doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Günlük Gazetesi Yazıları

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

e-Posta Yazdır PDF

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Üç anakara; Avrupa, Asya, Afrika arasında doğu-batı, kuzey-güney eksenli ticaret yollarının kesişim bölgesi. Kervanların, ticaret merkezlerinin yerleşim birimlerinin bulunduğu mekandır.Kırsal ekonominin başat olduğu dönemde tarımsal, hayvansal ürün potansiyeli, modern ekonomik ilişkilerin gelişmesiyle birlikte petrol, demir, krom, bakır potansiyelinin yüksek olduğu bir coğrafyadır. Demografik olarak hızla artan nüfus, yüksek işgücü potansiyeli, kültürel ve tarihsel birikimin insan kaynağı ve niteliği açısından yarattığı cazibe bölgesidir. Ve Bu çekim merkezi her dönemin belirleyici olan siyasal aktörlerini etkiledi. İlginçtir hiçbir aktör de tam hakim olamadı.

Yunan-Pers, Roma-Pers uygarlık döneminin kilit bölgesi, İslam-Hristiyan yayılmalarının kesişim noktası, Moğol İmparatorluğunun zayfı halkası veya uç bölgesi, Osmanlı-Sasani kesişim bölgesi, 20. Yüzyılla birlikte coğrafi zeminde Arap-İran-Türk üçgeni, siyasi zeminde İngiliz, Fransız, Alman etkisi, Kapitalist ve Sosyalist cephenin tampon bölgesi ve günümüzde de ABD varlığı belirleyicidir. Her güç bu coğrafyaya dair ekonomik projelere de sahip. Roma-Pers yaklaşımında ticaret yollarının, kervanların ve gümrüklerin ve ticari ürünlerin denetime alınması temel proje idi. Osmanlı ilk döneminde vergi gelirleri, ticari yol güvenliği, bölgesel hakimiyet ve demografik yapıyı kontrol amacınyla icraatlar yaptı.

Ama en kapsamlı adımlar kapitalizmin gelişmesi ve bu çerçevede yükselen ülkeler eliyle gerçekleşti. Yükselişe geçen Fransa özellikle de Napolyon döneminde Ortadoğu'da iki noktaya göz dikti. Mısır ve Nil, Kürt Bölgesi ve Frat-Dicle. Kuzey Afrika'dan Hindistan'a dek etkili olacak Askeri strateji, tarımsal endüstri için gerekli hammade ve insan kaynağı için iki mükemmel bölge. Projeler yapıldı. Ancak İngilizler bunun tamamen gerçekleşmesine fırsat vermezken, kendi projelerini ikame ettiler. Fırat-Dicle havzası üzerine kapsamlı araştıramalar yapıldı. Tarımsal potansiyelinin yanı sıra özellikle pamuk yetiştirilmesi için ciddi projeler yapıldı. Yine suyun taşımcılık potansiyeli için mümkün olduğu bir takım bentlerin yapılmasıyla bunun daha da sağlamlaşacağı raporlandı. Süveyşin Fransızlar elinde olması nedeniyle alternatif olarak körfezi bu nehirler üzerinden akdenize bağlayacak etüd çalışmaları yapıldı. Sömürge paylaşımında geç kalan Almanya Osmanlıya nüfuz ederek Berlin-Bağdat tren yoluyla Hindistan'a uzanacak bir hakimiyet bölgesi oluşturmayı, böylece İngiliz ve Fransız etkisini kırmayı hedefledi. Ençok yoğunlaştığı bölge ise Kürt coğrafyası oldu. Burası askeri, ekonomik, demografik potansiyeli nedeniyle, Osmanlı veya İran'ın diger bölgelerinden ayrı bir çalışma kapsamına alındı. Birinci Dünya Savaşı'yla sahneye çıkan ABD'nin en kapsamlı çalışması Chester Projesidir. Bir türlü gerçekleşme şansı bulmasa da en kapsamlı ve komple projedir. Ulaşım, tarım, insan kaynağı, ticaret, askeri ve stratejik yapı vb hepsi en ince noktasına kadar etüt edilmiş, projelendirilmiş ve gerçekleşmesi için girişimler başlatılmıştır. Ancak henüz Ingiliz-Fransız etkisini aşacak düzeyde olmadığı için müdahil olamamıştır.

Osmanlı'nın da kapsamlı projeleri oldu. 19. Yüzyılda merkezileşme politikalarına paralel olarak çukurovadan bügünkü Gap kapsamındaki alana dek olan bölge tarımsal çalışma potansiyeli için değerlendirilmeye alındı. İlk elde bataklıkların kurutulması, üretimin yoğunlaştırılması ve merkezi bölgelere aktarılması için çalışmalar başlatıldı. Kemalist yönetim ve nihayetinde GAP örneğinde somut bir biçim aldı. Ayrıca Abdülhamit birçok bölgenin birçok tarımsal alanını Kişisel toprakları olarak ilan etti. Gelirlere doğrudan el koyarken aynı zamanda hem bir sultan hem de bir arazi rolüyle opsiyon sahibi oldu.

Türkiye, İran, Suriye, Irak için barajlar, petrol, su, demir, bakır, tarımsal-hayvansal ürünler, ucuz işgücü, tekyanlı Pazar imkanı bakımından önemli bir fırsat oldu.

Günümüz global ekonomi ilişkileri bağlamında hem devletler hem şirketler bazında açık bir müdahale alanına dönüştü. Hemen her ülkenin dönem dönem bulundurduğu askeri güçler, yatırım ve ticaret firmaları sınırsız, sorunsuz hareket serbestiyesi sözkonusu.

Bakü-Ceyhan, Nabucco, Kerkük-Yumurtalık, Yeni petrol sahaları, Barajlar, Su, tüketim pazarı ve büyük bölümü dosyalarda bekleyen projeler de güncel konular. Buna karşılık yerli halkın sesini çıkarması, iradesini kullanmak istemesi, hele hele kendi çıkarlarını, haklarını talep etmesi çılgın ve yabani bir istekmiş gibi geliyor.

Renk körü öküz ve hikayesi de işte burda başlar.
 

 

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

e-Posta Yazdır PDF

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara göre kararlar alabilen ve hayata geçiren bir tarza sahip değiliz. 

Nerden geldiği, nasıl oluştuğu konusunda çok da farkında olmadığımız yaşam anlayışımız, ruh yapımız, alışkanlıklarımız öngörüden uzak, müdahil olmaktan, iradi yapıyı kullanmaktan men edilmiş durumda.

Kendimize, birbirimize, geleceğimize bakışımız güdülerin etkisinde. Hırs, arzu, istek ya da kıskançlık, nefret ve çekemezlik duyguları hakim. Aklın yeri, duygular ve alışkanlıklar karşısında ruhi ve toplumsal şekillenişimizde çok az yer edinmiştir.

Demografik özelliklerimiz bunun gölgesinde şekilleniyor. Habire çocuk yapıyoruz. Yani ürüyoruz. Ama bu çocuklara ne bir barınak, ne bir ekmek ne de bir duygu ve ruh verebiliyoruz. Kent ortamında kadının pozisyonunu belirleyemiyoruz. Ya öldürüyor, ya eve, ya türbana kapatıyoruz. Onun toplumsal, iktisadi düşünsel katılımını görmezden geliyoruz. Sokakta büyümüş çocuklar gençlik çağında kendilerini tanımlayabilecekleri bir iş, bir mesleki eğitim imkanına sahip olamayınca, ezik ve komplekslidirler.

Bu haliyle tipik geri kalmış bir toplumuz. Ki bu söylem bile yeterli değil. Toplumsal kökenleri parçalanmış, başkaları eliyle yeniden şekillendirilmeye eklemlenmeye başlanmış ama bu uygulamada kötü sonuçlar vermiş.

Böylesi bir durumda kültürel doku, buna bağlı olarak etik, hukuk, benlik ve bilinç iğdiş olmuş. Paramparça edilmiş bir kollektif toplumsal dokudan etrafa sıçrayan ne idiğü belirsiz bireyler ve gruplar topluluğu ortaya çıkmış.

Kriminal ekonomimin aktörlerinin insan malzemesini besleyen bataklığın besleyicileriyiz. İmkan olsa da suç istatistikleri ortaya çıkarılsa. Görülecektir ki;

Mafya'nın tetikçilerinin önemli bir bölümü

Tarikatların ve fundementalist yapıların müritlerinin önemli bir bölümü

Radikal sol gurupların büyük çoğunluğu

Rüşvet, iltimas, hırsızlık, tehdit eylemlerinin hatırı sayılır tetikçilerinin veya uygulayıcılarının önemli bir sayısı bizim toplumumuzun ögeleridir.

Psikolojik yanı olan, daha özgün biçimiyle entegre olamayışın yarattığı stres ve depresif hastalıklar, şizofreni, ülser, melankolik rahatsızlıklar çok yaygın. Ama daha farkına varılmamış, tedavi edilmesi bilincine kavuşulmamış, günlük yaşamın bir parçası ya da tam deyimiyle kadere ter edilmiş. Beklenmedik, aşırı reaksiyoner ilişkiler, eşini, çocuğunu, ailesini öldürmeye varacak düzeyde çatışmalar bunun bariz göstergeleridir.

Bu bir çığlıktır.

Bilinçli, örgütlü ve akla dayalı olmayınca, programlı bir biçimde dile getirilmeyince, kollektif anlamda tavır ortaya konulmayınca reaksiyonlar böyle ortaya çıkar.

Bu bir isyandır.

Eğer yasal ve meşru zeminlerin içine çekilmezse, ki bu da o toplumun ifadesi olan haklarının teslimiyle ilintilidir, bu isyan bugün olduğu gibi döner kendine şiddet uygular. Uygularken kendiyle birlikte yaşayanı da yakar.

Yüksek dağlarda binlerce yıl yaşamış, şekillenmiş bir ferdi zorla denize sıfır bir mekana sürgüne zorlarsanız, gittiği yerde yaşama tutunamaz. Tutunmasını sağlayacak, mesleki, ahlaki, kültürel dayanakları yoktur.

Yapacağı tek şey vardır. Fiziksel olarak ayakta kalmaya çalışmak. Bir değerden yoksun, sadece fiziki istekleri tatmine yönelik bir yapılanmanın ürününün çok da ahlaki, yasal ve meşru davranması beklenemez. İşte o zaman mafyaya, hırsızlığa, zorbalığa, cana kast etmeye yönelik bir yaşam ve bundan da çıkar kollayan bir davranışın nüveleri ortaya çıkar.

Bugün ki Türkiye'nin militer, bürokratik ve siyasal aktörlerinin yıllar önce biz Kürtler arasında ektikleri tohumlar böyle filizlendi. Bu toplumun yeniden bir düzene kavuşması, sakinleşmesi çok daha zordur. Hele hele temelli bir katılımının sağlanmaması, onlara rağmen bir düzen oturtulmak istenmesi daha bir şiddetli cevap bulur. 

 

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

e-Posta Yazdır PDF

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi olurdu.'

'Falan şirket, veya cemaate ait marketler zinciri buraya girmeseydi. Bakalımızın durumu fena değildi.'

'Hükümet bu sene biz çiftçilere destek vermiyor. Tüccarın birkaç kuruşuna muhtaç kaldık.'

'Çin malları piyasaya girmeseydi, ihrac ürünlerimiz elde kalmazdı.'

'Falan milletvekiline ulaşabilseydik, belki iş sorunumuz çözülürdü.'

'ödeyemediğim kredi kartları için kolaylaştırıcı bir yasa, ya da bir af çıkar mı acaba?'

'Çocukların kıyafeti, bilet parası, evin kirası, elektrik, doğal gaz, bakkal borcu, temel yiyecekler... Ne yapmalıyım? Kime gitsem, nereye uğrasam?'

'Hani şu Mart ayını da atlatırsak, gerisine Allah Kerim'

Ve...

Böylesine sayısız cümleyi duyar olduk. Söyler olduk kuytu kahve köşelerinde. Batmışız, bir umut arıyoruz. Gözümüzü dikmiş Erdoğan'a bakıyoruz:

'Kriz teğet geçti' diyor, yine ekonominin iyi olduğuna dair anlamadığımız ya da bizim evde kendini hissetirmeyen birçok iyi gelişmeden bahsediyor.

Haberlere bakıyoruz, gazetelere göz gezdiriyoruz hergün bir ülke batıyor, hergün bir şirket iflas ediyor. Yeni tedbirler alınıyor.

Devlet başkanları, uzman ekonomistler, yazarlar, gazeteciler birçok şeyi söylüyor, yazıyorlar.

Ama biz hep seyirciyiz, hep dinleyiciyiz, hep beklentideyiz. Birileri bir biçimde bize derman olacak birşey söylediklerinde ister istemez teslim oluyor, peşlerine takılıyor, kuyularına yuvarlanıyoruz.

Peki ama bu doğru mu?

Bir birey, bir aile, bir toplum olarak böyle bir yaşamı hak ediyor muyuz? Bizim de huzur içinde, namusumuzla, şerefimizle yaşayabileceğimiz; eşimiz dostumuz, çocuğumuzla refah içinda paylaşacak bir yaşamımız neden yok? Ya da neden olmamalı?

Yokluğun, sefaletin üzerimizde yarattığı çöküntü, ezilmiş ruh halimiz, daha genç yaşta kamburlaşmış bir beden, aklaşmış saçlar, daralmış sadece ve sadece ekmeğe muhtaç bir akli yapı.

Hakketen böylemi olmalı bu yaşam?

Acımızı haykıracağımız bir mercii de yok. Hani seçtiğimiz bazı liderlerimiz vardı. Hepsi tutuklandı. Ötekilere gidiyoruz, dilimiz, kıyafetimiz, ruhumuz, bedenimiz hemencecik ele veriyor bizi. En fazla uzanan bir şefkat eli, bir yardım ve beylik laflar.

Oysa neden biz kendimiz yapmıyoruz?

Neden bir başkalarının şefkatine muhtaç oluyoruz?

Hani beylik laflarla söylüyorlar ya. TC, Devlet, Kapitalizim, Emperyalizim, sömürgecilik, serbest rekabet, refah, ekonomik kalkınma vesaire vesaire.

Adı ne olursa olsun, sonuç: 'benim', 'biziz'. Muhtacız, açız, açığız. Vücudumuz yamulmuş. Beynimiz uyuşmuş. Ya aşırı şişman, ya bir deri bir kemik.

Hani şöyle bir ayağa kalkmak, kendimizde kaybettiğimiz güveni yeniden kazanmak, hala istersek yapacak birşeylerimizin olduğuna inanmak.

Hani bu gece evine biraz fazla ekmek getiren kardeşi, bugün için bir iş bulmuş yan komşuyu, dükkanında iki ekmek fazla satmış bakkalı kıskanmayı bıraksak...

Şu yaşam tarızımıza anlayışımıza bir dur demeyi denesek.

Önce kendimizden başlasak, bir erkek olarak tıraş olsak, bir kadın olarak en mütevazi ama en güzel elbisemizi giysek. Çocuklara bir güzel söz söyleyip umut versek. Evin şeklini yeniden düzenlesek, elden geçirirken temizlesek, sokağa inerken bakkala, kardeşe komşuya sıcak bir dokunuş ve gülücük versek. Sokağı temizleyip önce belediyemizin işini hafifletsek. Bakkala gelen eşyayı içeri taşısak. Dostları komşuları eve davet edip son yemeklikleri bir paylaşsak.

Ve desek ki; 'artık kaderimize kendimiz yön vereceğiz.' 'Bakkalımız, kasabımız, dolmuşumuz, evimiz bizim alın terimiz, el emeğimiz.' Sahiplensek, hakkını versek.

Ya da biraz TV dizilerinden başımızı kaldırıp dertlerimize ortak çözüm arayışlarına girsek. Erdoğan'ın, valinin, şeyhin, pirin söylediklerini değilde kendi durumumuzu konuşsak. Bilenlere birlikte gidip onlara destek vereceğmizi, çalışma, örgütlenme ve yaşamımızı yeniden kurma konusunda bize katılmasını söylesek.

Bir adım...

Beynimiz çalışmaya başlar, ruhumuz güçlenir, bedenimiz toplanır, ölü toprağı üzerimizden kalkar.

Haydi Artık, kabuğumuzu kırmanın tam zamanı. 

 

Kriz çanları tekrar hareketlendi

e-Posta Yazdır PDF

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi. Özellikle Yunanistan'ın iç borç sıkıntısı, AB ülkelerinin Yunan hükümetinden sorunu acil bir şekilde çözmesi çağrısı, euro bölgesinde panik havası oluşturdu. Sadece Yunanistan değil, İzlanda, Dubai'den kaynaklı olarak Birleşik Arap Emirlikleri, Macaristan, İngiltere, İrlanda ve şimdi de Yunanistan, Portekiz, İspanya, Belçika, Macaristan, Letonya'dan devlet kaynaklı kriz haberleri geliyor. Ancak bu krizlerin niteliği, gündeme getirildiği zamanlama çok dikkat çekici, daha da ötesi kuşku uyandırıcı. Örneğin şimdi gündemde olan Yunanistan'ın durumu ekonomi aktörleri tarafından biliniyor, AB yetkilileri gerekli uyarıları yapmak veya müdahalede bulunmak yerine sessiz kalmayı tercih etmiştir. Sonuç'ta krizi aşmak için Yunanistan'a reel anlamda herhangi bir finansal destek sağlanmadığı gibi, bu ülke yönetiminin ulusal iradesini bir kenara bırakıp AB'nin denetimine daha da çok girmesi yönünde kararlara varılıyor ve bu kabul de görüyor. Bu sürecin bedeli içte işsizliğin artması, ücretlerin reel anlamda değer kaybetmesi, desteklerin tamamen kaldırılması ya da tamamen birliğin denetimine girmesi biçiminde tezahürü ediliyor. 

Siyasi iradenin seçimi

Dış ilişkilerde ise siyasal iradenin ya AB, ya da IMF ve ABD'nin denetimine girmesi yönünde bir realite teşkil etmektedir. Yani ülkenin kendine has siyasal iradesi direngenliğini yitirmekte, başka aktörlerin denetimi altına girmektedir. Yetkili organlar eliyle doğrudan makro ekonomik dengelere, kalkınma ve yatırım programlarına, teşvik ve kredi uygulamalarına müdahil olmaktadırlar. Bu organlarında arkasında büyük devletlerin hem ekonomik hem temsiliyet gücü itibariyle böyle istediği açık bir durumdur. AB Komisyonu'nun ilgili komiserleri eliyle üye ülkelere yapılan müdahaleler bir merkezileşmeye gidişin yolunu açmaktadır. Ama komisyonda yer alan yetkililerin dağılımı ve hedefleri aynı zamanda merkezi ülkeleri güç olmalarını sağlayıcı bir özellik taşımaktadır.

IMF dayatması

Yunanistan'dan sonra İspanya'da benzer sorunlar yaşıyor. Ayrıca bu ülkenin borç ve kriz gerekçeleri esas alınırsa aslında Hollanda, Fransa, İtalya hatta Almanya'nın da benzer bir durumda olduğu tahmin ediliyor. Yani İspanya'nın kriz konusu bu ülkeden ziyade AB'nin üye ülkeleri ve belirleyici ekonomi aktörleri eliyle ilan edilmektedir. Bununla İspanya'nın daha çok AB sistemi içine çekilmesi hedeflenmektedir. Bu noktada İspanya krizin açığa çıkışından çözüme yaklaşım tartışmalarına tepkili. Hatta hükümet çevreleri, farklı çözüm arayışlarını dillendirmektedir. Bunun içinde IMF ile anlaşma yapılması, ya da borç yapılandırma konusunda ABD, İngiliz finans çevreleriyle arayışlara girilmesi gündemde. Tabii ki bu AB'nin merkezileşmesi sürecini baltalayacak bir yaklaşım.

Kriz Türkiye'de derinleşir

AB ülkelerinde yaşanan krizler kaçınılmaz olarak Türkiye'yi de etkiler. Örneğin şu an krizde olan Akdeniz ülkelerinin çıkış için ilk el atacakları turizm ve tarım sektöründeki indirim ve kampanyalardır. Bu Türikiye'yi doğrudan etkiler. Turizm ve ihraç edilebilir tarımsal ürün geliri düşer. AB'de yaşanan işsizlikten ençok etkilenen kesim Türkiyeli Kürt ve Türkler olması nedeniyle ziyaretler ve para gönderme hacminde de düşüşler beklenebilir. Yine krizden çıkmak için kur ayarlamaları ihracat teşvikleri sonuçsuz kalabilir. Çünkü aynı adımları atacak AB ülkelerinin gümrük, kalite ve pazarlama avantajları daha fazladır. Haliyle AB ülkeleriyle ilişkiler bağlamında Türkiye'nin artan dış ticaret açığı, yükselen işsizlik hacmi, kapatılan işyerleri gerçeği ile karşı karşıyayız.

Daha önce süreci uzatan Türkiye'nin şimdilerde alelacele IMF'nin kapısına dayanması şaşırtıcı değil. Ki, şu an IMF yeni şartlar ileri sürmektedir ki, bu da AKP hükümetini halkla karşı karşıya getirecek bir uygulamadır.
 

 

Kapılar tamamen kapalı

e-Posta Yazdır PDF

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin dört kat üzerinde seyrederken, 300 milyar euro tutarındaki borcu, GSYİH‘nin yüzde 123'ünü oluşturan Yunanistan’da, krizin ilan biçimi ve çözüm arayışına yönelik yöntem dikkat çekici. Yeni hükümet gündemleşen kriz aslında 2009’da İrlanda, İngiltere, İzlanda, Macaristan, Letonya, Avusturya ile aynı dönemde vardı. Yine İtalya, İspanya, Portekiz gibi Güney Avrupa ülkelerinden sonra sıra Orta ve Batı Avrupa’ya mı gelecek? Çünkü kendinden yardım beklenen Almanya ve Fransa’da da göstergeler iyi değil. 

ABD’de sektörler bağlamında dile gelen, AB bölgesinde ise devlet borçları olarak yansıyan mekanizmayı açmakta fayda var. Başta bankalar olmak üzere finans merkezleri ya da ellerinde yüksek birikim olan reel sektör kuruluşları, kazançlarını reel sektöre yönelik kredi ve yatırım aracı olarak kullanmak, istihdam arttırmak ve ulusal ekonominin gelişimine katkıda bulunmak yerine devlete, garantili yüksek faizler karşılığında borç olarak verirler. Vergi gelirleri yanı sıra bu vb borçlanma yoluyla bir bütçe oluşturan devlet yine bazı sektörlere düşük faizlerle para aktarır. Yanı sıra kamuda çalışanların ücretlerini ve kamu giderlerini karşılamak için kullanır.

Dikkati çeken prensip olarak yüksek faizle borçlanma, düşük faizle kredi ve destek olgusudur. Bu sürekli açık verir ve AB ölçeklerine göre yüzde 3’ü aşmaması gerekir. Daha yüksek borcu olan Almanya, Japonya, ABD gibi ülkeler bu orana yakın oldukları için riskli sayılmazken, Yunanistan’ın yüzde 12 civarında olması ciddi bir kaygı olarak görülüyor.

Bu açığın giderilmesinin yolu tasarruf tedbirleri adıyla, vergi miktarının arttırılması, destek ve sübvansiyonların sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, varsa eldeki işletmelerin özelleştirilmesi ya da IMF gibi uluslararası kuruluşlardan ve piyasalardan borçlanılması ile olur. Nihayetinde Yunanistan’da maaşlar bile donduruldu. Yani işsizlik, düşük ücretler, kemer sıkmanın her türlüsü ve haliyle küçülme reçete olarak sunuluyor. Bedeli halk ödüyor.

Makro ekonomik anlamda böyle işleyen mekanizmanın uluslararası etkisi daha büyük. Bu yüzden çözüm konusunda bildik ezberlerden farklı arayışlar gündemde. Bunu zorunlu kılan ise AB’nin geleceğiyle ilintili olması.

Örneğin Yunanistan’ın borcunu ödeyemeyeceğini ilan etmesi, bir Arjantin, Türkiye veya Hindistan gibi sadece tek ülkeyi ilgilendiren bir durum değil. AB’nin siyasal birliği, para birliği, ekonomik birliği özcesi tüm sistemi yerle bir olur. Birliğin hiç bir anlamı kalmaz.

Geçen haftaki yazıda değindiğim gibi yaşanan aslında tam bir güç savaşıdır. Askerler dışında tüm aktörler devrede ki, ileride suikastler veya gizli operasyonlar biçiminde, ilgisizmiş gibi görünen olaylar bağlamında bu opsiyonun da devreye girmesi sürpriz olmayacak.

ABD’den veya AB dışındaki çevrelerden yükselen önerilere gore; Avrupa Merkez Bankası, Avrupa Komisyonu ya da Almanya’nın kendisi doğrudan finansal destek verebilmeli. Ya da Stigliz’in başını çektiği öneri bağlamında “acil yardım fonu” yani AB’nin IMF’si diyebileceğimiz bir fon kurulması önerilmektedir. Yoksa hali hazırda tecrübeli ve belli bir birikimi de olan IMF devreye girmeli.

Yine iddia ediyorlar ki, Euro bölgesi kendi sorunlarını çözemez ve Yunanistan, İspanya, Portekiz, Belçika hatta İtalya’ya finansal destek sunacak mekanizmalar yaratmazsa anlamını da yitirir.

Oysa AB’nin siyasi ve ekonomik aktörleri bu iki öneriye kapıyı tamamen kapatmış durumdalar. Gerek liderler toplantısında, gerekse Avrupa Merkez Bankası yetikililerinin demeçlerinde gerekse Pazartesi (bugün) toplanacak maliye bakanlarının açıklamalarında bu sözkonusu.

Paradan ziyade siyasi destek dile getirildi. Aslında AB kriz politikası için ekonomi politikası kararlarının temelleri atılıyor. Şöyle okuyabiliriz.

Kriz ülkeleri dışarıdan sıcak para yardımı beklemesin, borç hadleri fazla olsa da hemen sıkıştırılmayacaklar, piyasalara kefil olunacak ve zamanan tanınacak, borç ödeme vadeleri ve faizleri revize edilecek,  içte uygulanacak tasarruf  tedbirlerine karşı direnişlerin susturulmasında ortak davranılacak. Ek olarak finans akışını arttıracak ithalat ve destekleyici yatırımlarla finans desteği sağlanabilir.

Hernekadar düşük gelirliler aleyhine olsa da kendi içinde yeni bir modele de işaret etmekte ve birliğin diğer kriz ülkelerine de örnek olacaktır. Ayrıca. Başarılı olması halinde AB’nin iradi anlamda ittifak halinde oluşu ve güçlenişinin zemini olarak yansıyacak.

Böylesi bir dönemde en azından birkaç yıl Türkiye ile Balkan ve Baltık ülkelerinin Euro bölgesini katılımına kapılar tamamen kapalı. Bundan dolayı Kıbrıs, insan hakları, Ermenistanla ilişkiler, hatta Kürt sorunu konusunda Türkiye’nin aleyhine sesler yükselecek. 

 
JPAGE_CURRENT_OF_TOTAL

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read