara da el atiyor. Ister doğrudan, ister eğitim, ister sivil toplum kuruluşları aracılığıyla olsun dini inançlar çıkar guruplarına hizmet eder bir biçime dönüştürülüyor. Sermaye sahipleri bizzat cami, kilise veya havra gibi ibadet yerlerini maliyetini karşılayarak inşa etmekte ve ilgili din mensuplarina bağışlamaktadırlar. Halkın gözünde sevilmeleri, iyi bir imas olusturmalari için büyük ve kutsal bir eylemdir. Yine ibadetgahlar, dinsel amaçlı kurulmuş  vakıflar ve eğitim birimleri sürekli finanse edilir. Böylece hem hayır işlenmiş olur, hem de oralarda ibadet eden veya eğitilen insanlara karsi etkili, sevecen bir imajin olusmasi sağlanır ve karşıt güç ve egilimlerin buralarda türeyerek tehdit eder hale gelmesine karsin tedbirler alinmis olur. Bu süreci de ögreten tarihsel tecrübe ve birikimdir. Bu cephede bir başka gelişme ise dinlerin birbirine yakınlaşması biçimindedir. Artık dinler arası çatışmalar sermayenin çikarlarini da tehdit etmektedir. çünkü bir global sirketin kollari hemen her dinsel bölgede ve cografyada mevcuttur. üstelik dünyada gelisen yeni kültürel, siyasal ve inançsal denge de böylesi bir ayirimin günümüz örneklerinde oldugu gibi çok tehlikeli olacagini göstermektedir. sirketlerde bu tür ayrismalari tehdit olarak kabul eder ve engller.

Kültürel ve sportif faaliyetler de sermaye için önemli bir alandır. Insanın bireysel yeteneklerinin, bedensel özelliklerinin ve egitsel süreçlerinin; sanatsal, kültürel, estetik ve sportif alandaki yansıması büyük degerleri barindirmakta ve imaj için önemli bir etkiye sahiptir. Bu süreç günümüz sartlarinda sirket lehine yararlanilir biçimde kullanilmaktadir. Spor tesisleri, kültür ve sanat kurumlari, müzeler inşaa edilmekte, sanat galerileri, spor müsabakalari organize edilmekte, kültürel etkinliklerin sahnelenmesi için sponsorluk edilmekte ve çalışmalara ya bizzat ya da dolaylı  olarak katkı sunulmaktadır. Sergilenen çalışmalar hem doğrudan getiri sağlamakta hem de reklam, tanıtım, promosyon faaliyetleri için fırsatlar sunmaktadır. Çünkü kitlenin doğrudan içinde olduğu veya ilgilendiği toplu etkinlikler anında sunulan reklamlar aynı zamanda sanatsal ve sportif etkinlikle özdeşleşmekte ve bilinç altına bir imaj olarak işlemektedir. Böylece toplumun ve bireyin eğlenme, dinlenme ve yaratma gücü ekonominin hizmetine sunulabilmektedir.

Sermayenin önemle üzerinde durduğu bir konuda araştırma geliştirme (ar-ge) faaliyetleridir. Artık bilgi ve teknolojiye dayalı yatırımların yüksek getiri sağladığı bu dönemde yaşanan rekabetin sınırları tanımlanamaz durumdadır. Yüzyıllık geçmişi olan bir şirket kendini teknolojik olarak yenileyemediği ve yeni üretimleriyle piyasaya çıkmadığı bir anda tamamen bitebilir. Öte taraftan Bill Gates gibi bilgisayar alanında gelişen bir insan bir anda dünyanın en zengini olabiliyor ve yüzyıllarca uğraş gösteren bir şirketin birikiminden daha yüksek bir gelire sahip olabiliyor. Bu rekabet şirketlerin kurduğu ar-ge kuruluşları  yanı sıra medya ve üniversiteleri de ele geçirmeyle yeni bir boyut kazandı. Bu kuruluşlar hem ekonomik getiri sağlamakta hem bilgi toplamakta, hem kalifiye eleman bulmakta hem de üretime halkın ve devletin katkı sunmasını sağlamaktadır. Örneğin üniversitede okuyan insanlardan para almakta, buna karsilik burada yetisen kalifiye eleman ilgili sirkete çalışmakta. Ar-ge ve üniversitenin sağladığı  imajla sirketler devletten teşvik ve arazi almakta, medyası aracılığıyla yüceltilmekte ve kamuoyunun desteğini saglamaktadirlar.

Yapılan bilimsel çalışmaların konusu ve motivasyonu daha çok sağlayacağı getiriye endekslenmektedir. Bunun avantaji olmakla birlikte getirdigi zaaflarda vardir. Örnegin genel olarak insanın merakına ve gelişimine mazhar olan konuların getirisi yüksek degil. ancak korku ve zaafiyetlerini güdüleyen konulara dair buluslar daha yüksek kazanç sagladigindan tesvik edilmektedir. Yapılan bir buluşun veya üretilen bir ürünün insanlığa faydasından ziyade pazar payı ve getirisi belirleyici olmaktadır. Yine yapılan üretimin patenti bir mülkiyet gibi korunmaya alınmakta ve başka insanların bunu kullanması ve geliştirmesine fırsat verilmemektedir.

Birçok siyasi hareket ve örgütün ardında büyük  şirketlerin desteğini görmek mümkün. Toplumsal, siyasal veya düşünsel çelişkiler nedeniyle örgütlenen kesimlerin amaçlarına ulaşmak için propaganda araçlarına savunma veya saldırı araçlarına, giyecek yiyecek gibi tüketim malzemelerine ihtiyaçları var. Bu böylece bir tüketim potansiyelini oluşturmaktadır. Makine, bilgisayar, elbise, yiyecek, ev, silah, taşıma araçları vb gibi tüketim malzemeleri yüksek getiri sağlayan bir pazar payıdır. Yine bu harekete karşı duran güç, -devlet veya örgüt- yeni harcamalara girmek zorundadır. Bu da yine bir pazar payı anlamına gelmektedir. Bu yüzden kaotik ve çatışmalı durumlar ilgili mekandaki sermaye güçlerinin olumsuz etkilenmelerine neden olsa da diger sermaye güçlerinin çikarina olabilmektedir.

Bu kadar derin ilişki ağı içerisinde olmak belli bir servete kavuşmak ve bunu yönlendirmek ve korumak sadece yasalar ve ordu polis gibi ulusal güvenlik birimleri aracılığıyla mümkün değildir. Üstelik onların yer yer şirketlerin çıkarları  dışında hareket etmeleri dinamiklerini toplumdan da almaları  devletin göreli özerkliğini korumaları büsbütün zorlaştırmaktadır. Buna ek olarak güçlerinin kendi devletlerinin sinirlariyla sinirli olmasi da ilgili sirketin baska ülkedeki etkinliginde söz sahibi olmamasi sirket açisindan yeni bir durumu açiga çikarmaktadir.

Bunun için ulusötesi sirketlerin ilgili ülkelerin veya uluslar arasi anlasmalara dayali yasal zeminde kendi koruma birliklerinin olmasi istemi kaçinilmazdir. Ancak bu alanda halen istenen yasal hukuksal düzenlemeler yeterli degildir. üstelik sirketlerin özellile sovyetlerin dagilmasi, irakin isgali ve gelismekte olan ülkelerde güç paylasimi ve yasal düzenden kaynakli bosluklarinda elvermesi nedeniyle yeni biçimleri gelismektedir. hukuki zeminin olmadigi ülkelerde mafya ile bağlantıları  söz konusudur. Ama ABD’de oldugu gibi hukuki çerçevesi belirlenen güvenlik sirketleri de artik güvenlik veya saldiri hizmetleri vermektedirler. Yani neredeyse devletin fonksiyonlarinin tümü hukuki veya hukukun çignenmesi pahasina fiili olarak sirketin eline geçmektedir.

Savaslar, yasa dışı yapılan silah satışları, uyuşturucudan sağlanan gelir, el konulan araziler, elde edilen ihaleler ve alınan haraçlar büyük bir karapara hacminin doğmasına neden olmaktadır. Bu paraların aklandığı bankalar, alınan ihalelerin yatırımları, satılan silahların sahipleri, el konulan arazilerin kullanımı böylesi fiili bir durumu ortaya çikarmistir.

kisaca izah edilen olumlu olumsuz tüm özellikleriyle günümüz dünyasinda şirketlerin böylesine derin ilişkilere girmeleri ve güçlerinin büyümesi uluslar arası faaliyetlerinin de sağlıklı  sürmesini gerektirmektedir. Işte bu çerçevede doğal bir ittifak oluşur. Çeşitli devletlerden kaynaklı iktisadi, hukuki ve siyasi engellerin kaldırılması güçlerinin güvenceye alınması  için uluslar arası kuruluşların oluşmasını desteklerler. Hatta bu kuruluşlar kendi faaliyetlerini önünü daha da açar. Ancak uluslar arası hukuki ve siyasi faaliyetlerin aktörleri devletler olduğu için bunların yönlendirilmesi, devreye sokulması  ve bunlar eliyle oluşan zeminden yararlanılması daha uygun düşer.

Işte böylesi bir zeminde şirketlerin asli fonksiyonları  olan üretim ve pazarlama faaliyeti gerçekleşmekte ve bu çerçevede borsalarda faaliyet gösterebilmektedirler.

simdi buradan çikarmamiz gereken bir kaç soru ve ders oldugunu düsünüyorum:

Birincisi, toplumumuzun sermaye yapisi, bilinci, global düzeydeki bu gelismeyi ne düzeyde karsilayabilir. Esas önemsenmesi gereken aslinda sermayeden kasit para ve sirketlerin varligi degil, bu parayi kazanabilecek ve global ölçekte kullanabilecek bilgi, bilinç  ve hareket düzeyine sahip insan kaynagina dair bir isik var mi?

Ikincisi, devletin, uluslarin asindigi, klasik tanimlarin asildigi bir dönemde bizim ulus olgusuna, devlet olgusuna yeniden bakmamiz ve bu anlamda yeni bir bilinç olusturmamiz gerekmezmi. Ekonomik kaynaklarimizi, üretimden ve tüketimden gelen gücümüzü kullanabilme noktasinda yeni açilimlar, örgütlenmeler gerçeklestirmemiz gerekmez mi?

Üçüncüsü, biz bilgiye, örgütlülüge, kurumlasmaya, egitime artik tarihin hangi döneminde gereken yatirimlari yapacagiz ve insanligin yasadigi güncel dönemlerle esdeger bilgi üretimi, mal üretimi, kurumsal yapi olusturma, toplumsal, kültürel ve sanatsal organizasyonlara gereken önemi tarihin hangi asamasinda verecegiz. Ve bu alanda da para kazaniliyor hem de daha az yatirimlarla daha yüksek kazançlar saglanmasina ragmen, biz halen, el emegi, kol gücüne dayali hizmetlerde mi çalisip sermaye olusturacagiz ki, bu sinirli ve bagimli bir gelismedir.

evet tek sermayeye ihtiyacimiz var. “Bilgi, Bilinç,  örgütlenme” ki bunun da kaynagi sadece ve sadece “insan”dir. bilinmelidir ki parayi kazanan da bilgiyi ögrenen ve bilinçle kullanan da “insan kaynagi”dir.

 

 

Radikallerin Yeni Güvenlik Sistemi

e-Posta Yazdır PDF

Global Sisteme yönelik tanımlamalar ve kurumlar

 

Dünya ekonomisi ve siyasi yapısı  büyük ve hızlı bir değişim içinde. Bu gelişmenin yönü  ve olası sonuçlarını görebilmek uzun tarihsel süreçlerde gizli olsa da özellikle son çeyrek yüzyılda yaşanan gelişmelerin büyük etkisi kaçınılmazdır. Çünkü bu dönemle başlayan süreç Globalizmin tüm dünyada hissedilmesine neden olmuştur.

1970’lerde başlayan ve özellikle Sovyetlerin yıkılmasının ardından Globalleşmenin yaygın ve hızlı  gelişmesi beraberinde bir takım gelişmeleride getirdi. Bunda Dünya Ticaret Örgütünün (WTO), G-8 ülkelerinin, IMF ve Dünya Bankasanın etkisinin artmasının yanı sıra ulusal şirketler yeni birleşme ve ekonomik yatırımlarla dünya şirketlerine dönüşerek büyük bir gelişme kaydettiler. Mal, hizmet, para, bilgi, teknoloji transferinde hızlı bir gelişme meydana geldi. Yine yatırımlar dünyanın hemen her tarafından uluslararası şirketler tarafından gelişti. Bu hızlı gelişmeye elbette tepkiler de oldu.

a- Yatırımların ucuz işgücü  olan ülkelere gitmesi ve bunun o ülkelerde ulusal sermayenin sömürülmesi veya emek sömürü olarak algılanması. Muhalefetle karşılaşması

b- Sermayenin göç ettiği  ülkede işsizliğin artması, ücretlerin düşmesi

c- Gelir dağılımının ülke içinde ve ülkeler arası dengesiz olması,

d- Çevre kirliliğinin yatırımlardan olumsuz etkilenmesi gibi faktörler nedeniyle hem gelişmiş ülkelerde hem de Azgelişmiş ülkelerde yeni tepkisel örgütlenmeler meydana geldi. Globalizm karşıtları, anarşist örgütlenmeler veya milliyetçi hareketler gibi

· Günümüzde Global Sistemi Etkileyen iki Büyük gelişme

1- Sovyetlerin Yıkılışı  ve Etkileri

Global gelişmede daha etkili olan gelişme Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla beraber geldi.

Kapitalist sisteme geçen eski sosyalist ülkelerde sermayenin dağılımı, mülkiyetin paylaşımı, mevcut şirketlerin ve üretim birimlerinin paylaşımı yeni bir süreci doğurdu.

Sermaye, mülkiyet ve şirketi ele geçirmek için mafya örgütlenmesi güçlendi. Yine Uluslararası  silah, uyuşturucu, para ve insan kaçakçılığı ve fuhuş  arttı. Bu şekillenmede özellikle istihbarat, polis, askeri elemanlar militer güçleri nedeniyle mafyatik yapılanmalarda büyük rol oynayarak güç sahibi oldular. Bu güç paylaşımında kaybedenler kaçakçılık, fuhuş ve ucuz işgücü olarak başka ülkelere göç ettiler. Yine bu ulkelerden kalifiye insan göçü de arttı.

Bu hareketlilik kısa zamanda tüm dünayaya yayılarak bir sistem halini aldı. Ortadoğu’dan Afrika’dan ve Asya’nın fakir bölgelerinden hızla insan kaçakçılığı  gelişti. Mafya, uyuşturucu ve silah kaçakçılğı, yanı sıra fuhuş arttı.

2- Mezhep, Tarikat, Aşiret ve Cemaatlerin yükselişi

Ancak 11 Eylül’le birlikte başlayan siyasi, askeri sürecin etkisiyle yükselişe geçen mezhepler, tarikatlar, Aşiretler ve cemaatler bambaşka bir gerçekliği gözler önüne sermektedir. Bu gelişmenin ekonomik alana da yansıması kaçınılmaz olmaktadır. Bu süreç devletlerin yapısını ve politikalarını  etkileyebileceği gibi, kapitalist sistemin öznesi olan şirketlerin yerel ve uluslararası yatırım faaliyetlerini de etkileyebilecektir.

Özellikle Afganistan ve Irak’taki gelişmeler sistem açısından çok büyük bir önem arz etmektedir. İlk elde radikal islamın yükselişi ve medeniyetler çatışması olarak lanse edilse de yaşanan gelişmenin toplumsal, siyasal, düşünsel çerçevesi oldukça bambaşkadır.

a- Siyasal Yapı

Gerek Sovyetler Birliği gerekse Batılı Kapitalist ülkelerden destek gören ve iktidarını  sürdüren Otoriter yapılar (Saddam Diktatörlüğü, İran’daki Molla sınıfı, Afganistan’da Taliban yönetimi ve Arap ülkelerindeki Krallık yönetimi), hakim oldukları devletlerde yerel güçleri sürekli baskı ile denetim altında tutmuşlardır.

Globalizmin etkisiyle gelişen iletişim, ticaret ve toplumsal farklılaşmalar bu bölgelerdede etkisini göstermektedir. Bugün dış desteğini de kaybeden ve hatta kurdukları sistemden dolayı yaptırıma maruz kalan bu otoriter yapıların hakimiyet bölgelerindeki halk isyan etmektedir.

b- Muhalefet ve Örgütlenme biçimi

Örgütlenme biçimi sadece islami biçimde değildir. El Kaide ve İran’ın şimdilik etkili olması nedeniyle ve ABD’nin başını çektiği blogun böyle algılaması ya da direkt batı karşıtı bu gurupların saldırısı bu tanımlamayı yani “islami Örgüt” tanımını getirmiştir, ama tek başına bu tanım ve yaklaşım yetersizdir. Ve ileride de oldukça sınırlı kalacaktır.

Bir taraftan ezilenler, bir taraftan da kendini otoriter rejimler karşısında ifade edemeyen kesimlerin bir yükselişi var. Ancak bunların yükselişi ve gelişmesi batı  tipi örgütlenmeler biçiminde olmamaktadır. Çünkü bu örgütlenmeye olduça yabancıdırlar. Bu nedenle daha çok tradisyonel toplumsal model örgütlenmelerine sığınmaktan başka alternatif söz konusu olmamaktadır.

Ortadoğu veya İslam dünyasında mevcut sözkonusu örgütlenmelerin dışa karşı savunma refleksi islami söylem (El Kaide, Taliban, Müslüman Kardeşler gibi örgütler yanı sıra İran ve birçok Arap ülkelerinin devlet yönetim anlayışı) veya ulusal biçimlerde (KDP, PKK, YNK gibi Kürt Örgütleri, Filisitin’de El Fetih, Türkiye’deki milliyetçi yükseliş), yine ulusal ve dinsel biçimlerde (Filistinde Hamas, Cihad) olsa da içsel alanda aşiret, mezhep, tarikat, milliyetçilik biçiminde gerçekleşen bir toplumsal örgütsel yapının realitesi tezahür etmektedir. Kürtlerde ulusal örgütlenme, Türklerde milliyetçi, Araplarda ve Farslarda mezhepsel örgütlenme yanı sıra Milliyetçi dalga dışa karşı bir ortak savunma refleksi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu ittifak veya çatışma tercihi biçiminde kendini göstermektedir. Ama içsel alanda Araplarda, Kürtlerde aşiretsel yapı ve büyük aile örgütlenmesi yükselmekte ve bunlar özellikle ekonomik birlik olarak ortaya çıkmaktadırlar. Türklerde tarikat örgütlenmesi ve sermayesi yükselirken, iranda yine azeri ve kürtlerde olduğu gibi etnik ve alt bileşenler olarakda farslar da dahil aşiretsel örgütlenme ekonomik, toplumsal, siyasal ve örgütsel alanda yükselmektedir.

Bunlara ek olarak Kapitalist üretim ilişkilerinin geliştiği İstanbul, Tahran, Kahire gibi metropol bölgeler ve benzeri alanlar da mafia örgütlenmesi de geçmişten gelen bir tarihe ve günümüzde yükselen bir güce sahiptir. Bu mafya yapıları insan, mal, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, zorla para alma, gasp ile fuhuş sektöründe oldukça etkin görünmektedirler. Bunların tarikatlar, devletler, örgütler ve bürokratik yapılarla ilişkileri korunmaları varlıklarına imkan vermektedir. Bu sayede kara para aklama ve belli bir sermaye birikimi sonrasında sistem içinde hukuka uygun sermayedarlar arasına katılma imkanı da elde edebilmekte ve meşruyet kazanmaktadırlar.

c- Ekonomik faaliyetleri ve kaynak paylaşımı

Yukarıda değinilen mevcut örgütlenmelerin nerdeyse tümü ekonominin üretim ve hizmet sektöründe yatırım sahibi olmadıkları ve buna dayalı sermaye, mülkiyet, işgücü  dağılımı olmadığı sürece varlıklarını sürdüreceklerdir. Kendilerinin güç olarak varetmenin nedeni eğer ekonomiye dayanmıyorsa; dinsel ve muhafazakar iktidar yaratma, nüfuz oluşturma alanı  olarak; dinsel, mezhepsel, tarikati zeminde ya da mafya tarzı  ile; zor yönteminde kendini bulacaktır.

Bunlar kendi varlıklarını  sürdürmek için:

a- Emperyalizm ve işgale karşı  çıkış söylemiyle birlikte İslamı direniş ideolojisi olarak yansıtmaktadırlar. Ve bir arada kalmanın mekanizması  yapmaktadırlar.

b- İlk elde batılı devletlere ve onların işbirlikçisi saydıkları yönetimlere saldırılsa da yabancı sermaye yatırımları ve bulundukları bölgelerdeki stratejik ekonomik kaynaklara saldırı da söz konusu. Kullanamadıkları  kaynakları kullandırtmama eğlimi hakim. Kendileri dışında farklı davranan yakın bölgdeki mezhepleri, tarikatları  veya milletleri de tehdit edip şiddet kullanmaktadır.

c- Neden islam çünkü Şehylik, Mollalık egemen söylemini destekleyen müridlik ve bağımlılığı  sürdürmenin tek gerekçesi bu.

d- Bürokrasi, çeşitli şirketlerle ilişki ve temsil hakkı edinmek içinde aşiret bağları  kullanılmaktadır. Ağa, lider pozisyonundaki kişinin kazanımları  aşirete bir takım avantajlar sağlamakta, ya da aşiretin gayri meşru işleri mafya, kaçakçılık, rüşvet, iltimas gibi ilişkileri karşısında korunması rolü bu mekanizmayı ayakta tutmaktadır.

e- Aşiret yapısı diğer örgütlenmelere nazaran mevcut siyasi yapılarla daha çok uzlaşmacı  veya işbirlikçidir.

· Bu gelişmelerin Globalizme etkisi

Bu gelişmelerin global anlamdaki etkisi daha da derin olacak gibi görünmektedir. Benzeri örgütlenmelerin yükselişi karşı tepki veya örnek alma olarak ortaya çıkmaktadır. Bu olası gelişmeleri sıralarsak:

1- Hristiyanlıkta var olan tarikat ve mezheplerin Latin Amerika’da, Rusya, Asya, Kafkasya ve Balkanlar hatta Batı Avrupa’da böylesi bir yükseliş eğilimine geçişi mümkün. Yine başka dinsel eğilimlerin hem dinsel hem ulusal talep yönü, islami kesimdeki bu yükselişi örnek alarak güç oluşturma sürecine gidebilir. Örneğin Hindistan’da ve Afrika’daki farklı, dinler bunların alt kolu olan mezhepler yanı sıra etnik ve dilsel farklılıklar da aşiretsel ve mezhepsel örgütlenmeyi tetikleyebilir ki bunun belirtileri her geçen gün artmaktadır.

2- Bugün batı Avrupa’da sermayenin kaçışı nedeniyle doğan işsizlik, artan mülteci sayısı  ve düşen reel ücretlerin etkisiyle oluşan tepkisel çıkışın yarattığı ırkçı eğilim, integrasyon sorunu ve benzeri biçiminde Türkiye’de Kürt sorununa karşı duyulan tepki, İsrail-Filistin ve Araplar arasındaki sıkıntı daha da derinleşebilir haliyle din söylemli çatışma gerekçelerinin yanına ırka dayalı  çatışma söylemi de realize olabilmektedir.

3- Gelişme olasılığı olan bu problemlerin çözümü için günümüzde Afganistan, Irak, Lübnan’da olduğu gibi uluslararası güçlerin birlikte hareket ederek, güvenliği tehdit ettiği varsayılan bir ülkeye veya bölgeye askeri müdahalede bulunması da artık zorlaşabilir

a- Yukarıda sayılan nedenlerle dile getirilen yerel direniş

b- Hareketi düzenleyen ülkelerin iç kamuoyunun kendi çocuklarının ölmesine tepkisi ve işgalci pozisyonunun savunulamaz yönü

c- Artan askeri maliyetler

d- Devletler arasındaki çelişki ve farklılıkların yoğunlaşması gibi faktörler kaçınılmaz caydırıcı faktörler olarak karşımıza dikilmektedir.

4- Global yatırımları olan şirketlerin ucuz işgücü temini ya da Pazar veya hammaddeye yakınlık amacıyla gerçekleşen dış yatırımları yerel güçlerin (tarikat, mezhep, etnik gurup vb) direnişi nedeniyle geri çekilebilir ve ana ülkeye yatırım tekrar ağırlık kazanabilir. Ancak bu kez tekrar yeni işgücü istihdam yerine daha yoğun teknoloji kullanımıyla işgücü açığının telafi edilmesi tercihine gidilebilir. Bunun haricinde yatırım bölgeleri tercihinde dinsel, mezhepsel, etnik yakınlık esas alınabilir, ya da yükselişteki bu kesimler yani yukarıda sayılan toplumsal örgütsel biçimler ekonomi güçlerini ele geçirebilir veya ittifak edebilir ki, bu daha da çelişkileri derinleştirir.

5- Ancak stratejik yönü önem kazanan alanlarda, yine güvenliğin global ölçekte sağlanması  ve kapitalist sistemin güvenliğinin devamı açısından yeni girişimlerde başlatılacaktır muhakkak.

Örneğin Askeri amaçlı Şirketlerin kuruluşu ve yükselişi yeni bir sektör olarak doğabilir.

Oluşturulacak bir uluslararası  hukuki sistem çerçevesinde yeni bir sistem geliştirilebilir. Bunları  kısaca güvenlik hizmeti sunan şirketler olarak belirtebiliriz. Bugün de işaretlerini gördüğümüz bu şirketlerden gerekli mali güce ve hukuki haklara sahip olanlar ihtiyaç duyulan bölgelere askeri müdahalede bulunabilecek, hedeflenen ve hukuk ve sistem dışı  ilan edilen devlet yönetimi, örgüt, tarikat, aşiret, şahıs, mafya gurubu ve benzerine operasyon düzenleyebileceklerdir.

Bu şirketler bu yönleri itibariyle Asker ve Polisin yerini büyük ölçüde dolduracaklardır. Üstelik Polis ve Askerin sahip olduğu toplumsal, politik, hukuki anlamdaki kısıtlayıcı şartlardan da bağımsız olacakları için daha etkili veya tehlikeli olacaklardır.

Çünkü Bunlar:

a- Birçok millete mensup insanları  güvenlik elemanı olarak çalıştırabilecekler. Bundan dolayı  ulus üstü olacaklardır. Girdikleri askeri çatışmalardan dolayı  kamu tepkisine maruz kalmayacaklardır.

b- Çalışanlar ücret karşılığı  bu işe girecekleri için kimse onların ölümüne veya saldırma eylemini sorgulamayacaktır.

c- Bu alanda çalışanlar ilk aşamalarda ordudan emekli olanlar, istifa eden askeri birimler tarafından oluşturulsa da ileride bundan bağımsız mesleki eğitim çerçevesinde oluşacak ve bir sektör olacaktır.

d- Yapacakları suikast, saldırı  ve operasyonlar hukuki tanım kapsamında oludğundan dolayı meşru da görülebilecek ve bundan dolayı meydana gelecek toplumsal destek sınırlanacaktır.

Bu şirketlerin Hukuku ve meşruiyeti

a- denenYanlışlıklarından, ya da çeşitli kesimler tarafından istenilmeyen veya meşru görülmeyen eylemlerinden dolayı yargılanma yolu açık olacaktır. Bu yüzden toplumsal tepki direkt bunlara karşı tepki ve örgütlenme biçiminde değil de mahkemeler aracılığıyla ortaya çıkacaktır. Bu ise bunları  toplum karşısında meşru kılacaktarı. Hele hele hukuk dışı  eylemlerinden dolayı şirketin yüklü tazminat ödemesi yükümlülüğü ya da tamamen faaliyetlerinin durdurulması  ve bir nevi iflasla karşı karşıya kalması gibi yaptırımların yanı sıra şirketin belirlediği eylemi yapanların tutuklanmaları  gibi yaptırımlar, bunların bu güçlerini hoyratça kullanmasını  engelleyebilecektir

Bu şirketler gelirleri:

a- Yaptıkları operasyonlar karşılığında uluslararası fonlardan

b- Yabancı ülkelerde yapıtırım yapan şirketlerin güvenlik talebi karşılığında

c- Ulusal devletin sınırları  içerisinde güvenliği sağlanması istenen mal ve hizmetlerin, yani stratejik öneme sahip tesislerin, yeraltı madenlerinin, enerji kaynaklarının, enerji iletim hatlarının vb.

d- Gerekli maliyetleri karşılayan özel şahısların

e- Talepte bulunan yerleşim birimlerinin talebi

f- Kültür ve sanat kurumlarının

g- Dinsel gurupların, ibadethanelerin güvenliği

6- Yukarıda değindiğimiz şirket tipinin belirtileri ve kapitalist sistem gereği hızla gelişme seyrindedir. Ancak bir başka yol ise yukarıda sayılan türdeki toplulukların ekonomik sisteme entegre edilmeleri tercihi olabilir. Kapitalist sistem şartlarında bile bu zorlanabilir . Yani bunun için yabancı  sermayenin üretime dayalı yatırımlarının yanı sıra destekleyici unsurlara da ihtiyaç duyulacaktır. Mesleki eğitimin yanı sıra, kaynak ve sermaye paylaşımının niteliği  önemlidir. Ayrıca gelişmiş ülkelerden bu bölgelere kalifiye insan göçünün teşviki, işgücü hareketliliğinin desteklenmesi, yerel güçlerin kendi dinamikleri üzerinde sosyal, kültürel ve siyasal örgütlenmelerinin teşvik edilmesi. Ancak bundan kaynaklı farklılıkların karşılıklı saygı ve anlayış içinde yürümesini sağlayacak ekonomik, politik kültürel tedbirlerin yanı sıra uluslararası  hukuki güvence altına alınması da önem arz etmektedir. 

 

 

 

 

Türker Alkan: Özel ordular!

‘Devlet nedir?’ Bu soruyu çeşitli biçimlerde yanıtlayabilirsiniz. 
En geçerli yanıtlardan birisi Max Weber’indir: “Toplumda şiddet uygulama tekelini elinde bulunduran örgüte devlet denir!” 
En azından son zamanlara kadar öyleydi. Ama Irak savaşı yeni bir model yarattı. Irak’ta 160 bin Amerikan askerine karşın 200 bin sözleşmeli özel şirket görevlisi çalışıyor, çarpışıyor! 
Tarihte görülen en büyük özel şirket ordusu! 
Her şeyi devletleştirmenin sonu bu işte! 
Gerçi bu özel şirket askerleri çoğu kez doğrudan silahlı çatışmayı gerektirecek işlerde çalışmıyor, ama bazen çatışmaya da giriyorlar. Devlet adına adam öldüren özel sektör elemanları! 
Jeremy Scakill adında bir Amerikalı yazar bu konuda bir kitap yazdı: ‘Blackwater.’ 
Özel şirket ordusunun resmi ordudan 40 bin fazlası var. 1991 savaşında da özel şirketlerin sözleşmeli askerleri vardı ama 60′a 1 oranında! Bu konuda oğul Bush, baba Bush’a rahmet okuyacağa benzer! 
“Eee n’olmuş yani” demeyin! İlk sorun, savaştan bu kadar çok nemalanan bir özel kesimin oluşmasıdır. Irak’taki savaşa karışan şirket sayısı 630. 
Bu şirketlerin 180 bin çalışanı var. Irak’ta görevli bir özel asker günde 650 dolar kazanabiliyor! 
Savaşa bu kadar bağımlı bir ekonomi (hele de dünyanın en büyük ekonomisi ise) sürekli savaşlara neden olacak bahaneler üretirse hiç şaşmayın! Boşuna değil, henüz Irak savaşı bitmeden İran savaşından söz etmeye başladılar 
İkinci sorun, ABD Parlamentosu’nun özel şirket ordusu üzerinde hiçbir denetiminin olmamasıdır! Bizde ’seçilmişler, atanmışları’ (yani sivil politikacılar, askerleri) denetleyemiyor diye yakınanları, bunun bir demokrasi zaafı olduğunu söyleyenleri çok gördük. 
Bir istisna dışında Amerikan demokrasisi için pek böyle şeyler söylenmezdi. O istisna da, ABD Genelkurmay Başkanı, Müttefik Orduları Komutanı ve sonunda ABD Başkanı olan Ike’ın veda konuşmasında söylediği şu sözlerdir: “Endüstri askeri bütünleşmesi demokrasimiz için en büyük tehdittir!” 
Kim bilir, Başkan Ike bunu söylediği zaman Irak’taki durumu öngörüyordu belki de! 
Özel şirket askerleri yalnız siyasal denetimden değil, yargı denetiminden de kaçmanın bir yolunu bulmuş olmalılar. Irak’ta görev yapan resmi ABD ordusundaki askerlerden pek çoğu hakkında çeşitli suçlardan soruşturma ve kovuşturma açıldı. Oysa sayıları daha fazla olan ve aynı koşullarda çalışan özel şirket askerleri hakkında bir tek suçlama bile yapılmadı! 
Ortadoğu’ya demokrasi götürme iddiasıyla savaşlara giren ABD’nin kendi adına savaşan askerleri denetlemekten aciz olması çok çarpıcı bir durum, değil mi? 
“Anlar ki silah ile verirler dünyaya nizamat, bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde!” 
Ziya Paşa kusura bakmazsa!

 

 

Avrupa Birliği’nin Oluşumu, Güçler, Türkiye ve Kürtlere Etkisi

e-Posta Yazdır PDF

Avrupa’da Birlik Arayışının Tarihsel Arkaplanı  

 

Avrupa’nın birliği en geniş biçimiyle ilk olarak Roma İmparatorluğu döneminde gerçekleşmişti. Ancak kavimler göçü ve Roma imparatorluğunun yıkılmasıyla birlikte kıtada büyük alt üst oluşlar yaşandı. Bir yandan farklı etnik yapılar birbirine karışırken, bir yandan da toplumsal, ekonomik, askeri ve siyasal kaos süreci başladı.

Feodal yönetimlerin ve Kilisenin iktidarında yaşamın devam ettiği kıta da binli yılların başından itibaren merkezi krallıklar gelişmeye başladı. Bir yandan merkezi krallıklara dönüşen bazı feodal senyörlerin iktidar olma eğilimi bir yandan da otorite olan kilisenin iktidarını kaptırmama isteği yeni bir sıkıntının başlangıcıydı. Yine merkezi krallıklara dönüşen güçlere karşı halen direnen ve muhalefet gücünü sürdüren bölgesel yönetim birimlerinin yani feodal sistemdeki senyörlerin izledikleri farklı varyasyonlardaki ittifak ve çatışma girişimleri de bir başka etkendi. Öte yandan ekonomik cephede yaşanan sıkıntılar tüccarların etkili bir otorite arayışı, lonca sisteminin istikrar talebi, köylülerin bağlı  oldukları gücün baskılarından azap duymaları farklı  arayışları meydana getirdi.

Kıta dışındaki dünya yaşanan gelişmelerin de kıtaya yansıması oldu. Özellikle İslamiyet’in doğup gelişmesi, Avrupa’nın beslendiği ticari ve ekonomi bölgelerine hakim olması, Avrupa’nın içlerine doğru yayılması ve yaşanan çatışmalardan yaşanan etkileşimler sonucunda oluşan bilgi, teknoloji alışverişi ve yeni buluşların oluşması bilimde, sanatta, teknolojide, araç ve donanımların yaratılmasına fırsat verdi. Öte yandan karşılaştırmalı uygarlık anlayışı, yaşanan yaşam tarzı ve inanç biçiminin sorgulanmaya tabii tutulması  gerek kıta dışındaki gelişmelerle gerekse kıtada yaşanan antikçağ  dönemiyle kıyaslamaların yapılması Avrupa kıtasında yeni bir çıkışa zemin hazırladı. Bunun iki önemli ayağı oldu. Birincisi dış dünya ya yeniden açılmayı sağlayan coğrafi keşiflerin gerçekleştirilmesi ve böylece zenginliklerin Avrupa’ya akmaya başlaması,  İkincisi, Avrupa’nın içte kendi sisteminin iktidarı olan feodal sistemi ve Kilise otoritesini sorgulaması oldu. özellikle dıştan gelen zenginliklerin yeni yeni güçlenen ticaret burjuvazi eliyle sağlanması ve içte reform ve rönensans akımlarıyla kilisenin otoritesinin sarsılması merkezi devletlerin güç kazanmasına yol açtı ki, 1215 İngilizlerin Magna Carta sözleşmesi ile 1789 Fransız Burjuva devrimine kadar geçen süreçte yaşanan mücadeleler böylesi bir dönüşümle sonuçlanmıştır.

Kırsal yaşam biçimi ve geleneksel tarımsal üretim karakterinin yerini kentsel yaşam biçimi ve endüstriyel üretim biçimi yer alırken, krallıklar ulusal devletlere dönüştü. Özellikle ulusal burjuvazinin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel yapılanmaya yön vermesi katı bir devlet yapılanmasını da getirdi. Ulusal ekonominin gümrüklerle korunması, ithalat ve ihracatın yani uluslar arası ticaretin ulusal devlet kontrolüne alınması, içte ulusal burjuvazinin dış rekabet karşısında korunması, devletler arası rekabet ve çatışmaları da doğurdu. Sömürge paylaşımı  nedeniyle sömürge bölgelerinde yaşanan çatışmalar gibi Kıta Avrupa’sında da ulusal sınırların genişletilmesi ve diğer ulusların denetim altına alınması yönünde de çatışmalar yaşandı. Özellikle Napoleon Bonaparte’nin bir yandan Mısır’ı ele geçirmesi öte yandan taa Rusya’nın içlerine kadar girmesi bariz bir örnektir.

Bonaparte’ın aynı zamanda Avrupa’nın birleştirilmesi fikri de vardı. Üstelik bu fikir sadece ona özgü değildi. Daha Roma’nın yıkılışından beri gerek merkezi krallıkların bilinçaltlarında olsun, gerek kilisenin teorik ve pratik yaklaşımlarında olsun, gerekse gelişen Avrupa’nın Aydın dünyasına kadar bu fikir sürekli olarak canlı kalmıştır. 19. Yüzyılda Victor Hugo’dan, Durkheim’e Günümüzde başında Ünlü Alman Filozofu ve Frankfurt Okulunun son temsilcilerinden Jürgen Habermans’a kadar birçok filozof tarafından sürekli gündemde tutulan bir konudur Avrupa’nın birliği ideali.

Ancak daha 20. Yüzyılın başından itibaren yaşanan gelişmeler bu filozofların ideallerinin pek de kolay gerçekleşmeyeceğini göstermekteydi. Yüzyılın başındaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, ekonomik ve siyasal bunalımlar ardından çatışma ve dönüşümler gösterdi ki bu yüzyıl E. Hobsbawm’ın nitelediği gibi “aşırılıklar çağı” oldu.

Bu yüzyılın başında dünyaya gelen bir insan kısa bir sürede insanlık tarihinin iki büyük savaşına tanık oldu. Milyonlarca insanın ölümünün yanında yükselen ideolojilerin devletlere dönüşümünü ve ardından yok oluşunu gördü. Böyle bir insanın acıların ve aşırılıkların yanında tanık olduğu güzelliklerden biri ise biçimi ve nedeni ne olursa olsun birbirinden milyonlarca insanı öldürenlerin düşmanlıkları rafa kaldırarak güçbirliğine gitmelerine tanık olmasıdır.

Daha Rönesans ve Reform dönemlerinden başlayan Avrupa’nın birliği düşüncesi gerek  19. Yüzyılda sosyalistlerin enternasyonal anlayışı çerçevesinde gerekse liberallerin üretilen malların önündeki engellerin kaldırılarak ticaretin sınırsız yapılmasının ideali haline geldi adeta. İster bu kesimler arasındaki çatışma ve mücadeleler ister Avrupa’daki devletler arasında yaşanan büyük savaşlar, çatışmalar ve mücadeleler olsun, sonrasında oluşan zemin yeniden birlik eğilimini arttırdı.  


AB’de Güçler ve Yapılanma  

Tam bir birlik için gerekli şartlar bir süreç  sorunu olmanın yanı sıra siyasal, sosyal, hukuksal ve iktisadi bir dönüşümü gerektirir. Kömür ve çelik anlaşmasıyla başlayan bütünleşme sürecinin tam bir homojeniteye ulaşması  için bir takım önceliklerin ve öncül düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekir.

Gerçekten yaşamın çok kısa bir döneminde Avrupa Birliği amaçlanan başlıca hedefi ekonomik entegrasyonla başlayan süreçte önemli aşamalar katetmiştir. Üyelerin 1951 Paris zirvesinde Avrupa Kömür ve Çelik Anlaşmasıyla başlattıkları süreç  1957 Roma anlaşmasında Avrupa Ekonomi Topluluğu-AET’nin kurulmasıyla temellendi. Bu anlaşma çerçevesinde Avrupa Enerji Birliği-Euroatom anlaşması ve 1960’larda kömür ve çelik işbirliğinin daha da gelişmesinin yanı sıra tarımsal politikaların inşasıyla 1970’lerde ortak ekonomik politikaların oluşturulması düzeyine vardırdılar. 1967’de yönetim organlarının birleşmesi, 1974 yılında Paris Zirvesinde Avrupa Politik İşbirliğinin geliştirilmesi ve 1979 yılında Avrupa Para Sistemine gidilmesi çabası AET açısından önemli adımlar oldu. Ama asıl Birlik yönünde düzenlemelerin başarı  oranı, 1980 sonlarına doğru tek pazara dönüşebildi. 1985 Shengen Bildirisinin 1991’de anlaşmayla sonuçlanması üzerine sağlanan serbest dolaşım hakkı, 1987 yılında Tek Avrupa Sisteminin imzalanarak siyasal işbirliğinin sağlanarak ortak dışişleri ve güvenlik politikaları  için konsensüse varılması ve ekonomik ve parasal birliğe gidilmesinin sağlanması için gerekli şartların önemli bir aşaması  halledildi. Ama 1993 Tek Pazar anlaşmasıyla AET, Avrupa Birliğine (AB) dönüştürülerek günümüzdeki yapılanmanın temeli atıldı. Yapılan çalışmaların finali ise şimdilik ortak para birimi olan Euro’ya geçilerek perçinlenmiş oldu.

Kuruluş esnasında Roma anlaşmasının başlangıçta açık bir biçimde hedeflediği üç amaç vardı. İlki bir gümrük birliğinin oluşturulmasıydı. İkincisi ortak bir pazarın oluşturulmasıydı ki, bununla insanların, hizmetlerin, malların serbest dolaşımının sağlanması ve parasal birliğin gerçekleşmesi hedeflenmekteydi. Ve üçüncüsü, ortak rekabetin geliştirilerek devlet yardımlarının minimize edilmesi veya tamamen ortadan kaldırılmasının sağlanması, bu yardımların ulusal ekonominin ötesine taşıp birlik düzeyinde bir işleve kavuşması, monopol veya kartel oluşumların engellenmesi, ulusal sağlık ve sosyal güvenlik politikalarının Birlik düzeyine kavuşturulması amaçlarını kapsamaktaydı.

Başlangıcından günümüze dek belirlenen aşamalara ulaşılması için sarf edilen çabalardan bir bölümü  kısa zamanda çözümlenirken, geri kalan bölümü halen sorun olmaya devam etmektedir. Birliğin temellerinin atılması açısından kaydadeğer önem taşıyan ilk amaçlardan mal hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması belli bir düzeye getirildi. Bununla özellikle işlenmiş mamül malların dolaşımının sağlanması  hedeflenmekteydi. Ancak 1968 gümrük birliği anlaşmasına rağmen mal dolaşımı ticaret kotalarına takılarak sınırlı  düzeyde kaldı. Böylece malların kontrolü, alınan vergiler ve endüstriyel, bitkisel ve hayvansal ürünlerin dağıtımının engellenmesi gümrüklerin işlerliğinin önünde zaman ve maliyet açısından dikkate değer sıkıntılar olarak göze çarptı. Bunu aşmak için ilk adım geç  bir dönemde, ancak 1988 yılında, atıldı ve genel engeller ve içsel sınırlandırmalar topluluk hukukunun geliştirilmesiyle aşıldı. 

Yukarıda vurgulandığı gibi pazarların açılması, gümrük vergilerinin önce düşürülmesi ardından gümrüklerin tamamen kaldırılması hedeflerinin uygulamaya geçmesi firma maliyetlerini, üretim ve pazarlama politikalarını da etkiledi. Firmaların üretim maliyetlerini düşürdüğü gibi hareket alanlarını genişlettiği açığa çıktı. Bu gelişme karşısında firmalar ele geçen fırsatı değerlendirmek ve daha etkili olabilmek için üretim maliyetlerini düşürdüler, yeni teknolojiler kullandılar ve artan karmaşık, modern ve tek pazar sisteminde yeni etkinlik alanları geliştirdiler. Yine gümrük gelirlerinden vazgeçen devletin gelirlerinin yanı sıra ekonomideki etkinliğinin de sınırlandığı ve böylece liberal kapitalist sisteme uygun olarak firma etkinliğinin Avrupa çapında devletler ötesi düzeyde yapılanmasının yolu da açıldı. Ancak bu gelişme serbest pazar şartlarında rekabetin oluştuğu, hiçbir firmanın büyük pazarda tekel düzeyine çıkamayacağı görüşünün aksine şirket birleşmeleriyle dev firmaların ortaya çıkmasını da sağladı.

Bir taraftan farklı toplumsal kesimlerin çabasını  gösterdiği Avrupa’nın birliği çerçevesinde ihtiyaçların harmonize edilerek standartları belirlenmiş ve düzenlenmiş  bir ortamda eğitim, sağlık, sosyal ve çevresel sorunların  çözüm bulması yönündeki talepleri sözkonusuyken diğer taraftan bunu sadece işin mekansal ve sosyal boyutu olarak görüp esas olarak firmalar arasında yaşanan mücadelede odaklanan talepler sözkonusudur. Gerçekten firmalar sabit yüksek fiyatların sağladığı getiri yanı sıra hakim pozisyonlarını sürdürecek belirleyici aktör olmanın yollarını sürekli geliştirdiler. Hatta ulusal hükümetler firmalara desteklerini kendi sınırları içinde esirgemedikleri gibi diğer üye ülkelerin sınırları içinde de etkinliğini geliştirmesi amacıyla sürekli yadım ve teşviklerini sundular. Görüldü ki firmalar ulusal devletin yardımına bağlı  kaldığı sürece onun etkinliği ve sınırlarını aşamadığı  zaman AB’nin gelişmesi önünde de engel oldular. Taa ki ulusların  ötesine taşarak birleşmeler, büyümeler ve Pazar hakimiyetinin sağlanmasına kadar. Açığa çıkan dev firmalar ulusal hükümet ve devletlere gerek duymadıkları 1980 sonrası dönemden itibaren AB için gerekli kurumsal ve yapısal düzenlemelerin hızlandırılması  yönünde gayretleri hızlandırdılar.

Bu çerçeveden bakıldığında AB kapitalist sermaye birikiminin mantığına dayanan ve onun gerekliliklerine göre yapılanan bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Farklı sermaye gruplarının aralarındaki gerilim ve mücadele, birliğin gerekliliklerine göre yeniden yapılanan devletler aracılığıyla resmi düzeyde ifadesini bulmakta, temsil edilmektedir. Ancak Avrupa kamuoyu nezdinde bu temsiliyetin meşruiyeti halihazırda tartışmalıdır. Çünkü salt sermayenin birleşmesi talebi bütün Avrupa’yı kapsamıyor. Yukarıda ifade edildiği gibi Avrupa’nın sağlık, eğitim, çevre, adalet standartlarının geliştirilmesini, sosyal dayanışmanın yaygınlaşmasını, kültürel çoğulculuğun korunmasını, sınıflar ve kesimler arası  farklılıkların sınırlanmasını, paylaşım ve bölüşüm dengesinin hakaniyete uygun olmasını isteyen büyük bir potansiyel de mevcuttur.

Yapılan kamuoyu yoklamalarında yaklaşık yarı  yarıya birliğe karşı bir sonuç çıkmaktadır. Yakından incelendiğinde bunun esas nedeni birliğin istenmemesi değildir. Birliğin oluşum biçiminin eleştirilmesidir. Bu da Avrupa Birliği sürecinin dinamik bir süreç olduğunu gösterir. Üstelik bu karşı çıkışlar kendi içinde homojen bir niteliğe sahip değildir. Irkçı bir milliyetçilikten ulusalcılığa ve sosyalistlere kadar uzanmaktadır. Bu tepkilerin iyi bir analizi bir çok konuda aydınlatıcı olacaktır. Örneğin, Refah düzeyi çok yüksek İskandinav ülkelerinde birliğe karşı bir anlayış  yüksekken, İtalya, ve Yunanistan’da ağırlıklı olarak birlik taraftarı bir sonucun çıkmış olması bir hareket noktası olabilir.  Bu kabul ya da reddetme anlayışlarını besleyen tarihsel birikim, coğrafi konum, ulusallık anlayışı, gelir düzeyi, bölüşüm ve sistem karşıtlığı gibi faktörleri birbirinden ayrıştırmak önemli, ancak zor  olmakla birlikte tüm bunların toplamı farklılık, çelişki ve dinamizme işaret etmektedir.  

AB’nin tarihsel gelişimi aynı zamanda üye devletler ile Birlik otoritesi arasındaki mücadele tarihidir. Özellikle endüstriyel alanda yansımasını bulan Birlik-Devlet karşıtlığında birleşme sürecinde lider konumunda olma ya da merkezde yer alma mücadelesi var. Bu yüzden rekabet politikaları, firmalar ve devlet yardımlarının kontrolü Avrupa Ekonomi Topluluğu anlaşmasında önemli bir yeri işgal etmekteydi.

Ancak üye ülkeler arasındaki farklı eğilimlerin yönünün uzlaşmayla ortak noktalarda buluşturulması ancak Komisyonun yetkilerinin arttırılmasıyla mümkün olabilirdi. Gerçekten AET anlaşması rekabet politikası açısından komisyona güçlü bir pozisyon kazandırdı. Bu da farklılık ve çelişkilerin aslında olgun davranılması halinde nasıl bir dinamizm getireceğinin önemli bir kanıtı oldu. Komisyondan gelen önerileri, Konsey topluluk uygulamalarına adapte ederken aykırı pratiklerin yasaklanmasını  ve suistimal edici pozisyonların giderilmesini sağladı. Bunun uygulamasında komisyon güçlendirilen adalet mahkemesine başvuruyu uygun gördü. Birde komisyon otoritesinin yaşama geçmesi ve dolaylı uygulamalara neden olan hükümetler yerine artık firmalarla anlaşmalar yaparken, buna ilişkin kuralların belirlenmesi ise birlik hukuku ve ekonomisi içinde oluşturuldu. Bu firmaların AET düzeyinde birleşmeler dahil yeniden yapılanmasına neden olurken, temsil düzeyleri de bir nevi üye ülkelerin birlik içindeki temsiline dönüştü. Devletten bağımsız oluşumların böylesine öne çıkması tartışma konusu olurken, komisyonun benzer biçimde bölgesel, sosyal ve endüstriyel politikaların diğer yönleriyle ilgilenmesi artarak sürdü. Ancak bu sürecin işleyişi oldukça sancılıydı. Anlaşmazlıklar için mahkemeye başvurulmasının sağlanması, mahkemenin etkinlik sağlaması ulusal devletten bağımsız olarak bireysel bağımsızlık anlayışının yerleşmesini gerektirmeydi ki bu da kültürel, sosyal ve siyasal olarak uzun zaman alan bir dönüşümü gerektirdi. Avrupa düzeyinde, firmaların farklı fiyat politikalarıyla haksız rekabetten kazanç  sağlama eğilimi, piyasadaki hakimiyeti için ürün çıktısının miktarıyla oynaması, pazarların farklılığından yararlanarak rekabetten kaçınma yanı sıra devlet otoritesine dayanmaları gibi çeşitli sorunlar oluşturulan hukuka göre suç teşkil etmekteydi ve bu hukuksal otoritenin oturtularak ekonomik işleyişin sürdürülebilirliğinin sağlanması konusunda mesafe kat edilmesi oldukça zor oldu.

1970’ler ve 1980’lerin erken dönemlerine kadar süren sınırlı etkinin günümüz itibariyle aşılması  epey zaman aldı. Komisyonun henüz güçlü bir kurumsal yapıya ulaşmamış olması ve üye devletlerinde otoritelerini kaptırmak istememelerinden kaynaklanmaktaydı. 

Birlik sürecinin pekiştirilmesi süreciyle birlikte daha etkin yöntemler geliştirildi. Komisyonun yaptığı düzenlemeler, devlet yardımlarıyla yapılan düzenlemelere benzer biçimde yapılandırıldı.  İlkin Konsey Komisyondan gelen önerileri bir sisteme bağlayarak sürece adapte etti, özellikle birliğin ahengini bozan üye ülkelerin kendi uygulamaları çerçevesinde firmalarına yaptığı devlet yardımlarını yasakladı. Bunun yerine komisyonun devlet yardımlarını  ikame edici uygulamalarının önünü açtı. Devlet yardımlarının ise topluluk anlaşması çerçevesinde  gerikalmış bölgeler, düşük yaşam standartları ve yüksek işsizlik için kullanılmasına izin verildi.

SEA (The Single European Act-Tek Avrupa Anlaşması) tüm Avrupa’nın entegrasyon sürecinin gelişmesi için oldukça radikal adımlara tanıktır. Roma Anlaşmasının imzalanmasından son zirveye kadar hem ekonomik entegrasyon konusunda hem de Avrupalıların yaşamlarının daha iyi bir düzey yakalaması için oldukça somut adımlara tanıklık etmek mümkündür. Ama sorunların kolay aşıldığı ve herşeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek de gerçekçi değildir. Kendi iç bütünlüğü ölçü alındığında hoşnutsuzlukların yaşandığına, gelişmelerden olumsuz etkilenen kesimlerin, sınıfların, gurupların olduğunu da görmek mümkün. Bunlar büyük ölçüde sistemle ilgili temel konulardan başlayıp daha özgün özel konulara kadar uzanmaktadır. Zaten bu alanda da Avrupa Birliğinin kendisi kendileri için de tartışma konusudur. Bu tartışmada farklı sektörler, farklı sermaye grupları, sınıf hareketleri, çevresel gruplar, sistem karşıtları vb kesimler sürekli tartışma ve çatışma içerisindedirler. Ve daha da sürecektir ki, bunun sürmesi de sadece birlik sorunundan kaynaklı olmayıp evrensel sorunlarla iç içedir.

Bu şekilde, kapitalizmin tanımladığı gerilim ve çelişkili bir mantığa dayandığı için AB tamamlanmamakta ve sürekli değişen bir proje olma özelliğini göstermektedir. Bu dönüşümde etkin olan aktörler arasında gerilimler yaşandığı  gibi süreklilik arz eden bir mücadele de mevcuttur. Bu aktörlerin etkinliğine göre birlik içinde hiyerarşik bir yapılanmanın varlığına dikkat çekmek gerekir. Yani etkin olan aktörlerin belirleyiciliği kaçınılmaz olarak ortaya çıkmakta ve kendi idealleri çerçevesinde yapılarını kurumsallaştırmaktadırlar ki bu da hiyerarşik bir yapıya işaret etmektedir. Buradan bakılınca AB tek, salt ve mutlak bir proje değildir. Bir taraftan neo-liberal Avrupa Birliği projesinden bahsedilirken aynı anda Sosyal Avrupa Projesinden de bahsetmek mümkündür. Haliyle AB bir oluşum süreci olarak da okunabilir. Bu hiyerarşinin izlenebileceği düzeyler, güçlerin mücadelesinin sonucu olarak bir tür tamamlayıcılık ilişkisi içinde farklılaşmaktadır.

AB’nin Kurumları ve Temel Politikaları

Maastricht Anlaşmasıyla son şeklini alan Avrupa Birliği Kurumsal yapılanması: Avrupa Parlementosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi kurumsal oluşumlar olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca üye devletlerde doğrudan uygulanacak ve ulusal yasaların  üzerinde bir topluluk hukukun meydana getirecek bağımsız bir Avrupa Adalet Divanı oluşturulması tamamlayıcı oldu.

Parlamento: Komisyon ve Konsey’in üstlenmiş olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin kullanılmasının demokratik biçimde denetlenmesi görevini parlamento üstlenmiştir. Üyeleri mensubu oldukları ülkelere göre değil, siyasi görüşlerine göre guruplaşmışlardır. Bu yüzden burada ulusal partilerin temsili sözkonusu değildir. Karar alma gücü itibariyle halen Konsey ve Komisyon’un gerisinde sayılır. Bunun birlik iktidarının tamamen etkinlik kazanmasıyla mümkün olacağı öngörülmektedir.

Konsey: Yasa yapıcı organ Bakanlar Konseyidir. Komisyonun önerileri Konseyde karara bağlanır. Yine değişik organlardan oluşmuştur. Yani her sektöre ilişkin kararlar o sektörü oluşturan üye ülkelerin bakanlarının katılımıyla oluşan Konsey tarafından yürütülür. Kararlar belirlenen çerçeveye göre “oy çokluğu” veya “oy birliği” ile alınır.

Komisyon: Üye devletler tarafından atanan 20 komiserden oluşmaktadır. Yasa önerisi vererek gündem belirlemekte, anlaşmazlıkları gidermek için teklifler sunmakta ve alınan kararların takibini yapmaktadır. Yine yürütme organı sıfatıyla bazı kuralların uygulanması için yönetmelikleri hazırlayıp sunmakta, hükümlerini uygulamaktadır. Yine AB’nin çeşitli fonlarını da Komisyon yönetmektedir.

AB’nin bugünkü biçimine kavuşması  Maastricht Zirvesiyle gerçekleşti.

·        Ekonomik ve parasal birliğin tamamlanması,

·        Topluluğun nispeten fakir ülkelerine yardım fonu

·        Ortak dış politika

·        Ortak savunma ve güvenlik politikası

·        Federalizm yerine sıkı birlik

·        Sosyal konular

·        AP’nun yetkilerinin artırılması

·        Ortak Pazar vize uygulaması 

Konularında anlaşmaya varıldı. Ekonomik ve parasal birlik, Avrupa vatandaşlığı ve ortak güvenlik ve dış politikası  konusunda atılan adımlar Avrupa’nın dönülmez bir yola girdiği gibi sıçrama yaptığını da göstermektedir.

Üstelik anlaşma bağlayıcı olmuştur. Sonrası için de aynı ilke geçerli olmuştur. Uyumsuzluk gösteren bir üye ülke takibata uğrayabilir, Adalet divanı zorlayıcı ve yaptırım gücü olan kararlar alabilir.

Üye ülkeleri de bağlayan ve aynı zamanda Türkiye gibi aday ülkeleri de ilgilendiren önemli kararlardan bazıları  şöyle sıralanabilir.

·        Üye ülkelerin dillerinin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması, eğitim kurumları arasında işbirliğini geliştirmek,

·        Geri kalmış bölge ve ülkelerde gelişmenin desteklenmesi, bu ekonomilerin dünya ekonomisine entegre olması ve fakirliğin önlenmesi

·        Konut politikası, ülkeler arası geçiş kurallarının iyileştirilmesi, göç ve kaçakçılık sorunları karşısında insani kriterlerin dikkate alınması, hukuki işbirliği ve cezalara ilişkin ortak bir uyumun oluşturulması gibi

·        Kalıcı ve enflasyonist olmayan bir ekonomik büyüme, yüksek istihdam, ileri dereceli sosyal kurumlar,

·        Çevreye duyarlı bir yapılanma, yaşam seviyesinin ve niteliğinin yükseltilmesi

·        Üye devletler arasında ekonomik, sosyal ve siyasal bütünlük ve dayanışma sağlanması öngörülmüştür 

AB Türkiye’yi nasıl etkilemekte

Türkiye’de şu an yaşanan tartışmalar aslında doğrudan AB ile ilgili bir durum değildir. 19. Yüzyılın başından itibaren yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinin 1923 yılında TC’nin kurulmasıyla bir biçime kavuşan sistemin tartışmasıdır. Oluşan sistem daha çok içte baskıcı özellikler taşıyıp  “Şekavet” ve “irticai” faaliyetlere şiddet anlayışı  üzerine şekillenmiştir. Ancak bu iki kesimin de halen varlıklarını  ve dirençlerini sürdürmesi sistemi sıkıntıya sokmuştur. AB ile ilintisine gelince ilk kez iç dinamiklerin yarattığı değişim talebi ile dış dinamiklerin taleplerinin aynı noktada çakışması  ve statükoyu zorlamasından kaynaklanmaktadır.

Yoksa AB ile ilgili düzen ve kapsama bakıldığında Türkiye’nin uyumu ve katılımı için Türkiye cephesinde marjinal bazı grupların dışında pek bir muhalefet ve sorun yoktur. Bugün başını MHP’nin çektiği gibi görünen aslında devletin içindeki çıkar güçlerinin de istemediği, mevcut statünün ve bunun kendilerine sağladığı çıkarların elden gideceği korkusudur.

Kopenhagen ve Maastricht kriterlerinin kabulüyle insan hakları, demokratik yapılanma konusunda önemli adımlar atılacaktır. Bununla öncelikle 82 Anayasası temelden değişecektir; darbeciler yargılanacaktır; sivil toplum örgütlerinin önü açılacaktır; serbest örgütlenme, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel katılım  önündeki engeller kalkacaktır; anadilin öğretimi; bilimsel eğitimin yaygınlaştırılması, eğitim üzerinde YÖK gibi denetim kurumlarının kaldırılması mümkün olabilecektir; düşünceyi, araştırma ve incelemeyi engelleyen mekanizmaların tasfiyesi sağlanacaktır. 

Bunun gibi ekonomik alanda da büyük adımların atılması gerekir. Örneğin ithalat ihracat dengesinin kurulması, dış ticaret açığının sınırlandırılması, istihdamın artırılması, enflasyonun düşük olması, bütçe içinde yatırım ve sosyal harcama paylarının artırılması, dış borçların GSMH’nin yüzde 60’ını  geçmemesi, sendikal örgütlenmenin, toplu sözleşme ve grev hakkının  önündeki engellerin kaldırılması, tarımsal üretimin modern tekniklerle yapılması ve arazinin verimli kullanımı sağlanacaktır. Yine hormonlu ve zararlı tarımsal üretimin, kalitesiz ve çevreye zarar veren endüstriyel üretimin denetim altına alınması için tedbirler alınacaktır. Endüstriyel yapılanma ve sanayi yatırımlarının çevreye duyarlı olması, kent merkezlerinden ve yerleşim bölgelerinden uzak tutulması, yatırım alanlarının etkinliği için bölgelere, üretim ve pazarlama alanlarına ilişikisinde etkinlik sağlanacaktır.

Kamu bütçesinden büyük pay alan ve Türkiye yönetiminde de ağırlıklı bir güç sahibi olan asker, polis ve bürokrasinin oluşturduğu oligarşik yapı ögelerinin neden olduğu aşırı  istihdam azaltılacaktır. Böylece hem bütçe ağır bir yükten kurtarılacak hem de devlet yönetimini ve yürütmesini sınırlandıran bu güçlerin sınırlandırılması sağlanacaktır. Böylece bunların doğuracağı boşluklar gerçek temsilin sağlandığı doğrudan demokrasinin ögesi partiler, odalar, sendikalar, birlikler gibi toplumu temel alan katılımcı güçler alacaktır.

Bu ve bunun gibi örnekleri daha da artırmak mümkün ancak şunu belirtmekte fayda var. Söz konusu edilen Türkiye’nin AB’ye alınıp alınmaması burada çok önemli değil, önemli olan Türkiye’nin de bu kriterleri kendine rehber yapıp kendi insanı, coğrafyası ve geleceği için adımlar atmasıdır. Varsayalım Türkiye AB’nin bugün dayatma olarak görülen şartlarını  yerine getirdi ve belirttiğimiz değişimleri yakaladı ama yinede alınmadı. Ne kaybedilecek? Hiç bir şey tam tersine kazanımlar daha çok olacaktır. Bugünkü ekonomik, siyasal, kültürel ve demokratik tıkanma daha da aşılmış olacağı gibi sınırların içinde ve dışında  etkinliği daha artacaktır.

 

Ekonomide Örgütlenme Zorunluluğu ve İnsan Faktörü

e-Posta Yazdır PDF

İktisadi, siyasi, sosyal, kültürel anlamda gelişmenin ana unsuru insandır. İnsan faktörünün gelişmiş olduğu toplumlarda kalkınma ve gelişme için gerekli kaynakların temini maliyeti ne olursa olsun mümkündür. Doğal kaynak bakımından yoksun olmasına rağmen Japonya, ulusal birliğini geç sağlamasına ve iki dünya savaşında yenilmesine rağmen toparlanabilen Almanya, neredeyse binlerce yıl dünyaya dağılan Yahudiler, Çarlık Rusya’sından SSCB’ye ve şimdi kapitalist sistemde kendini yeniden düzenleyen Rusya’ya kadar sayılabilecek birçok örnekte yaşanan sıkıntılara rağmen sıçramaların gerçekleşmesinde insan unsurunun belirleyici faktör olduğu kesindir.

 

Hatırlıyorum da babama daha 40’lı yıllarında okuma yazma öğrenmesi gerektiğini telkin etmemize rağmen yaşının geçtiği iddiasıyla reddediyor  ve gereksiz buluyordu. Oysa yakın dönemde 60 yaş ortalamasına sahip Ruslar hayata yeniden başlarmışçasına ülkeye ilk kez giren bilgisayarı merak ediyor, tanımak ve kullanımını öğrenmek için kursa başlamışlardı. Rusya’nın yaşadığı ekonomik krizlere, mafyasına, hukuki ve sosyal problemlerine rağmen dönüşüm sürecinin hızla ilerlediği ve orta vadede yine dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri olarak ortaya çıkacağı hemen herkes tarafından dile getirilmektedir. Bunun nedeni  ise daha çok insan kaynağına dayandırılmaktadır. Doğal kaynakları, SSCB’den kalan miras ve Pazar payı gibi faktörler daha sonra gelen ölçekler olarak karşımıza çıkar. Eğer doğal kaynaklar kriter alınsaydı, bugün dünyanın fakirleri olan Latin Amerika, Güney Afrika, Arap Ülkeleri, Hindistan, Kürdistan, Çin gibi ülkelerin dünyanın en zengin bölgeleri olması gerekirdi. Oysa bunlar kendi kaynaklarını kullanamadıkları gibi bu zenginliklerini kaynak yoksunu ülkelere kaptırmaktadırlar. Kendi zenginlikleri kendilerinin değil başkalarının zenginleşmesine malzeme olmaktadır.

Kürdistan zengin tarımsal alanları, yüksek hayvan potansiyeli; dünya ölçeğinde petrol rezervleri, demir, krom, bakır, mermer, uranyum vd maden cevherleri; yüksek miktarda yer altı  ve üstü su kaynakları ve bulunduğu bölgedeki stratejik konumu ile dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip bölgelerinden birdir. Ama bütün bu zenginlikler Kürtlerin özgür, bağımsız ve refah içinde yaşamalarına yetmemiştir. Aksine Kürdün makus talihine yenilmesi ve paramparça olmasına neden olmuştur. Bütün bu varlıkların potansiyeli ve kullanılma biçimi irdelendiğinde Kürdistan’da yaşanan sömürü haddinin çok daha derin olduğu anlaşılabileceği gibi insanlık adına bir trajedinin yaşandığı  gerçeğine de varılacaktır.

Bütün bunlar bir yana kanımca Kürdistan’ın en önemli kaynağı insan faktörüdür. Genç ve dinamik nüfusuyla büyük bir işgücü potansiyeline sahiptir. Ama bu yüksek işgücü  potansiyelinin yarattığı değerlerin karşılığı Kürt toplumuna değil, Fars, Arap ve Türk devletlerinin ekonomi merkezlerine, hatta ekonomik olarak gelişmiş batı ülkelerine akmaktadır.

Üstelik işgücünün büyük kesimi emek yoğun olduğu için ucuzdur ve bundan yararlananların emeğe dayalı rekabet güçleri artmaktadır. Örneğin, 1990’lardan bu yana Rusya’da başlayan inşaat ihalelerini kazanan Türk firmalarının en büyük rekabet gücü ucuz işgücüdür. Makine, teçhizat ve donanım açısından ileri olan ve bunların yarattığı maliyet yüzünden rekabette fazla avantaj sağlayamayan başka ülkelerin firmaları Türk firmalarının düşük ücretle çalıştırdığı işgücü karşısında piyasadan çekilmektedir. Elbette ki bu firmalarda çalışanlar sadece Kürtler değil, ama Kürtlerin kalifiye işgücü olmamaları el emeğine dayalı  çalışmaları ve daha asgari yaşam koşullarıyla yetinebilmeleri nedeniyle düşük ücrete razı olmaları, Laz, Çerkez, Arap, Türk işgücünün de düşük ücretle çalışmayı kabul etmesine neden olmaktadır. Üstelik Türk firmaları ve devlete ait kamu kuruluşları düşük ücret sayesinde sadece Rusya’da değil, 1960’lardan itibaren Almanya ve Avrupa’da, 1980’lerden beri Libya, Suudi Arabistan, Kuveyt, birleşik Arap Emirlikleri, Irak, Yemen gibi Arap ülkelerinde ucuz işgücü sayesinde önemli gelir elde etti.

Güney Kürdistan’da Feyli Kürtleri Arap bölgelerinde ucuz işgücü olarak çalışmakta, yine Tahran, Halep, Şam ve Bağdat varoşlarında da düşük ücretli, sosyal güvenlikten yoksun Kürt işgücü görmek mümkün. Avrupa’da da kaçak ve düşük ücretle çalışan Kürt işgücü sayısı  her geçen gün artıyor. Kürtler sadece inşaat sektöründe değil, tarım, tekstil, turizm,  sektöründe de ucuz işgücü olarak yer almakta ve garsonluk, ahçılık, seyar satıcılık, boyacılık, dekorasyon, taksicilik gibi kalifiye eğitim gerektirmeyen işlerde çalışmaktadırlar. Ekonomi, mühendislik, hukuk, tıp, eğitim alanında yetişmiş kalifiye insan gücüde önemli orandadır ve giderekte artmaktadır.

Örgütlü olmayan bu Kürt işgücünün ekonomik faaliyetlerinin yansıması Kürt hareketine salt katkı düzeyini geçememektedir. Bunun temel nedenini Kürt hareketinin mesleki örgütlenmeyi yeterince gerçekleştirememesinde aramak gerekir. İdeolojik, siyasal ve askeri örgütlenmelerdeki başarıyla kıyaslandığında iktisadi cephedeki mevcut girişimler cılız kalmaktadır. Ya da iktisadi örgütlenme ideolojik, siyasal ve askeri amaçların işlevini destekleyecek birer araç olarak görülmektedir. Bu yüzden toplumda mesleki örgütlülük cephesinden Kürt hareketine güç sunabilecek insanlar dışta kalıyor. Oysa bu sayısal olduğu gibi niteliksel olarak büyük bir potansiyel söz konusudur. Yeni dönemde mesleki örgütlenmeler ve iktisadi üretimin merkezileşmesi halkın iktisadi, siyasi hedeflerinde büyük sıçramalar yaratacaktır.

Ekonomi, mühendislik, sağlık, hukuk, eğitim alanındaki örgütlenmeler ve kapsamlı  çalışmalar kalifiye insanların hareket içinde yer almasının yanı  sıra toplumun eğitim, adalet, teknik, sağlık gibi çeşitli konulardaki sorunlarının çözümünü de kolaylaştıracaktır. Hızla kurumsal yapılanmalara gidilmesi bir elzem olduğu gibi, halkın ekonomik kaynakları, iş yapabilme yeteneği tespit edilerek sınıflandırılmalı  ve değerlendirilmelidir. Meslek gruplarının; esnafların, teknik elemanların, kalifiye işgücünün, niteliksiz işgücünün, işsizlerin, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların, sanayicilerin, eğitmenlerin, bilim adamlarının, girişimcilerin yerleri, konumları ve faaliyetlerinin tespit edilmesi ve örgütlenmesi için çalışılmalıdır. Geliştirilecek anlayış ve bilinçle, önerilecek ekonomik hedefler ve politikalarla yerel ve uluslar arası arenada ekonomiyle uğraşan insanların buluşması sağlanmalıdır. Bunların çalıştıracakları  elemanları, ya da birlikte iş kuracakları insanları  ve ticaret yapacakları kuruluşları seçerken ulusal çıkarları  da gözetecek biçimde hareket etmeleri teşvik edilmelidir. Bu konuda siyasal ajitasyonlarla yetinilmemeli. Gerçekten iktisadi alanda atılım yapacak, kar getirecek, işletmelerin büyümesini sağlayacak, ortaklıklarla küçük sermayelerin birleştirilip büyüyeceği ve destekleneceği girişimleri gerçekleştirecek ekonomik teşviklerin yaşama geçirilmesi gerekir. Askeri alandaki kazanımlar buna zemin sağlamıştır. Siyasal moral, toplumsal bütünleşme anlayışı, kültürel etkinlikler ekonomik atılımları destekleyecek şekilde olmalıdır.

Bakınız ortalama 1000 kişinin çalıştığı bir işletmenin yaratacağı ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel etkisini ele aldığımızda:

·        İşletme yönetimi için organizasyon ve yönetim kabiliyeti gelişecek

·        Çalışanlar mesleklerini icra edebilecekleri bir fırsata sahip olacak.

·        Çalışanların ve yöneticilerin günlük işlerinde Kürtçeyi kullanması dilin gelişmesi ve yetkinleşmesini sağlayacak.

·        İşletmenin bulunduğu ülke hangisi olursa olsun istihdam ettiği çalışan sayısı itibariyle sivil toplum fonksiyonunu gerektiren baskı grubu olabilecek.

·        Her tür eğitimi dillerinde yapabilmenin yanı sıra mesleki gelişim, yürütme, siyasal ve toplumsal örgütlenme hakkı elde edilebilecek.

·        Buradan elde edilebilecek deneyimler, yaratacağı motivasyon ve teşkil edeceği örnek başka alanlara da sıçrayarak dönemin dinamik gücü olarak yaygınlaşabilecek

·        Çalışanların kültürel, sanatsal ve sportif etkinlikleri artacak, toplumsal dayanışma gelişecek, moral değerler artacaktır.

·        Üretimde istikrar, pazarlamada güven, üretici ile tüketici arasında da dolaylı bir diyaloga fırsat verecek, içerisinde bulunulan ülkeye verilecek verginin yanı sıra ekonomik etkinlik o ülke vatandaşlarının ve yöneticilerinin geniş ve somut desteğini alabilecektir.

·        Siyasal talepler noktasında işletmede her çalışanın asgari dört kişilik bir aileye mensup olduğu düşünüldüğünde ve bu çalışanın kendi ailesi yanı sıra en az iki aileyi teşvik etmesiyle gidilecek bir mitingde insan sayısı kendiliğinden 10 binleri aşacağı gibi katılımda yığınsal değil süreklilik ve istikrar arz eden bir niteliğe dönüşebilecektir.

·        Hammadde temini, üretim süreci, teknoloji kullanımı, pazarlama dönemi ve biçimi farklı ülkelerin ve bölgelerin iktisadi güçleriyle işbirliğini gerektirecektir. Buradan sağlanacak etkileşimin iktisadi sonuçları olabileceği gibi kültürel, siyasal ve sosyal etkileri de olabilecektir. İktisadi alandaki çıkarbirliği siyasal alana da yansırsa Kürtler üzerinde tahakküm kuran güçlerle mücadele daha kolay olabilecektir.

·        İşletme yönetimi ve organizasyonunda denenecek modeller, katılım biçimi, yönetimde işbirliği ve demokrasi, hakların gözetimi Kürtlerin tarih boyu birlikte yaşadığı halklara olduğu gibi egemen devletlerin siyasi güçlerinin de ihtiyatlı davranmalarına zemin sunabilecektir.

·        Ekonomik ve sosyal alandaki gelişmeler, medyayı da etkileyecektir. Örneğin TV ve gazetelerde hiç ele alınmayan veya çok cüzi ve niteliksiz olan ekonomiye ilişkin değerlendirme ve tartışmalar daha geniş yer alabilecek, programların içeriği de zenginleşebilecektir. Halkın tartışma yaratabileceği, gündem oluşturabileceği bir ortamda özne olması da söz konusu olacağından egemenlerin gündemlerinin kuyruğuna takılma ve onlarla oyalanma söz konusu olmayacaktır.

·        Yine Kürtlerin ekonomik güç olmaları halinde TV ve gazetelerde verecekleri reklamların yanı sıra ilişki içinde oldukları yabancı iktisadi güçlerinde katılımı mümkün olabilecek ve bu büyük gelir sağlayabileceği gibi ilgili kuruluşların maddi sorunlarının da bir nebze olsun hafiflemesini ve daha nitelikli çalışmalar yapabilmesini sağlayabilecektir.  

 

Bu örnekler daha da arttırılabilir. Ama biraz daha somuta indirgenirse dört parçadaki Kürtlerin yaşadığı  farklılıkların giderilmesi, ortak davranışların kazanılması, ortak duyguların yakalanması ve bundan yola çıkarak siyasi hareketler üzerinde baskı gücü oluşturması ve birliğin hızlanması mümkündür. Bilinmelidir ki, siyasal zeminde çatışmalı  olan birçok gücün gerçekleştirdiği ekonomik işbirliği çatışmaları  yok etmiş, köklü dostluklara fırsat vermiştir. Avrupa Birliği, iki can düşmanı Fransa ve Almanya’nın ekonomik işbirliğinin ürünü değil midir? Kürtlerin, Arapların, Farsların, Türklerin, Süryanilerin, Keldanilerin siyasi, kültürel, sosyal farklılıkları  ve çatışmalarının giderilmesi aralarında güçlü bir birliğin oluşturulması bileşke olabilecek ekonomik işbirliğiyle sağlanamaz mı? Bunların iktisadi işbirliği siyasi ve askeri gerginlikleri gidereceği gibi bölge ve dünya düzenine de etkisi olmaz mı?

Bütün bunlar için çok uzun uzadıya düşünmeye gerek yok. Şu an mevcut potansiyelin değerlendirilmesiyle, Avrupa’da lokantalar zinciri, giyim mağazaları zinciri, inşaat firmalarının oluşumu için varolan küçük ölçekli işletmelerin belli prensipler çerçevesinde birleşmeleri ve kendi markalarını yaratarak piyasaya hitap etmeleri mümkündür. Rusya’da iş yapan taşeron firmaların yanı sıra büyük yatırımların ihalelerine girmek için firmalar kurulabilir ve bunların çalışanları Türkiye, Güney Kürdistan ve İran’daki işgücünden sağlanabilir. Yine Arap ülkelerinde, Orta Asya ve Çin’de başta hizmet sektöründe olmak üzere çeşitli dallarda yatırımlara gidilebilir. Buralardaki ucuz hammadde kaynakları  ve Pazar payından yararlanılması büyük kazançlar sağlayabilir.

Bir başka önemli nokta ise finans sektörüdür. Bunda pek yetkin olmayan Kürtlerin özellikle Avrupa’da çeşitli bankalara hissedar olmaları veya bazı finans kurumlarının  çatısı altına girmeleri hem piyasayı öğrenmelerine fırsat verir hem de risk faktörü karşısında kendilerini güvenceye almalarını sağlar. Kısacası ilgili yerlerde yapılacak fizibilite çalışmalarıyla yatırım alanları tespit edilerek girişimde bulunulabilir.

Akılda tutulması gereken bir başka önemli nokta da eğitim alanına yapılacak yatırımdır. İskandinav ülkelerinde, Doğu ve Batı Avrupa’da veya Rusya’da bir üniversitenin açılması  için girişimde bulunulabilir. Bu üniversite de dünyanın dört bir yanına dağılmış Kürt akademisyenlerinin ve yabancı akademisyenlerin eğitim vermesi sağlanabilir. Özellikle edebiyat, ekonomi, hukuk, tarih, arkeoloji, antropoloji, mühendislik ve tıp alanında Kürtçe ve yabancı dilde yapılacak eğitimle büyük bir bilinç  sıçraması söz kounusu olabilir. Kürdistan’ın çeşitli bölgelerinde üniversite okuma şansı olmayanlara burslar verilerek üniversite eğitimi sağlanabilir, yine master ve doktora yapmak isteyenler teşvik edilebilir. Bunların mezuniyetlerinin ardından yine Kürtlerin kurduğu işletmelerde çalışmaları sağlanabilir.

Bilinmelidir ki Kürtler arasında ekonomi bilincinin gelişmesi ve bunun örgütlü güce dönüşmesi tarih boyu verilen bedellerin karşılığı olabileceği gibi bundan sonraki mücadelelerin yükünü biraz daha hafifletebilecektir. Yine Kürt halkının yüzyıllardır içinde yaşadığı fakirlik, dağınıklık, eziklik yerini refah içinde yaşayan, örgütlü ve girişimci bir topluma bırakabilir ve bundan dostlarda yararlanabilir.  

Karsaz 2002 yaz

 

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read