doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Toplum ve Tarih

Kürtlerin bilgi üretim kaynakları

e-Posta Yazdır PDF

Kürtlerde bilgi üretim süreci henüz kapsamlı  olarak ele alınmış değildir. Yani Kürt düşün dünyası, edebiyat, sanat alanındaki akımlar, sosyal bilimlerin niteliği ve ele alınış biçimi, ele alınan konuların çözümleme biçimi, yöntem bilim sorunu henüz yeterli düzeyde irdelemeye incelemeye konu olmuş  değildir.

 

Kürt düşün dünyasında yapılan tüm üretimlerin; şiir, folklor, müzik, roman, dil, tarih, sosyoloji, edebiyat vb alanındaki eserlerin yöntemsel kaynağı nedir? Nereden esinlenilerek çalışma yapılmış ve üretime dönüştürülmüştür? Üretimi kim, niçin ve kime yapmıştır? Nasıl ve neden yapılmıştır? Bir çalışma yapılırken hedef ne? Duruş noktası nasıl? İlham kaynağı ne? Kimin etkisi ve denetimi var? Düşünsel üretimi yapanın  özgürlük düzeyi, algılayışı ve ortaya koyuşu nasıldır? Ne amacı güdüyor?

Bu sorular genel olarak Kürtler için henüz cevaplanabilmiş  değildir. Daha da ötesi ortada cevap olabilecek ciddi bir süreç  veya birikim yoktur. Özellikle üretilen eserin Kurdewari-Küdistani olması noktasında ciddi bir sıkıntı var. Yapılan üretimlerin içeriği ve niteliğine bakıldığında eklektik bir yapıyla karşı karşıyayız. Üretimi yapan kişinin kaynaklarına bakıldığında egemen ülkelerin kaynakları, üretimi yapanın öğreti kaynağına bakıldığında egemen ülkenin öğretisi, üretimi yapanın hitap ettiği kesime bakıldığında egemen ülkeye yönelik veya kendi kitlesine yönelikse de egemen ülkenin denetimindedir, üretimi yapanın diline bakıldığında egemenin dili veya dil yöntemi hakim, üretimi yapanın ilham aldığı düşün insanları egemen ülkenin düşün insanı, üretim yapanın yaşam tarzı egemenin yaşam tarzı olarak karşımıza çıkıyor.

Üretimi yapanın etkilendiği egemen ülkenin düşün kaynaklarına inildiğinde Avrupamerkezli bilim yöntemi karşımıza çıkıyor. Ontolojik belirleme, postülatların ortaya konulması ve epistemolojik üretimin kaynağında tamamen Avrupamerkezli yöntem hakim. İster sağ liberal kesimin kullandığı pozitivist anlayışın tümevarım, tümdengelim, sibernetik yaklaşımı olsun ister diyalektik yöntem ve onun versiyonları olan hiperampirik diyalektik, diyalektik eleştirel realizm (DER) gibi yaklaşımlar olsun kaynağını batıdan almaktadır. Bu bizi ya doğrudan ya da dolaylı olarak Avrupamerkezli sürecin içine itiyor. Zaten yapılan okumaların, alınan eğitimin, temin edilen kaynakların önemli bir bölümü de buradan akmaktadır. Ya da elde bulunan yerel kaynakların incelenmesi ve çözümlenmesi, betimlendirilerek sınıflandırılması, tanımlanıp uyarlanması Avrupamerkezli düşünce sistemine göre olmaktadır.

Belki burada bilginin ve bilimin üretildiği yerin Avrupamerkezli uygarlık olduğu, hatta bunun kökeninde Ortadoğu uygarlıklarından, Çin, Hint, Mısır medeniyetlerine kadar uzanacak birikimin bulunduğu, bu yüzden bu tür yöntembilim konularının evrensel değerler taşıdığı, insanlığın moderniteye entegre olduğu bir dünyada bu yöntemlerin kullanımının kaçınılmaz olduğu vurgusu ortaya çıkabilir. İlerleme (progress), evrim (evolution), gelişme (development) süreçlerinin yarattığı nitel sıçramayla devrimlerin bilimsel alanda da olduğu yargısına varılabilir.

Bu bir yere kadar gerçekliği barındırır. Sadece şu örnek dikkat çekici olacaktır. Hepimizin çokça ağzımıza sakız ettiği diyalektik düşüncenin ne gibi evrelerden geçtiği biliniyor mu? kimin nasıl kullandığı kavranmış mı?  Ünlü sosyolog George Simmel Marx’ın bir yere kadar getirdiği Hegel diyalektiğini Anglo-Sakson düşün geleneğinde kullanılabilirliğini sağlamak için Diyalektik Eleştirel Realizmi geliştirmiştir. İncelenen olgunun tarihsel, bütünsel, ilişkisel yönüne dikkat çekmiştir. Öte yandan Fransız ekolünden gelen Georges Gürvitch Hiper-ampirik Diyalektik üzerine çalışmıştır. Mikrososyoloji üzerine yoğunlaşan Gürvitch zümreler ve toplumsal sınıflar üzerine çalışırken, ontolojisini çoğulculuk üzerine kurmuştur.

Newton’un yerçekimi kanunu ile Einstein’in rölativite teorisi üzerine çalışan ve karşılaştıran Karl Popper pozitivist bilim yönteminde yanlışlanabilirliği koyarak sıçrama yapmış Marx’ın sosyal bilimlerde en yanlışlanabilir olduğunu söyleyerek büyük bir değer atfetmiştir. Ama Habermans, doğa biliminin nesnelliğinin doğrudan sosyal bilimlere aktarılamayacağını ileri sürerek, sosyal bilimlerin önceden yorumlanmış bir oluşumlar evreniyle ilgilendiğine dikkat çekiyordu. Sartre’ın özgürlük arayışını bireyin varoluşunda bulmaya çalışması, Marx’ın sınıflar mücadelesinde, Hegel’in devlette arayışından öteye atılmış bir adımdı. Ama oluşturulan hakikat, hakikat etrafında bütünleşen çıkar grupları  ve çıkar gruplarının oluşturduğu iktidar alanıyla baskıcı  ortamın oluştuğunu söyleyen Foucault, Saussure ve Levi-Strauss tarafından sürdürülen öznenin merkezileştirilmesi tezini geliştirerek iktidara karşı duruşu öne çıkarmıştır. Atom modelini geliştiren Bohr’un bilgisini kullanım biçimi ve etik duruşu üzerinde duran Feyeraband “yönteme hayır” diyerek farklı arayışların kendi içindeki özgünlüklerine dikkat çekmekteydi.

Gelinen aşamada Avrupamerkezli dünyada üretilen düşünsel yöntemlerin sürekli değişim, farklılaşma ve dönüşüm içinde olduğudur. Yani özellikle sosyal bilimler bağlamında süreklilik arz eden bir arayış vardır. Bir şey yapılmak istendiğinde “şey”leri kavramak ve bir yere oturtmak önemlidir. Bu başarıldığı takdirde ihtiyaçların, isteklerin belirlenmesi, bunlara ulaşmada kullanılacak araçların belirlenmesi, belirlenen araçların doğru kullanılması ve ihtiyacı gereksinim duyulan düzeyde tatmin etmek, ettikten sonra durmasını bilmek, durduktan sonra yeni belirlenimler yapmak ve yeniden süreçleri başlatmak derin bir uğraş gerektirir. Bu uğraş salt bir bireyin yapabileceği bir şey değildir. Bunun arkaplanında toplumsal mücadeleler, üretim araçları, düşünsel gelişmelerin bir zirvede buluşması ve bunun yeni başlangıç teşkil etmesi önemlidir. Bugün ulus merkezli yaratılan bilimde uluslara, sınıflara, gruplara göre ekoller de oluşmuştur. Sadece Avrupa’da Anglo-Sakson geleneği bir siyaset yöntemi, bir toplumsal örgütlenme, bir devlet anlayışı olduğu gibi aynı zamanda bir bilim yöntemini de ifade eder. Almanların insan eğitim ve öğretimi, ekonomi yönetimi ve politikaları, siyasi anlayış ve yönetimi, teknolojik üretimi ile Fransızların karşılaştırıldığında tarihsel, düşünsel ve güncel boyutta derin farklılıklarla karşılaşmak mümkün.

Bu örneklerden hareketle acaba Kürtlerin düşünsel kaynaklarını tespit etmek mümkün mü? Ya da yaşananları  bir zemine oturtmak bir yönteme bağlamak doğru olabilir mi? Daha da ötesi başarılabilir mi? Evet bunlar önümüzde duran ve korkutan büyük sorunlardır. Sanırım eğer bu konuda biraz aşama kat edilirse güncel dönemde sık sık yaşanan eleştiri adı altında yapılan karalamalar, kıskançlık yüzünden getirilen suçlamalar, tartışma konusu olan yöntemsel sorunlar yerine tartışmayı yapanların birbirlerinin kişiliklerine saldırması ve hakaret etmesi gibi sorunların aşılacağı kanısındayım.

Öte yandan Kürtler için bilimsel, sanatsal ve edebi çalışmaların adeta sembolü haline getirilen, ya da aydının aydın olma vasfının ve duruşunun şanı olarak lanse edilen, herkesin beklentisini taşıdığı şu meşhur Kürt romanı yazıldı mı? yazılacak mı? kim yazacak? nasıl yazacak? neye göre meşhur Kürt romanı olacak? gibi soru ve tartışmaların yerine oturması da belki bir ölçüde sağlanır.

Bir kere bir yönteme ulaşabilmek için birtakım  öncül çalışmaların yapılması ve bazı kaynakların ortaya çıkarılması şarttır. Arkeolojik kazılarda çıkan eserlerin içinde Kürtlerin niteliğinin ne olduğunun incelenip çözümlenmesi, antropolojik çalışmalarla yaşadıkları mekanın özellikleri, kullandıkları eşya araçlar yanı sıra ilişkilerinin belirlenmesi, ruh dünyasını ortaya koyması açısından öykü, masal, oyun, müzik gibi folklorik özelliklerinin tespit edilmesi, dilin linguistik çözümlemesinin yapılması, filolojisinin kurulması  ve kullanılması, mitolojik ögelerin, dinsel ve mezhepsel inançların incelenmesi, okunan yazıtlardaki yazılardan başlayarak devam eden süreçte yazılan şiirlerin, edebi metinlerin, ticari sözleşmelerin, siyasi metinlerin, eğitim için kullanılan pasajların vb gibi tarihi belgelerin arşivlerden indirilerek incelenmesi, klasik dönem ekonomik ilişkilerin incelenmesi, yapılan üretim, üretim biçimi, üretim ilişkileri ve kullanılan araçların titizlikle incelenmesi, bir de bütün bu çalışmaların nasıl bir mekanda ortaya çıktığını  tespit edebilmek için coğrafi yapının, bitki örtüsünün, hayvan türlerinin ve iklim koşullarının incelenmesi büyük önem arz eder.

Üstelik buradan elde edilecek verilerin aynı dönem de yaşayan halklara ait verilerler kıyaslanması, onlarla etkileşimi, yöntemsel boyutları ve günümüzle karşılaştırmalı olarak kavramsallaştırılıp bir zemine oturtulması gerekir. İşte bu nokta da yöntem bilim anlayışları ve yaklaşım amacı büyük önem taşır. Artık Wallerstein’in de işaret ettiği gibi sosyal bilimlerinin taraflılığının kullanılması yöntem dahil birçok boyutunu etkileyecektir. Ama bu bir zenginlikte sağlamaktadır. Çünkü her kişi, ekol, çıkar grubu kendi cephesinden bakarak büyük bir zenginlik katar.

Bu noktadan bakılarak Melayê Ciziri’nin çözümlemesinin sadece şiirlerinin günümüz Kürtçesine uyarlanarak açıklama yapılmasıyla mümkün olmayacağı açığa çıkar. Ya da Ehmedê Xani’nin neden eserinin adını Mem u Zin koyduğunu, durup dururken neden ulusallıktan bahsettiğini, ya da işlediği olguyu neden bir aşk biçiminde ele aldığını sadece eserini okuyarak anlamak ve açıklamaya kalkışmak yetmez. İşraki’liğin kurucusu Kürt Suhreverdi’nin neden yine Kürt lider Selahaddin’i Eyyubi tarafından öldürüldüğünü, Suhreverdi’nin bugün batı  Avrupa’da kaynaklık ettiği düşün sistemi ve uyarlamasının yanı  sıra yakın dönemde Said-i Nursi’nin işrakiliği yeniden yorumu ve bir toplumsal yaşam ve günümüz şartlarında uygulanabilecek bir inanç biçimine taşımasını iyi anlamak için yukarıdaki konuların yaratacağı yöntemsel boyutu iyi anlamak ve dönemin değerler sistemini kavramak büyük önem arz eder.

Yüzyılın başında Abdullah Cevdet’ten Ziya Gökalp’e kadar uzanmak, Celadet Bedirxan’ın, Mehmet Emin Zeki’nin, Zınar Silopi’nin, Cigerxwin’in, Osman Sebri’nin, Ereb Şemo’nun, Musa Anter’in ve daha ismini sayabileceğimiz birçok Kürt aydın, yazar ve politikacısının otobiyografilerinin yaşadıkları  koşulların, etkilendikleri düşünce akımlarının, üretim biçimleri ve üsluplarının incelenmesi bunların birbirleriyle bağlantısının kurulması ve hem kendi dönemlerinde dünyadaki düşünsel gelişmelerle, hem de günümüz düşün dünyasıyla kıyaslanmasının ve buna göre niteliklerinin ortaya çıkarılması büyük önem arz eder.

Önemli bir başka sorun da bunları kimin yapacağı? Ya da bu kadar incelemeyi yapacak insan malzemesinin niteliği nedir?

Bu noktada daha yakından bilmemiz nedeniyle konu kapsamında Kuzey Kürtlerinin aydınlarını ve düşün emekçilerini ele alarak bir sınıflandırmaya gittiğimizde görülüyor ki: 

 

 

 

 

1.      Medrese kökenliler; şagırt, feqi, melle, seyit, şeyh

Kürdistan’da olağan üstü koşuların yaşanmadığı, normal şartlarda eğitim yapmak, eğitimde Kürtçe’yi kullanmak, halkla iç içe yaşamak, birebir düşüncelerini aktarmak bir lükstür. Ve bu lükse sadece ve sadece medrese kökenliler sahip olmuştur.

Medreseleriyle uzun bir geçmişe sahip Kürdistan’ın bu yönüyle güçlü bir geleneği var. Medreselerde Kur’an, fıkıh, kelam, tefsir gibi dini öğretinin yanı sıra bir yöntem olan tevhid anlayışı kavratılırdı. Yine matematik, astronomi ve geometri eğitimi de güçlüydü. Bu yönüyle Kürdistan medreselerinin şanı büyüktür. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin matematik, geometri, felsefe ve Kuranı birlikte analiz eden eseri hala ilgiyi çekmekte ve incelemeye konu olmaktadır. Robot tekniğini kullanmaya başlayan ve batılı birçok yöntembilimcinin bugün yüksek teknolojide ve robotlarda kullanılan sibernetik yöntemin ilk örneği olarak gördükleri Cizireli Ebuliz’de medrese kökenlidir. Yine bu medreselerde okuyanlar anadilleri Kürtçe’nin yanında Arapça, Farsça, Osmanlıca ve sonradan bir kısmı da Türkçe’yi de öğrenmekteydi. Uzun süre yıkıcı etkilerden uzak kalan Bitlis emirliğinin ömrü uzun olduğu gibi medreseleriyle de ünlüdür. Günümüzde de halen geleneksel eğitimini bazı değişmeler olsa da sürdürmektedir.

Medreselerde öğrenci konumunda olan şagırtların  çoğu daha medreseye gitmeden önce köydeki melleler tarafından yetiştirilir ve bir seviyeye geldikten sonra medreseye gönderilirdi. Burada feqilik yapmakta ve eğitimini yüksek mertebelere kadar götürmektedir. Belli bir kıvama gelince bir köye melle olarak atanır. Şagırt, feqi, melle, seyit, şeyh kavramları işlevi itibariyle dindeki ve bilimdeki derinliği ifade eden bir hiyerarşiye denk gelmektedir. İlk dönemlerde eğitimle elde edilen ve bilimsel yetkinlik ve derinliğe tekabül hiyerarşi daha sonra Şeyhlik ve Seyitlikte olduğu gibi babadan oğula geçti.

Günümüzde medreseler etrafında toplanan ve bir ekol biçiminde oluşan tarikatların siyasallaşması medrese eğitim yapısını da derinden etkilemiştir. Artık iktidara ulaşmanın, ekonomik ve siyasal güç olmanın hesapları yapılmıştır. Bunun üzerine devletin karşıt güçlerinin baskısı da faaliyet alanlarını sınırlandırmıştır.

Medrese kökenli Kürt aydınlarına gelince dili bilmeleri, halkla iç içe olmaları itibariyle gelenek görenekleri görmeleri, folklorik özellikleri bilmeleri açısından Kurdewari-Kürdistani insan tipolojisinin klasik biçimini temsil ederler. Ancak öğretim metodlarından olsa gerek, ele aldıkları çalışma konularını  analiz etme, kıyaslama noktasında zayıf kalmaktadırlar. İnanca dayalı kabul anlayışı toplumsal konuları ele alışlarında da yansıdığı için neyin niçin olduğunu ortaya koyma yerine ezberlenen ve doğruluğuna inanılan şeyin sürekli tekrarı  ve aktarılması söz konusu. Bu yönüyle kendilerinin birikimlerini yazılı kaynaklar aracılığıyla analitik olarak aktarmaları  pek mümkün olmaz ama analitik tarzda çalışma yapacak olanlara oldukça büyük malzeme sunabilirler. Bu yönüyle hepsi birer canlı ansiklopedi sayılır ama bu ansiklopedinin açılması ve içindeki bilgilerin karşılaştırılarak oturtulması ve kullanılabilir hale getirilmesi gerekir  

 

 

 

 

2.      Cezaevleri: Siyasi Tutsaklar 

 

Cezaevleri Kürt tarihinde özgün ve özel bir yere sahiptir. Her ne kadar acının, zorlukların ve hapsedilmesinin anısını  taşısalar da Kürtler için aydınlığın yolunu da göstermiş, düşünsel üretimleriyle zindanların kara sembolünü aşarak insanlara özgürlüğü taşırmışlardır. Hemen hemen tüm Kürt liderlerinin, aydınlarının az veya çok geçtiği bir mekandır cezaevi.

Ancak Kürtler için bilgi üreten merkezlere dönüşmüş olması gibi tarihi bir misyonu da var. Türk solu içinde olup cezaevine düşenler, DDKO-DDKD’nin kapatılmasıyla cezaevine düşenler devleti daha çıplak ve net gözle gördükleri gibi yaptıkları  tartışma, okuma ve çalışmalarla birlikte Kürt ve Kürdistani gerçekliğin bilincinin oluşmasında büyük bir rol oynamışlardır. Özellikle Kürt siyasal bilincinin gelişmesi, kitap, deneme ve makaleler yazarak düşüncelerini kitlelere taşırmaları adeta birer bilgi üretim merkezlerine dönüşmelerine neden olmuştur. Artık birçok yurtsever, sempatizan cezaevinde yetişen aydınları görmek, perspektif almak için ziyaret günlerini dört gözle beklemiştir.

Ne yazık ki, ne olursa olsun orası insanları  tutsak alan, hapseden bir mekan, sınırlandıran, durduran, baskı  yapan bir aygıt. Nitekim buradaki aydınlanmanın yaşadığı  kısırdöngünün temel etkenlerinden biri de bu nedenden kaynaklanmaktadır. İradi olarak ayakta kalmak, kenetlenmek ve örgütlü olmaları  itibariyle örgütsel amaçlara hizmet etmek amacında olan bir odaklanma söz konusu. Bu yüzden eğitim çalışmalarının altında yatan gereksinimin kaynağı da buradan doğmaktadır. Yapılan çalışmalar belli bir bilincin ve iradenin oluşmasını sağlamışsa da bilimsel analiz gerektirecek boyutta bir derinliğe varamamıştır.

Örgütlü yapının gerekleri ölçüsünde spesifik, özgün çalışmaların sınırlı olduğu görülmekte, yapılanların da içerde ve dışarıda örgütsel yapının ve buna bağlı kitlenin ihtiyaçlarına göre belirlenmiştir. Bu çalışma biçimi daha çok politik üretimi ortaya koymaktadır.

Ancak dış yaşamla uzun süre kopuk olmanın da etkisi olsa gerek yabancılaşmanın izlerine rastlanabiliyor.

Dışarı çıktıklarında yaşamla, toplumla entegrasyon, konumlanma biçimi uzun süre sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu yüzden içeri ile dışarı ilişkisinin düzenlenmesi ve buna göre eğitim konularının belirlenmesi, dışarıda yapılan bilimsel çalışmaların kendi zemininde yürümesini anlamaya çalışma, bilimsel çalışma yapanlara yaklaşım noktalarında sıkıntılar yaşanmaktadır. Örgütlü bireyle bilimsel çalışma yapan insan arasındaki ayırım iyi ve doğru belirlenemiyor. İşbirliği noktaları  geliştirilemiyor. Aydın sorumluluğu ve yürüyüşünün kavranıp buna göre taleplerde bulunulması, birlikte hareket noktalarının oluşturulması konusunda yetersiz kalınmakta, onun ne yaptığına bakılmaksızın ondan yapamayacağı işler yapması istenebilmekte veya örgütlü yapı içinde yer alan bir insan gibi davranması  kendisinden istenebilmektedir.

Eleştiri konusu olarak aydının kendileriyle ilişkisini öne çıkarmaktadırlar. Onun yaptığı çalışmaların, ürettiğe eserlerin hizmetlerini bilemezler. Genelde de Kürt aydının yaptığı  çalışmalara bu cepheden değer verilmez ve okunmazlar. Haliyle karşılıklı  bir anlama sorunu yaşanmakta ve bu yüzden güç birliğine gidilememektedir.  

 

 

 

 

3.      PKK ve KADEK Akademileri: Gerillalar  

 

Bir taraftan savaşan, bir taraftan örgütleyen, bir taraftan politika yapan, bir taraftan eğitim yapan, bir taraftan kültür ve sanatla uğraşan bir yaşam alanıdır gerillanın kurduğu  akademiler. Bekaa’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’yle ünü yayılan PKK’deki eğitim çerçevesinde birçok savaşçı, politikacı, medya mensubu, sanatçı yetişti. Daha da ötesi yarattığı etki ve heyecanla uzakta olan birçok insan harekete geçti. Tarihle, edebiyatla, dille, tiyatroyla, müzikle uğraşmaya başladı.

PKK önderinin ve liderlerinin yaptıkları  konuşmalar, çözümlemeler; politika, tarih, edebiyat, kadın, toplum, örgütlülük konusunda söyledikleri hemen kayıtlara geçiyor gazete, kitap, kaset, TV programı, haber pasajı biçiminde kitlelere ulaşıyor, okunuyor ve alınan perspektifle ilgili kişi bulunduğu konumda üzerine düşeni yapıyor. Böylece farklı bir eğitim modeli de kendiliğinde ortaya çıkmış olmaktadır. Uygulamalı  karşılaştırmalı ve süreklilik arz eden bir model.

Fakat savaşın, sınırlı yaşam koşullarının, korunma gereksiniminin de getirdiği özgül koşullar nedeniyle çok spesifik konulara inilemiyor. Daha çok politik konuları  merkeze alan edebiyat, sanat, bilim, basın, örgütlenme anlayışının buna hizmet eder tarzda örgütlenmesi bir darlık yaratıyor.

Oysa her disiplinin kendine özgü özellikleri var ve bu noktada kendi amacının merkezinde olması esastır. Bu temelde sağlanacak bir gelişme zaten politik amaçları da destekleyecek ve uygulanan yöntemden daha etkili olacaktır.

Politik ve örgütsel kaygıdan dolayı çalışan birçok birimde kişinin örgütle ilişkisi ve bağlılığı  temel alındığından ehil olma düzeyine bakılmaksızın görev veriliyor. Bağlı olmasına rağmen ehil olmaması yüzünden işi sonuçlandırması  pek mümkün olmuyor. Bu görevlendirilen kişinin marjinal faydasını  düşürdüğü gibi kendine güveninin azalmasına, iddiasını  kaybetmesine ve içsel olarak bir ruh çöküntüsüne düşmesine yol açıyor. Artık iman belası ve bağlılık uğruna alınan görevi bir nevi zoraki sürdürmektedir.

Böylesi bir tarz çevreyi de olumsuz etkilemekte ilk umutlarla oluşturulan bir birimin giderek amacından uzaklaşmasına, kısır kalmasına ve umut besleyenlerin kendilerinin de yetki ve görevleri olmadığı için ya da başka bir gerekçeyle müdahale edememeleri nedeniyle oluşturulan değer elden kayıp, yok olabiliyor.

Bu yönüyle değerlendirildiğinde tek tek bilim, sanat, edebiyat, politika alanında ehil, uzman ve otorite bir insanı  gerilla ortamında görmek pek mümkün değil. Ama bütünsel olarak bakıldığında bütün dünya çapında, devlerin pençeleri altında komplo ve saldırılara karşı ciddi bir güç olarak ayakta kalınmakta hedeflere yönelik sıçramalı yapılanmalar oluşturulmakta, yenilenmeler gerçekleştirilmektedir.

Bu kriterler veri alındığında bireysel değil ama kollektif bir aklın, kollektif bir bilincin, akil adamlar topluluğunun oluştuğunu, bunun kollektif bir örgüt ve kollektif bir topluma dönüştüğünü  görmek mümkün.

KADEK’in kurulması ve örgütlülük tarzında yansıyanlara bakıldığında ve KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın savunmaları dikkate alındığında yukarıda eleştiri konusu yapılan özgün ve spesifik çalışmaların ve yapılanmaların  önünün de açılacağının işaretlerini görmek mümkün. Bu yönüyle büyük bir potansiyel de mevcut. Eğer bu başarılabilirse yeni dönemde Kürt mücadelesinin saflarında, yanında ve dostları arasında ekonomistler, mühendisler, hukukçular, sosyologlar, felsefeciler, tarihçiler, edebiyatçılar, şairler, sinemacılar, müzisyenler görmek mümkün olacaktır.

Sanırım böylesi bir potansiyelin önünün açılması  ve bu alanda sağlıklı ve güçlü bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi, üstelik bu örgütlenmenin kendi özgünlüğü üzerinden organize olması büyük atılımlar getirecektir. Dünyanın herhangi bir yerinde kurulacak bir üniversite ile Kürdistan dağlarında gerillanın  özgürleştirdiği alanlarda oluşturduğu akademilerin karşılıklı  bilgi alışverişi, perspektifler sunmaları, yerel ve evrensel değerlerin Kürdistan’da merkezileşmesini büyük ölçüde sağlayacaktır.

KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın Savunmalarının yöntembilimsel analizlerinin yapılması, daha önce yaptığı konuşma metinleri ve kitaplarının toplanacağı bir üniversite kürsüsünün oluşması, bu kürsüde düşünüş ve anlayışının analiz edilerek daha özlü ve derli toplu biçimde çeşitli sempozyumlarda, felsefe, tarih, sosyoloji dallarındaki toplantılarda tartışılması, yapılan tartışmaların kitlelere taşırılarak atılan tohumlarının kökleşmesi sağlanabilir. Yine burada yaratılan pratik ve düşünsel değerlerin Kürt klasik eserleriyle, dünyadaki düşünsel gelişmelerle bütünleştirilmesi yeni ve büyük bir Rönesans hareketine yol açabilir.  

 

 

 

 

4.      Diaspora: Türkiye’de ve Avrupa’da Kürt Aydın ve Düşünürleri  

 

Türkiye’nin şartları, politik baskılar, askeri ve polisiye şiddet, ekonomik sorunlar, bilimsel zeminde ifade edememe, eğitim ve öğrenim gibi nedenler Kürt aydınlarının Kürdistan dışına çıkmasına ülkesini, halkını ve topraklarını  terk etmesine neden olmuştur. Bu başlık altında Türkiye’de ve Avrupa’daki Kuzeyli aydınlarla ilgili gözlediğim, yaşadığım ve tanık olduğum başlıca özellikleri sergilemek istiyorum. Bu genel bir prototipi ortaya koyduğundan tekil ve bir bireyle ilgili değildir;

·                    Kürt aydını genel olarak henüz bağımsız hareket edebilme kabiliyetini ve olgunluğunu yakalayamamıştır. Özellikle örgütlerle bağlantıları çok belirgindir. Önemli bir bölümü direk örgüt üyesi olarak yer almış zamanla düşünsel konulara el atmıştır. Bir bölümü Örgütlere yakın durarak meşruiyet sağlama, ya da toplumda kabul görme eğilimine girmektedir. Ya da aksine reaksiyoner bir davranış gösterip direkt örgüte karşı duruş söz konusudur.

Oysa aydından beklenen halkın, örgütlerin, ülkenin sağduyusu olmasıdır. Yani yaptıklarıyla, duruşu ve formasyonuyla kabul gören, bir ülkenin özellikle de Kürtlerin ihtiyaç duyduğu akil adamlar vasfına sahip olmaları, bireylere, çıkar gruplarına, örgütlere ve devletlere karşı belli bir mesafede durabilmeleri, yeri geldiğinde Kürt halkının ihtiyaç duyduğu uzlaşma, barış, dayanışma konularında Kürdistani güçler arasında, ya da Kürdistani güçlerin ilişkili olduğu devletler, bireyler ve çıkar grupları arasında bağ kurmaları; uzlaşma ve barış için adımlar atmaları, çelişki ve çatışmaların ortadan kaldırılması için gayret göstermeleri gerekir. Tabii bu vasıflara haiz özgüveni tam, birikimli ve duruşlarıyla meşruiyeti kabul görmüş sorumluluk sahibi insanlar olmaları bir elzemdir.

Ne var ki günümüz aydını hala doğrudan ve dolaylı olarak örgüte endeksli olması nedeniyle belli vasıflar taşımasını sağlayacak özgün eserler geliştirememekte, toplumsal konulara yeterli duyarlılığı  gösterememekte ya da uzmanlık alanının gereklerine göre davranamamakta ve analitik çalışamamaktadır.

·                    Çalışma yaptıkları alanda yetkinlik yok. Yani felsefe, edebiyat, politika bilimi, tarih, ekonomi, hukuk gibi düşünsel kimliklerini belirleyen dallarında uzman değiller. Gerekli çaba ve gayreti de göstermiyorlar. İlgili dallarda çalışma yapan kesimlerle ilişkiler kurmuyorlar. Düşünce ekollerini takip etmiyorlar. Bunun Kürt düşün tarihindeki yerini, kaynağını incelemeye çalışmıyorlar ya da benzer yazının Arap, Fars, Türk düşünce dünyasındaki yerini saptama girişiminde bulunmuyorlar.

·                    Genelde çalışmalarında Türkçe’yi kullanmaktadırlar. Ve ikinci bir yabancı dil bilememenin bütün handikabını, darlığını yaşıyorlar. İlginçtir yıllardır Avrupa’da olup bulunduğu ülkenin dilini bilmeyen, seçtiği düşünsel konularda o ülkenin eserlerini o dilde okumayan ve kitap yazan aydınlar var. Çok acıdır, halen Türkçe’ye tam çevrilememiş Nietzsche’nin, Hegel’in Marx’ın eserlerini Almanya’da yaşayıp Türkçe’ye çevrilen metni okuyanlar var. Bunlar Almanca’da yazılmış bu eserleri Almanya’da yıllardır yaşamalarına rağmen dil öğrenemeyip çözememişlerse nasıl bu filozoflar üzerine söz söyleyebilirler? Nasıl düşünsel çözümlemeler yapabilirler? Bu hakkı kendilerinde nasıl görebiliyorlar anlayamıyorum!

·                    Edebiyatla uğraşanlardan istisna sayılabilecek birkaçı dışında gerisi öykü, roman adı altında kendi anılarını yazıyorlar. Biyografiler yazıyorlar, ya da ideolojik ve politik bir takım argümanları bu yolla enjekte etmeye çalışıyorlar. Genç bir kuşağın uğraştığı bu alan oldukça zor ve meşakkatli bir yoldur. Uzun vadede büyük bir derinliği, tecrübe ve birikimi gerektirir.

Benzer bir biçimde sosyal bilimlerle uğraşanların eserleri bir alıntılar topluluğudur. Elbette alıntı yapılacaktır ama çalışma tamamen de bunun üzerine oturtulamaz. En basitinden bir hipotez geliştirilir bu hipotezin sınanması için alan çalışmalarından, belge ve veri toplanmasına kadar birçok bilgi toplanır, belli bir analizle bir bütünlüğe oturtulur. Daha sonra başka görüş ve düşüncelerle karşılaştırılıp doğrulanması için çalışma yapılır. İşte bu noktada alıntıların yapılması ve bunlara dayanarak kendi hipotezinin verilerinden elde edilen sonuçlarla ilişki kurulması sağlanır. Böylece bir senteze ulaşılarak yeni bir tez konusu ortaya atılmış olur. Ancak sosyal bilimler için şart olan tarihi belgelerin bulunması veya var olanların yeniden okunması, konuyla ilgili istatistik veya benzeri ölçüm birimlerine başvurulması, gerekiyorsa alan çalışması yapılması, mülakatlarda bulunulması, özellikle de gözlem çalışmaları büyük önem arz eder. Bu da zaman, maliyet ve çaba gerektirir. Zahmetli ve uzun bir yoldur.

Yaşamda var olan birçok alışkanlığın terk edilmesi, normal insanların yaptıklarının dışına taşılması, gerekirse uzun zaman yalnızlığa mahkum olmayı, yeri geldiğinde ekip çalışmalarına dahil olmayı ve onlarla uyumlu çalışmayı  gerektirmektir. Yine kendi çalışma disiplininin başka disiplinlerle ilişkili boyutu için ilgili otorite ve birimlerle diyaloglar kurması  büyük bir önem arz eder.

·                    Yukarıda anlatılan bilimsel vasıflara haiz insanlarımız da var elbette. Hatta üniversitelerde, akademik platformlarda belli bir yerlere gelenleri ve kariyer sahipleri de mevcut. Ama özellikle üniversitelerde olanlar bulundukları ülkenin veya bilim kuruluşunun sorunsalını temel aldıklarından doğrudan Kürtlere yönelik çalışmalar ya da dolaylı da olsa Kürtlere de hitap edecek çalışmalardan uzaktırlar. Belki bilim evrenseldir ve her şeyde de Kürtleri ve Kürdistan’ı merkez almamak gerekir denebilir. Ama bu öyle kolay kabul edilecek bir tez değildir. Hala ulusal devletlerin olduğu bir ortamda hala sınıflı bir sistemin denetimi olduğu bir ortam da hala belli çalışmaları teşvik eden, burs veren üniversiteler, devletler, şirketler topluluğu olduğu sürece, hala bazı çalışmalar yasaklandığı sürece, geliştirilen bazı disiplinler ve yöntemler görmezden gelindiği veya peşin hükümle reddedildiği sürece bilimin tamamen evrensel normlara oturduğundan bahsetmek, özgür olduğunu söylemek çok zordur. Örneğin üniversite de öğretim görevlisi olan bir arkeologun bu bilim dalına göre bilmesi gereken bir disiplin şarttır. Bu kabul. Ama kazı yapacağı yer ve tezini oluşturacağı mekan seçiminde çok özgül ve mecburi bir neden yoksa, kendi ülkesini ve topraklarını tercih etmiyor ve ülkesindekiyle benzer özellikler taşıyan başka bir yere yöneliyorsa işte o zaman sorgulanması gerekir. Daha canlı bir örnek vereceksek bir ekonomist dünyada açlık sorununu inceliyorsa veya üçüncü dünya ülkelerinin geri kalmışlığı üzerine çalışıyorsa buradan hareketle ülkesini inceleme konusu yapıp, dünyadaki benzeri bölgelerle karşılaştırmayıp, benimsediği veya geliştirdiği teorik düzlemde denk düştüğü yeri ortaya koymuyorsa, o zaman sorgulanması gerekir.

·                    Ne yazık ki, Kürt aydınının ezici çoğunluğu için düşünsel faaliyet hala bir tutku halini almamıştır. Bir yaşam biçimine dönüşmemiştir. Çekirdekten buna odaklanan yoktur. Ya bulundukları ülkelerde çalıştıkları kurumların ihtiyacını karşıladığından bir meslek olarak görülmekte, ya bir toplumsal ifade biçimi ya da başka çıkarları elde etmek için kullanılan bir araç konumuna düşmüştür. Tipik bir örnek verilirse 20-25 yıl devlete memurluk yapıp emekli olmuş, ticaretle uğraşmış, basında çalışmış, ya da farklı bir meslek dalında uzun süre gayret etmiş birilerinin kalkıp tarih üzerine çalışma yapması soru işaretlerini ortaya koyar. Kürt tarihi konusunda çalışma yapmak için bir uzmanın Osmanlıca, Rusça, Farsça, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca’yı bilmesi bu dilde yazılmış eserleri incelemesi, arşivlerdeki belgeleri taraması, tarih ekollerini ve analiz yöntemlerin kavraması gerekir. Belki bunların hepsi şu an mümkün olmayabilir, bu yönüyle bir hoşgörü gösterilebilir. Ama sorgulanması gereken bu yola baş koyup koymadığıdır. Eğer bu yola baş koymuşsa nihai olarak bir yere gelir. Ve birçok eksik telafi edilir. Ama şu anda örnekleriyle olduğu gibi aynı zamanda hem tarih yazan, hem gazetecilik yapan, hem politikayla uğraşan, hem de ticaret yapan, ya da ek iş yapan birinin tarihçiliğine ne diyeceğiz!

Yaptıklarının bir emek işi olduğunu, bir tutkuyla yürüdüğünü buna kendilerinin karar verdiğini, bundan dolayı kimseden bir beklentilerinin olmaması  gerektiğini, hamaliye bir işten daha ağır olduğunu bilmeleri gerekir. Şekilsel uyumla değil özde bir uyum gerekmektedir. Edward Said’in işaret ettiği gibi “yalnız, marjinal, sürgün” olmayı  göze almak gerek

·                    Bilindiği gibi düşünsel çalışmanı temel ayaklarından biri de okumaktır. Ama aydın olma iddiasında olanların büyük bölümü okumuyor! Ya da okuyanlar bunu bir sisteme göre yapmıyor, rastgele ve önüne gelen herşeyi okuyor. İstediği değil bulduğuyla yetinme nasıl tutarlı, bütünsel ve üretken bir sürece götürür. Elbetteki çok yönlü okumak büyük fayda sağlayacaktır. Ama belli bir olgunluktan sonra çok yönlü okuma bile belli bir zemine ve disipline oturmalıdır. Yine okuma yapılırken, nasıl okunur, nasıl not alınır alınan notlar nasıl kullanılır. Bunlar da hala sorun maalesef !

·                    Kürt aydınının ciddi bir handikapı da kendi dilini bilmemesidir. Oysa dil bir iletişim aracı olmanın ötesinde bir ruhun ifadesidir. Deyimleriyle, esprileriyle, kavramlarıyla, vurgu ve tonlamalarıyla bir ülkenin, bir coğrafyanın, bir kültürün, bir yaşam anlayışının dışavurumudur dil. Toplumsal ruhun bireydeki yansıması, mimiklerde, tepkilerde, ağıtlarda, tebessümlerde ve kahkahalarda renk açmasıdır dil. Bir insan birçok dili bilebilir ama tek bir dil anadilidir, tek bir dil onun ruh halini, düşünüş ve algılayış biçimini ortaya koyar.

Ne yazık ki, biz dilimizi kullanamıyoruz. Ya da kullanmıyoruz. Hele hele bilimsel çalışmalarda anadil şarttır. Coğrafya, zooloji, biyoloji, botanik, ekonomi, sosyoloji, folklor, edebiyat, mitoloji, teoloji, müzik gibi dallarda Kürdistan’ı anlamak için Kürtçeyi bilmek şarttır. Üstelik Kürtçe’nin bu dalda kendine özgü oldukça derin anlamlar ifade eden kavramlar bütünü vardır. Örneğin, İsmail Beşikçi, Martin Von Bruinessen, Mc Dowll, Minorsky, Bazil Nikitin gibi birçok sosyolog, tarihçi, gezgin Kürdistan üzerine yaptıkları çalışmalarda Kürtlere ait bir çok özgünlükleri görememişlerdir. Uzun süre Kürdistan’da kalmalarına hatta Bazılarının Kürtçeyi öğrenmesine rağmen Kürtlerin sosyal yapıları üzerine eksiklikler taşımaktadırlar. Çünkü  aldıkları ölçü ve yukarıda da detaylı değinildiği  üzere yaklaşımda kullandıkları metotlar bu eksikliklerini gidermeye yetmiyor. En basitinden bütün ortak üretim ilişkilerine imece demekte ve genelde de Kürtçe’de “zıbareti” kavramıyla ortaya koymaktadırlar. Oysa detayına inildiğinde, pigari, hevkari, coli, palutei, radbehi, şıkati, novane, şirigahi vb gibi birçok ortak üretim yöntemini ifade eden kavramlar mevcut. Üstelik hepsinin de matematiksel olarak bir birinden farklılığı ispatlanabilir bir düzeydedir Ya da bilindiği gibi müzikte bütün sesler nota ile ifade edilir. Ancak başka dillerde olduğu gibi Kürtçe’deki birçok müzik parçası notaya çekildikten sonra, yeniden notaya göre seslendirilmiş ama aynı sesleri vermemiştir. Yani Kürtçe sesler henüz mevcut nota sistemiyle ifade edilemiyor ve buna bir yöntem bulunması özgünlüğün ortaya çıkarılması bu şekilde mevcut nota sistemine entegre edilmesi müziyenlerin önünde duran bir sorunsaldır. Yine Kürdistan’a özgü bitki ve hayvan türlerinin sayıları oldukça fazla ve bunların isimleri Kürtçe’de mevcut. Bir botanikçini, zoologun veya biyologun yapacağı çalışma canlıyı incelerken, Kürtçe ismini bilmesi ve bunun o canlıya ne gibi özgünlükler atfettiğini ve nasıl tanımladığını ortaya koyması açısından faydası büyük olacaktır. Yine dilin bilinmesinin özellikle eski yazıtların okunmasında büyük faydası olması kaçınılmaz bir gerçekliktir. Eski yazıtların Kürtçe’ye yakınlıkları, bu nedenle Kürtlerin atalarının uygarlık alanındaki ifadelerinin niteliğinin açığa çıkarılması açısından elzemdir. Bunun gibi felsefe, edebiyat, ekonomi gibi bilim dallarında kavram yaratmak büyük bir önem taşır. Bu kavramların kendi dili üzerinden gelişimi iyi bilinirse yaratılan kavramın ifadesi ve kökeni düşünceyle bağlantılı olarak bir bütünlük arz eder ve yerli yerine oturur.

·                    Yukarıdaki sorunlara dair tamamlayıcı bir çerçeveyi de belirlemek gerekir. Ki bireyleri aşan bir durumla karşıkarşıyayız. Özellikle akademik bir ortamın oluşması, özcesi bir üniversitenin kurulması aciliyet taşıyan bir konudur. Aydın girişimiyle örgütlerden, çıkar gruplarından ve devletlerin teşvik ve primler vererek amaçlı yönlendirmelerinden bağımsız olarak bir üniversitenin kurulması, ona bağlı fakülteler, enstitüler ve kürsülerin kurulması şarttır.

Bireysel çalışmaların aşılması, yapılan çalışmaların tartışılması, kamuoyuna ulaştırılması, kütüphanelerin kurulması, bilgilerin, kaynakların, belgelerin derli toplu olarak bir arada bulunması ve kullanıma açılması, daha da önemlisi bilgi üretimi ve bu üretime ulaşmayı gerektirecek bütün araç ve donanımlara ulaşmak için üniversite gibi bir kurumsal yapının oluşturulması kaçınılmazdır.

·                    Günübirlik yaşamda Kürt aydınlarının yaygın bazı özelliklerine rastlamak da mümkün kısaca sıralanırsa, birbirleriyle diyalogları zayıf, bilgi alışverişi, yardımlaşma, tartışma yok. Kendi çalışmalarını bütün sorunların merkezi olarak görürler. Yaptıklarını topluma lütuf sayarlar. Bu yüzden örgütlerin, kurumların, birimlerin ve halkın onlara hizmet etmesini beklerler. Fedakarlık yaptıklarını bu yüzden sorun yaşadıklarını, bari bunun da halk, kurumlar, örgütler tarafından çözülmesini istirham ederler. Kendileri başka zorluklara katlanamazlar, sorunlara çare bulunmaz ve kendilerinin yaptığı lütuf önemsenmezse zülfü yarelerine dokunulmuş olur ve nazlı oldukları için küserler. Şana, şöhrete pek düşkündürler. Bir yerde birilerinin onları tanımış olması, ya da birilerinin yaptığı çalışmalarını takdir etmesi abartıyla dile getirilir. Üretimin bir esası gösteriye, şova yöneliktir. Piyasa değerleri temel alındığı için herkesin derdi “acaba toplum daha çok ne istiyor, ne yazsam da satsam ve tanınsam” güdüsü yön verir.

 

 

 

Önümüzdeki dağ gibi sorunlar dururken, biz bu davranışlarımızla galiba üçüncü dünyanın üçüncü sınıf aydının davranışlarının tipik örnekleriyiz.  

[1] Matematiksel ispatı için bakınız. Pelda, Ahmet; Statüsüz Ülkenin Ekonomi Güncesi, Üç Damar, Çıma Yayınları, 200 İstanbul, s. 381-394

 

 

Beyin göçü anatopraklara olabilir mi?

e-Posta Yazdır PDF

Son dönemlerde gündemde ana topraklara dönüş giderek belirgin bir eğilim haline gelmektedir. Ancak bundan anlaşılan daha çok köyleri yanan ve sürgün edilen köylülerin dönüşlerdir. Oysa, dönüşün çerçevesi daha kapsamlıdır. Dikkatli olarak gözlendiğinde politikayla uğraşan insanların yanı sıra yazar, çizer ve araştırmacılardan oluşan bir kesimde de dönüşe dair hareketlenmeler görülmektedir. Bu dönüşün gerçekleşebilmesi büyük bir anlam ifade etmektedir. Bir aydının ana topraklara dönmesi, burada yaşananları bilimin, edebiyatın, sanatın süzgecinden geçirerek insanlığa sunulabilir hale getirmesi bir toplumun kültürel, sanatsal ve tarihsel değerler itibariyle kendini bulması, sosyal, siyasal ve ekonomik yapılanmasının sağlam temellere oturması  için belirleyici etki yapacaktır.  

 

Emek Gücünden Beyin Gücünün Kullanımına Geçiş ve Beyin Göçü  

Aydının ana topraklara dönüşü, önem verilmesi gereken büyük bir çabayı gerektirir. Gerekli altyapının hazırlanması  ve sağlıklı bir üretimin yapılabilmesi için şartlar oluşturulmalıdır. Çünkü günümüz dünyasında yaşanan gelişmelere bakıldığında aydın, yazar ve bilim adamının önemi daha net açığa  çıkar. Örneğin; kapitalist uygarlığın egemeni olan Batı-Avrupa, gelişmeye başladığı ilk dönemlerde daha çok sömürgelerinin hammadde kaynaklarına yönelmiştir. Ama aynı zamanda yeraltı  ve yerüstü zenginliklerini merkezi ülkeye taşırken insan kaynağını da ihmal etmemiş; Amerika’ya Avrupa’ya emek gücünden yararlanılmak üzere milyonlarca insan köleleştirilerek götürülmüştür. Yine kadınlar çalışma yaşamına sürülerek emek güçlerinden yararlanılma yoluna gidildi. Bu iki cepheden gelen işgücü akını, Avrupa ve Amerika’da daha önce aşırı çalıştırılan ve bundan doyalı sınıfsal talepleri yoğunlaşan yerli işgücünün yerine ikame edildiler. Sonraki düzenlemelerle yerli işgücünün çalışma saatlerinin azaltılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve ekonomik kazançlarının iyileştirilmesinde bu köleleştirilen işçilerin ve kadınların büyük etkileri var. Çünkü bunların çalıştırılmasıyla beraber işgücü arzı artmış ve üretim alanları genişlemiştir. Daha önce sadece emek gücünden artık değer kazanan sermaye, bu kez yoğun üretim yaparak geniş piyasalara açılmış ve sürümden kazanmış, işçilere verdiği bazı haklarla da devrimci taleplerini bertaraf etmiştir.

Bu şekilde gelişmeye başlayan serbest rekabet dönemi ve tekelci aşamalardan sonra özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından rengi açığa çıkan, ama 1970’lerde daha belirgin hal alan yeni bir durum ortaya çıktı. Geri kalmış ülkelerden hammadde ve emek gücü talep edilmemekteydi artık. Bu çerçevede hammadde kaynaklarına kotalar uygulandı. Daha etkili uygulanmaya başlayan vize sistemiyle emek gücünün seyahat özgürlüğüne de kısıtlamalar getirildi. Buna karşılık beyin göçüne dayalı kalifiye emek sahipleri ve sermayedarların hareket alanları ardına kadar açık tutuldu. Bu anlamda 1960’lar da Almanya’ya giden ve davul zurna ile karşılan Türkiye’deki işçiler örneği mazide kalırken, artık gitmek isteyen yeni işçileri kapı dışarı etmenin yolları arandı. 

Bunun altında teknolojik gelişmelerin büyük rolünün yanı sıra ilgili ülkelerde hammadde birikiminin doyum noktasına ulaşmasının etkisi büyüktür. Yani teknoloji sayesinde artık daha az hammaddeyle daha büyük fonksiyonlara sahip üretim, yatırım ve tüketim araçları üretilebilmektedir. Yine 15. Yüzyıldan itibaren Batı-Avrupa merkezli ülkelere taşınan hammadde gelişen teknoloji aracılığıyla sürekli dönüştürülebilmektedir. Örneğin, eskiyen bir makine rahatlıkla eritilmekte ve onun demirinden yeni tasarlanan bir makine imal edilebilmektedir. Metalurji alanındaki gelişmelerle aynı malzemelerden yeni alaşımların üretilmesi ve yeni araçların yapımında kullanılması giderek yaygınlaşan bir üretim biçimidir.

Böylesi bir üretimde artık eskisi gibi emek yoğun üretim yapan işgücü değil kalifiye işgücüne gereksinim vardır. Yani laboratuarlarda çalışan, deney yapan ve yeni teknikler kullanan bilim adamları, bu tekniklerden yararlanan ve yeni üretimleri tasarlayan mühendisler, bu üretimi organize eden, üretim ve tüketim piyasalarına sunan ekonomistler, bu gelişmeler üzerinden siyaset yapan politikacılar, gerektiğinde zor kullanan modern tekniklerle donanımlı askeri güçler ve bütün bu gelişmelere uyan bir toplumsal şekillenmeyi sağlamak için çalışan sosyologlar, psikologlar, felsefecilerin içinde yer aldığı üniversiteler ve medya gibi bilimsel ve iletişimsel kurumlar devreye sokulmaktadır. Bu çerçevede oluşan sistemin yürüyebilmesi artık teknik donanımlı insanlarla mümkün olabilmektedir.

Batı Avrupa merkezli ülkeler kalifiye insan ihtiyacını karşılamak için sürekli yöntemler geliştirmektedirler. Dünyanın birçok ülkesindeki yetenekli insanları kendi ülkelerinde toplamak için gayret ediyorlar. Çeşitli sınav ve yarışmalar düzenleyerek zeki ve yetenekli ve üretken insanları belirliyorlar. Burslar ve krediler vererek ülkelerine götürmekte ve çıkarlarına göre eğiterek yönlendirmektedirler. Ardından yüksek ücretler ve geniş teknik ve ekonomik imkanlar sağlayarak çalıştırmaktadırlar. Yine kendilerinde olmayanlardan da yararlanmak için seminerler, konferanslar, sempozyumlar, araştırma bursları, misafir öğretim görevliliği gibi yöntemler geliştirerek yararlanmaktadırlar. Bunların hareket alanının genişlemesi için de kırmızı ve yeşil pasaportlar vizesiz işlem görüyor, diğerlerine de vize kolaylığı sağlanır.

Basit olarak böyle işleyen bir sistem sonucunda üçüncü dünya ülkelerinden gelişmiş Batı Avrupa merkezli ülkelere beyin göçü kaçınılmaz olmaktadır. Bugün dünyanın en ünlü üniversitelerinde okuyanların önemli bir bölümü ve büyük buluşlar yapanların çoğunluğu  üçüncü dünya ülkelerinin bilim insanlarıdır. Üstelik bunların yaptıkları buluşlar çalıştıkları ülkede üretime dönüştürülerek ekonomik, teknik, askeri ve siyasi güce çevrilmekte ve hatta ana vatanına baskı aracı halini alabilmektedir. Bu bilim insanı emeğine yabancılaştığından bu gerçeği göremiyor ve doğru temelde durması gereken yerde durmuyor. Her ne kadar zeki, yetenekli ve becerikli olsa da egemen olan eğitim sistemi içerisinde edindiği alışkanlıklar yüzünden işleyen çarkı  fark edemiyor, ya da ona şekil veren sistem ve ideolojik yapıya inancından dolayı bu tercihi bilinçli yapıyor. Fark edip de karşı koyma gücünü gösterememenin de rolü büyüktür. Çalıştığı  ülkede elde ettiği olanaklardan vazgeçemeyecek kadar bireyselleşenler karşı duruş sergileyecek güç ve cesaret gösteremiyorlar.  


Kürtlerde Beyin Göçü 

Kürt bilim insanları, aydınları, sanatçıları, yazar ve çizerleri de dünyadaki gelişmeler paralelinde göç etmişlerdir. Bunların göçü hem Kürdistan’da egemen olan ülkelerin merkezlerine hem de Batı Avrupa merkezli dünyaya olmuştur. İstanbul, Tahran, Bağdat, Şam, Beyrut, Kahire, İzmir, Erivan Moskova gibi Ortadoğu ve Kafkasya kent merkezlerinin yanı sıra önemli bir bölümü  Avrupa’ya dağılmıştır. Yine ABD ve Avustralya’da da bu niteliğe sahip Kürt bilim insanları vardır. Kürt bilim insanları  ana topraklarında medreselerin etkisiz hale getirilmesinden sonra yeni bilimsel üretim merkezleri inşa edememiş ve ülkelerinin dışında bilimsel eğitim yapmak zorunda kalmışlardır. Ya egemen ülkelerin eğitim merkezlerinde ya da dünyanın herhangi bir ülkesinde ve onların dilleriyle eğitim yapabilmişlerdir.

Genel olarak bilimsel, sanatsal, edebi eğitimle donanmış insanlar birbirlerinden ve ana topraklarından uzak kalmışlardır. İçerisinde bulundukları ülkenin kurulu düzenine göre yetiştikleri gibi yapacakları çalışmaların mekanizmalarını da ancak burada bulunduklarından, oralara tabi olmuşlardır. Bu yüzden ana topraklarına dönme şanslarını neredeyse tamamen yitirmişlerdir. Çünkü hem bilinç olarak buna yatkın değildirler, hem de ana topraklarda çalışma yapabilmeleri için gerekli mekanizmalar mevcut değildir. Haliyle bunlar her ne kadar etnik olarak Kürt iseler de yapı, davranış, amaç ve özlemleri itibariyle, yani bilinç olarak Kürt değildirler. Artık Fars, Arap, Türk veya Avrupalıdırlar.

Kürt aydınlanmasında ve Kürdistan’a dönüşün sağlanmasında etkili olacak faktör şimdilik yine Kürdistan’daki gelişmelere bağlıdır. Bu yönüyle bütün ülkeyi etkileyen bir boyutta olmasa da yer yer eğitim yapılan aydınların barınabildiği alanlar mevcut. Soran bölgesi bu anlamda bir örnek sayılabilir. Çünkü  burada Kürtçe’nin Sorani lehçesiyle eğitim yapan her kademede okul mevcuttur. Yine özellikle 1990’lı yıllardan itibaren Behdinan bölgesinde de ilkokuldan üniversiteye dek her kademede eğitim alanları oluşturuldu.

Aydınlanmanın gelişmesinde basının da rolü  büyük ve Kürtler dünyanın hemen her yerinden bundan oldukça ileri derecede yararlanmaktadır. Kürdistan’da çıkan gazeteler yanı  sıra, Kürtlere hitaben, Türkiye ve Avrupa’da da süreli ve periyodik yayın organları mevcut.

Kuzey’de hem etnik olarak hem de bilimsel kimliğiyle Kürt olma bilincine sahip olanlar Kürt hareketiyle ortaya çıkmıştır. Bunların hareketin içinde olmaları gerekmemiştir. Hatta karşıt olabilenler de mevcuttur. Ama verilen mücadeleyle bir öze dönüş, kendini buluş olayı gerçekleşmiştir. Örneğin, yapı  kişilik ve özlemleri itibariyle Kürt hareketiyle hiçbir ilişkisi olmayan şair Cemal Süreya’nın ölüm döşeğinde Kürt olduğunu dile getirmesi dikkate değerdir. Daha ileri gidenler de var. Egemen devlete yıllarca bürokrat, memur, öğretmen olarak çalışmış birçok insan ya işinden ayrılarak, ya da emekli olduktan sonra Kürtlerle ilgili dil, tarih, edebiyat ve kültürel çalışma ve araştırmalar yapmışlardır ve yapmaktadırlar da.

Siyasal, ekonomik, kültürel platformda olduğu gibi öze dönüş bilimde de “diriliş aşaması”nın tamamlanmasından ve “kurtuluş aşaması”na geçişle birlikte yeni bir sürece girmiştir. Bilim, sanat, edebiyat insanı için öze dönüş  ülkeye dönüşle özdeşleşmiştir. Bu yüzden girişte belirtildiği gibi son dönemlerde birçok edebiyatçının, yazarın, aydının, sanatçının ve bilim insanının ana toprakları ziyaret etmesi, yerleşebilme zeminin yoklaması, ana toprakları üzerinden etnik ve kültürel özellikleriyle evrensel olarak çalışabilmesi koşullarını  irdelemesi gelişen bir realitedir.

Diyarbakır’da düzenlenen festival ve kültürel organizasyonlara büyük ilgi duyulmaktadır. Aydınlar, yazarlar ve okuyucular gerek festival aracılığıyla gerekse çeşitli kitap imzalama etkinliklerinde bir araya geldiklerinde büyük bir coşkunun oluştuğunu, okuma potansiyelinin arttığına, yazarlara, düşün insanlarına ilginin yükseldiğini görmekte ve tanıklık etmektedirler.

Fakat oldukça da sancıların yaşandığı  ve yaşanacağı bir durum söz konusudur. Çünkü bilimsel, edebi, sanatsal bir çalışmanın yapılabilmesi için gerekli koşullar daha hassastır. Bunların yaratılması, kurumsallaşması ve üretim aşamasından kullanıma kadar geçen zamanda oldukça sağlıklı  koşulların olması gerekmektedir. Bununla maddi ve ekonomik refah koşulları değil, daha ziyade çalışılan konuya ilişkin sağlıklı  koşullar kastedilmektedir. Yani çalışma konusunun tümüyle irdelenebilmesi için gerekli eğitim, araç ve donanımın yanı sıra iletişim, üretim ve kullanım düzeninin iyi ayarlanması nitelikli üretim için gereklidir. Aksi durumda dönenlerin bir süre sonra üretim yetilerini kaybetmeleri kaçınılmaz olur. Ya da yaşanacak tıkanma bir daha geri dönmemek üzere bir kaçışa ve tükenişe neden olabilir ki, bu daha tehlikelidir.

Beyinsel üretim yapanların sağlıklı bir dönüş yapabilmeleri durumunda toplumsal değişim dönüşüm ve gelişim daha hızlı anlamlı olacaktır. Kurumsal, siyasal ve teknik yapılanmalar için gerekli kadroların sağlanmasında aksamalar yaşanmayacaktır. Yine, şu an Kürtlerin acısını çektiği modernleşme, yeni koşullara göre örgütlenme sıkıntıları  daha hızlı aşılabilecektir. Hatta şu an kuşkuyla beklenti içinde olup, güç sunamayanların neredeyse kitlesel katılımlarının sağlanması mümkün olabilecek ve bu çerçevede toplumsal ideallere daha dinamik bir biçimde ulaşılabilecektir.  

 

Şubat 2000 Emekçiler

 

 

Kürt Aşiretleri Listesi

e-Posta Yazdır PDF

Camî’yê Rîsaliyan û h’îkayetan -Cankurd 

Kürt Alimi Mela Mehmûd Bayazîdî  tarafından Kürdistan’da çeşitli dönemelerde (1850-1856) Kürt aşiretleri üzerinde yaptığı araştırmalar, o dönem Erzurum’da görevli olan Rus diplomat Alexandre Jaba tarafından Petesburg’ta kitap haline getirilir. Sevgili Yazar Cankurd tarafından tercümesi edilen bu kitapta bulunan o dönem tespit edilebilinen aşiretleri bulundukları bölgeleriy ile veriyoruz.  

 

E’şayîr û qebayîl û tayîfeyê  di Bazîdê beyan dike, bi rûce texmîn, miqdara malê di wan beyan dike, ji h’emûyan camêr û reşîd tayîfa Sipkane û qedîmê axayê di wan mala E’tê ye û  topraxa Bazîdê da dibin, ew jî çend qibleye “qebîle”  beyan dibe: 

 

Sipkî                              300 xane

Mankî                             200 xane

Kilêrî Yezîdî                    100 xane

Mîxayîlî Yezîdî                100 xane

Birînî                               070 xane 

 

E’şîreta Zîlan ew jî nêzokî du hezar malan dibe, di Bazîdê da û carine diçine Îranê  û Rewanê, axayê di wan qedîmî mala Cemaliddîn Begê  ye, ew jî çend tayîfe, ku tête beyan kirin: 

 

Zîlî                               300 xane

Ridkî                            200 xane

Kiltûrî                            100 xane

Dilxêrî                           080 xane

Birokî                           400 xane

Cemaldînî                     300 xane

Siwêdî                          100 xane

Dilkî                             060 xane

Pîre Xalî                        100 xane

Mam Zêdî                     060 xane

Kurdkî                          150 xane

E’şîreta Celaliyan Ew jî çend tayîfene, hemû li ser hev ji du hezar malan jî zêdeye, ew jî  dayîma li Bazîdê û li dora Agrî Daxê sakin dibin û axayê di wan jî qedîmî mala Xidir axayê  Lale, niha jî dîsan ji wan axa heye û carnan jî ji Celaliyan li terefê Îranê û Rewanê diçin û  dimînin: 

Xelkan                          500 xane

Qizilbaş Oxliyan            500 xane

Conkan                         500 xane

Hesen Soran                 300 xane

Time Xûran                   200 xane 

 

E’şîreta Heyderan ew jî çend tayîfene, hemû li ser hev ji du hezar malê zêdeye, axayê di wan î qedîmî jî mala Muhemmed şerîfe û niha jî dîsan axa ji wan e û e’şîrê Bayzîdîye, carna li Îranê jî dimînin û cara jî diçîne topraxê  Wanê û Erdîşê: 

Sade Heyderî                500 xane

Ademî                          350 xane

H’emdkî                        300 xane

Laçkî                            200 xane

Mai’r “mar” xûran           100 xane

Azîzî                            100 xane

Millî                              400 xane 

Tayfeyê dinê muteferîqe, ku di Bazîd  û Diyadîn û Nah’iye û Xamor û Alaşkerdê  rûniştî û sakin hene, beyan dibe û miqdarê  di wan dête gotin: 

Horkî                            60 xane

Pinyanişî                      30 xane

Goran                           40 xane

Xile Sinî                        30 xane

Qere Cildîz                   30 xane

Mankî                           20 xane

direckî                          30 xane

Mam Zêdî                     30 xane 

 

Tayîfeyê ku di nah’iye û etrafê  Bazîdê da ye: 

Direckî                          100 xane

Xile Sinî                        120 xane

Mam Zêdî                     050 xane

Başimî                         040 xane

Goran                           020 xane

Dilkî                              050 xane 

 

H’esenê Yezîdî (Niha li Uris li Rewanê) 500 xane 

Pîre Xalî                        080 xane

Time xûrî                      030 xane

Salî                              100 xane

Motî                             100 xane

Kiltûrî                           100 xane

Masekî Yezîdî               050 xane

Dawûdî                         020 xane 

Tayîfeyê ku li Xamorê û gundê  di wê ne: 

Ademî                          200 xane

H’emdîkî                       100 xane

Banokî                          100 xane

Başimî                         100 xane

Şêx H’esenî                  050 xane 

Tayîfeyê ku di Alaşkerdî û gundê  di wê ne: 

Memtî                           400 xane

Banokî                          050 xane

Bilincanî                       050 xane

Berazî                           150 xane

Millî                              050 xane

Dilkî                             050 xane

Mankî                           050 xane

Şadî                             100 xane

Horkî                            100 xane

Îwazlî                            050 xane

Mirdîsî                          060 xane

Siwêdî                          070 xane 

 

E’şayîr û qebayîl û tayîfeyê  di Ekradan, ku di topraxa Wanê da ne, miqdara malêd wan beyan dike. E’şîretê Şikakî ew jî axayê di qedîm mala H’emze begê ye, niha jî ji wan e û çend qebîle û tayîfe: 

 

Şikakî                          800 xane

Şemskî                         300 xane

Takorî                           200 xane

Miqrî                             300 xane

Şûyî                             200 xane

Luwî                             200 xane

Ademî                          500 xane

Sê Çarîkî                      100 xane

Reşî Yezîdî                   200 xane

Mendkî Yezîdî               200 xane

Barawî Yezîdî                150 xane

Bilekortî Yezîdî              100 xane 

 

Ekrad ku di Meh’medane beyan dike: 

Korkî                            200 xane

Xanî                             500 xane

Kokîtî                           200 xane

Barejorî                         500 xane

E’rebî                           200 xane

Omerî                           300 xane

Minde Sorî                    150 xane

Kortî                             100 xane 

 

Tayîfeyê ku di cihê H’ikariyan da mewcûde beyan dibe: 

Hertoşî                         4000 xane

Pîniyaşî                        3000 xane

Xanî                             2000 xane

Şikeftî                          2000 xane

Bilîxanî                        0500 xane

Bazî                             1000 xane

Cilûwî                           0500 xane

Çoxirşî                         0500 xane

Şîvrîşî                           0500 xane

Kivrî                             0500 xane

Mûsan                          0500 xane

Baxweşanî                    0500 xane

Xirwateyî                       1000 xane

Biradostî                       1000 xane

Şevhilanî                       1000 xane

Bêşebabî                      1000 xane

Kirawî                           0500 xane

Şîvkî                             0300 xane

Korandeştî                    0500 xane

Tînsî                             0500 xane

Spayirtî                         1000 xane

Dostikî                          0500 xane

Qere Çorî                      1000 xane 

 

E’şayîr û tayîfeyê, ku di Bohtan de û di Cizîrê da heye, tête beyan kirinê, mîrê  di wan hemûyan jî (....) ne (mixabin! nav naye xwendin, lê  dawiya navî “dî” ye, dibe ku E’bdî be -Cankurd) ji qedîmî da ye: 

Dêrşewî                        2000 xane

Hacî E’liyan                  2500 xane

Reşkûtan                      0500 xane

Mîran                            1000 xane

Etkan                           1000 xane

Dudêran                       1500 xane

Tinûrî                            2000 xane

Berwazî                        1500 xane

Nemîrî                          2000 xane

Kiwînî                           1000 xane

Koveyî                          1000 xane

Karsî                            2000 xane

Kendalî                         2000 xane

Aqûnsî Yezîdî                1000 xane

Zaxoyî                          2000 xane

Şenkarî Yezîdî               5000 xane  

 

E’şayîr û tayîfeyê, ku di sencaxê  Mûş û Bîtlîs mewcûd heye, beyan dibe û çi qas mal dibin, tête gotin: 

Hesenî                          500 xane

Cibrî                             500 xane

Belkî                            500 xane

Zirkî                             500 xane

Huwêdî                        300 xane

Horî                              200 xane

Bêndorî                         300 xane

Berazî                          300 xane

Banokî                          500 xane

Motkanî                        500 xane

Xwîtî                             500 xane

Çilxûrî                          500 xane

Memkî                          200 xane

Memanî                        300 xane

Salarî                            200 xane

Çekonî Yezîdî               300 xane

Lokî Yezîdî                    300 xane 

 

E’şayîr û qebayîlê weku li Diyar Bekirê û etrafêd di wê mewcûde, beyan dibe:  

Millî                              4000 xane

( axayê qedîmî di wan mala Temir Paşa yê Millî ye)

Qere Çorî                      3000 xane

Badilî                            2000 xane

Reşwanî                       6000 xane

Lork                             8000 xane

Sîlwî                             4000 xane

 

 

Kürtlerin Üç Handikapı: Fakirlik, bilgisizlik ve dağınıklık

e-Posta Yazdır PDF

Dünyada yüzbinlerle ifade edilen ulusların bile sahip oldukları ekonomik, siyasi, askeri, kültürel ve toplumsal statü, değerler sistemi, insani yaşam ölçekleri, taşıdıkları yerel ve evrensel özgünlükler, sahip oldukları algı, bilgi ve bilinç düzeyi ile milyonlarla ifade edilen Kürtlerin sahip olduğu statü ve algı, bilgi, bilinç ve özgünlükler arasında bir karşılaştırma yapıldığında korkunç bir farklılık ortaya çıkmaktadır. 

Devamını oku...
 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read