Bunun farkına varılmıştır elbet. Artık global ölçekte adımlar da atılmaktadır. İlki Kyoto anlaşmasıyla bir çerçeveye ulaşan iklim ve çevre politikası, geçen hafta Kopenhag zirvesiyle hala beklenin altında da olsa en azından tanımlanabilir bir sorun oldu. Birçok politikacı, çevre ve sivil toplum örgütü, bilim insanı hayal kırıklığına uğramasına rağmen umutlarını yakında Meksika'da organize edilen zirveye bağladılar.
Güncel tartışmalarda sorun, ABD, Çin, Hindistan, Brezilya yanı sıra gelişen ve gelişmiş ekonomilerin Karbondioksit artışına yol açan endüstriyel üretim biçimlerini sınırlamaları ya da kontrol altına almaları olarak özetlenebilir.
Oysa bu bir sonuçtur ve üstelik kapitalizim ve reel sosyalizmin üzerinde şekillendiği endüstriyel gelişimle ilgili bir konudur. Dolayısıyla, endüstri, kentler, üretim biçimi, kaynak kullanımı ve hareketlerinin tümünün irdelenmesi gerekmektedir. Hele hele bu kapitalizmin sınırları içinde olunca da 'güç ilişkileri'yle bağlantısını kurmak şarttır.
'Sömürgecilik' veya 'emperyalizm' tanımlaması yapan sistem muhaliflerine karşılık, içeriden bakan ve kapitalizmin yeni evrelerini saptamaya çalışan liberaller hiç boş durmuyorlar. Ünlü İktisatçı Dani Rodrik'in 'Capitalisim 3.0' versiyonu kurumsal ve çevresel özellikleri dikkate almaya çalışmakta ve sorunu sistemin üst bir aşamasının çözümünde aramaktadır. Ancak bu tanımlar sorunun köklü olarak aşılması için yeterli değiller.
'Modernite'nin de ötesinde daha uygarlığın ilk doğuşundan günümüze değin etkin olan 'güç ilişkilerini' yeniden düzenleyen bir uygarlık anlayışı hakim olmadıkça insan-insan, insan-doğa ve insan-değer ilişkilerinde sağlıklı bir sonuca varmak, köklü bir çözüm elde etmek mümkün değildir.
Düşünsenize Alman Başbakanı Merkel bir konuşmasında diyor ki, 'Ürettiğimiz her dört otomobilin üçünü dışarıya satmaktayız. Ama şimdi Hindistan'da 2500 dolara otomobil üretilmesi mümkün, nerdeyse Bangladeş veya Afrika'daki herhangi bir ülke bu otomobili üretecek bilgi ve teknik kullanımına sahip. Bu devam ederse Almanya artık 'pazar' bulamaz. O zaman çöker, bu tüm Batı Avrupa ve ABD için bir gerçekliktir. Onun için üretimin önlenmesi şarttır. Birtakım engellerin getirilmesi kaçınılmazdır.' Bu zirvede aynı Merkel, Bangladeş dahil fakir ülkelere anlaşmaya imza atmaları halinde finansal yardımda bulunacaklarını söylüyor. Diger gelişmiş ülkelerinde destekledikleri bu yaklaşımın anlamı siz üretmeyin rüşvetinizi alın demektir. Yükselen Çin, Hindistan, Brezilya'nın insan kaynağının emeğini emerek yarattığı gelişimi önlemenin tek yolu ise Patent haklarıdır. Yani kendilerinin kullandıkları maliyetli teknolojiyi de paylaşmaya yanaşmamakta, patent haklarıyla başka güçlerin eline geçmesini de engellemektedirler.
Oysa sistem içinde dahi emek, teknoloji ve kaynak kullanımının güç ilişkilerinden bağımsız yapılması durumunda bile aşılması mümkün. Daha da ötesi tek taraflı, bırakınız savaşta kullanılan nükleer silahlar, deneme amacıyla kullanılanların yarattığı çevresel sorunlar, yüksek teknolojilerini ayakta tutmak için dayandıkları Nükleer enerji ve onun atıklarının kalıcı etkisi, yine petrol kömür gibi organik enerji kaynaklarının taşınması, kullanımı, petro-kimya sanayinin atıkları başlı başına kirliliğin ana kaynakları. En önemlisi ise savaşlar. Yatırım hacmi, yüksek düzeydeki tahribat, milyonlarca insanın gereksiz alanda kullanımı, bulundukları mekanlarda sebep oldukları tahribatlar hadsiz sorunlara yol açıyor.
Hele bu zirvede kendini bağlayacak bir şartın oluşmamasına sevinen Türkiye yöneticilerine ne demeli. Önlerini göremiyorlar. Oysa Kürt Sorunundan dolayı en başta insan göçünün yarattığı çevresel değişim ve bozulma, bundan dolayı Ege, Marmara ve Akdeniz'de yok olan önemli tarımsal alanlar, düzensiz kentleşme nedeniyle oluşan sera etkisi, aşırı ısınma, ruhsal ve çevresel bozulma rakamlara indirgenemez. Ya da yılda nerdeyse Kıbrıs kadar bir alanın su ve rüzgardan dolayı erozoyona uğraması görülmüyor bile.
Sorun hem global hem de lokal anlamda derindir. Bu salt kapitalizm, sosyalizm, emperyalizm, sömürgecilik gibi kavramlarla izah edilemeyecek düzeyde derin bir uygarlık sorunudur.
Bunun temellerini oluşturan
Çalışma sistemi,
Üretim anlayışı ve tüketim kalıpları,
Mülkiyet yapısı, kentsel yerleşim ve mimari anlayış
Mekanın kullanımı, ulaşım ve yaşam biçimi aşılmadığı sürece problem derindir.
Dolayısıyla insanlığın yeni bir arayışa ihtiyacı olduğu gerçeği bir elzemdir.






