Bazı çocuklar vardır, inatçı mı inatçı. Gözü birşeye takılır, almak ister. Babanın etrafında fır döner, ısrar eder. Çaresiz baba istediği parayı verir, ardından da 'bak bir daha yok. Yoksa ...' diye tehdit eder. Çocuk her nekadar babanın siniri karşısında biraz sendelesede, asıl alacağı oyuncağa kavuşacak olmanın heyecanıyla fırlayıp gider.
Kriz, banka, devlet ilişkisinin Davos zirvesindeki manzarası bu ilişkinin bir benzeriydi. Söyleme göre Alman Commerzbank belki gücünün sınırlarını hesaplamadan, -ki kanımca öyle değil, yani başından hesabını yaparak ve sonucu bilerek- Dresdner Bank'ı aldı. Fakat ödeme güçlüğü ve finansal sıkıntı kaçınılmaz oldu. Devlet babaya sarıldı. Azar işitse de 18 milyar euroluk yardım aldı ve bu varlığının yüzde 25'ine denk geliyordu. Sonra yine bildiğini okudu.
ABD'de yardıma koşan tüm bankaların gelir kaynağı spekülasyonlardı. Konut sektöründe başlayan krizi devletin büyük yardımlarıyla hafiflettiler bir nebze.
Davos öncesinde Obama, Davos zirvesinde ise ilk kez katılan Sarkozy devlet baba adına bankaları açıkça uyardılar. Spekülasyonlara yönelmemelerini ve daha çok istihdam yaratacak, artan işsizliği hacmini düşürecek reel yatırımlara yönelik kredi opsiyonlarını kullanmalarını salık verdiler.
2008 için 8 milyar euro kardan bahseden ve bir sonraki yıl devlet yardımı talep eden aynı Commerzbank'ın şefi Ackermann zirve toplantısında uyarıları dikkate almış gibi görünerek, 'bankacılık sektörünün global ekonominin istikrarı için muhakkak reformlar yapması gerektiği'ni belirtti.
Ancak bunu söylerken bile inandırıcı olmadığı her halinden belliydi. Çünkü; bu sadece bankacılıktan kaynaklı bir kriz değil. Para ilişkisinden dolayı ilk elde bankacılık sektörü göze batsa da asıl sorun üretim ve üretimin etkilerinden kaynaklanmaktadır.
Mesela reel sektör olarak tanımlanabilecek petrol, silah ve otomotiv sanayi üretim hacmini arttırmıyorlar. Yeni istihdam alanları yaratmıyorlar. Aksine GM'in Opel örneğinde yaptığı gibi Belçika'daki işletmenin tamamen kapatılması, Almanya'daki bölümde de 4 binden fazla işçinin çıkarılması kararlaştırıldı. Mercedes, Ford, GM'de aynı yolu izliyorlar.
Ama gelir kalemleri ise giderek artıyor. Üstelik faaliyet dışı olanı, yani borsa, banka faaliyetleri, spekülatif kazançları daha yüksek. Üretim faaliyetlerine dayalı kazançlarının düştüğü sanılmasın. Aksine üretim hacmi de arttırılmadan geliri artıyor. Silah ve petrolde bu hadler daha yüksek.
Tekelci yapı ve global etkisi bu noktada belirleyici. Maliyetinin çok üstünde fiyatlarla dünya çapında silah, petrol ve otomotiv satarak bütün ülkelerden büyük gelir elde ediyorlar. Biriken yüksek meblağları yeniden üretime çevirmeleri mümkün değil. Çünkü bulundukları branşta tekel durumundalar ya da birlikte hareket ediyorlar. Öyleyse niye fazla üretsinler ki? Gerçekleşecek her üretim artışı düşen fiyatlar, yeni maliyetler ve uğraşlar olarak yansıyacaktır kendilerine.
Fakat eldeki paranın da kullanılması lazım. İşte banka, borsa, konut kredileri vb. spekülatif kazançlar bölgesi, faaliyet dışı alanlar çekim merkezi oluyor. Yani balonların şişirilmesi kaçınılmaz, 'sermayenin yeniden üretimi' deyimi gibi 'balonların yeniden üretimi' bir nevi mecburiyet.
İşsizliğin düşürülmesi, yeni istihdam alanları yaratmak, reel sektörlere kredi verilmesi, daha insancıl bir ekonomik yapılanma, çevreye uyumlu bir kalkınma vb. söylemler Obama, Brown, Merkel, Sarkozy, Erdoğan tipi politikacıların elinde popüler bir iddianın ötesini taşmaz.
Bir nevi elitlerin zirvesi olarak dünya ticaret örgütü tarafından organize edilen bu toplantılarda işçilerin sesi ancak dışarıdaki protestocular eliyle dile geliyor. Nevar ki, ilki Kanada da başlayan sonra Amerika, İtalya, Danimarka vb. ülkelerde düzenlenen zirvelere yansıyan yüzbinleri bulan protestoculardan eser yok.
Zaten bu zirvede teorik olarak da 'işçi' diye bir kategori yok. 'Gelir veya tasarruf sahipleri' tanımı var. Hepsinin davranışı da benzermiş. Kazanç daha çok kazanç tek ilke. İşte bunların 'düşük...' olanı bizim işçi tabirimize denk geliyor.






