Geçen yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren tohumları atılan ekonomi politikaları artık rengini yüzyılımıza vermektedir. Enerji, nüfus, eğitim ve teknoloji ekonomi için stratejik ögelerdir.
İktisadi girişimlere yön veren aktiviteler, borsalar, bankalar, üretim sistemleri, bölüşüm anlayışları, jeopolitik ve jeostratetik yönelimler bu dört temel ögeye göre pozisyon almaktadır.
Günümüzde kentler, endüstriyel üretim, ulaşım ve iletişim için enerji elzemdir. Yani insanının doğal beslenmesinin ürünü olan enerjiden ziyade, dışsal kaynaklardan üretilen; sese, elektriğe ve harekete dönüşebilen ve metalaşan enerji önemlidir.
Bu esasa dayanan aktörler, petrol, doğalgaz, rüzgar, su ve güneş enerjisi potansiyelinin olduğu mekanları abluka altına almayı görev bilmektedirler. Ortadoğu çölleri, Sahra Afrikası, Zagroslardan Tibete uzanan dağlar silsilesi, Sibirya stepleri bu ihtiyaca göre tespit edilen jeostratejik alanlardır.
Demografik pozisyon enerji gibi mevcut yapı için stratejik bir önem arz ediyor. Doğurgan, genç ve çalışabilir nüfusun, bulunduğu herhangi bir coğrafyadaki potansiyelinin kontrol edilmesi, legal veya illegal yollardan göçünün yönlendirilmesi, işgücünü ucuz ve sürekli üretim piyasalarına arz edebilmesi ve üretim ve mülkiyet ilişkilerini tehdit etmemesi; siyasal, sosyal ve güvenlik mekanizmaların oluşturulmasıyla yönlendirilmektedir.
Hindistan, Çin, Pakistan, Ortadoğu, Kara Afrika ve Latin Amerika'da bulunan demografik yapı ve barındırdığı potansiyel, karar verici merkezler için ekonomik ve siyasal anlamda can alıcıdır.
Öte taraftan mevcut üretimin tüketilebilmesi için de bütün teşvik unsurlarının devreye girdiği, kişisel tüketim kredilerinden, yatırım kredilerine, reklam ve pazarlama tekniklerinden, derece, kariyer ve hiyerarşik yapılara dek birtakım mekanizmalar mevcut. Buna paralel uluslararası ulaşım, üretim, iletişim mekanizmaları inşa edilmiş; mal, insan ve faktörlerin hareketi yeniden dizayn edilmiştir. Kuzey Amerika'da, Avrupa'nın orta ve batısında, Japonya'nın büyük bölümünde, Çin'in kıyılarında, Arap çöllerinin ortasında yükselen gökdelen kentlerinde, İstanbul, Kahire, Tahran, Moskova, N. Delhi ve Rio gibi tarihi metropollerde toplanan orta ve üst tabakalar başat tüketicilerdir. Neredeyse dinsel, etnik, kültürel farklılıkların ortadan kalktığı bu elitist tüketicilerin sağlıkta, eğitimde, eğlencede, turizmde teşvik edilen lüks tüketim eğilimleri adeta ekonomik krizlerin aşılması ve istikrar için ana unsur olarak gösterilmektedir.
Stratejik bir unsur halini alan eğitim ise yaşlı nüfusa sahip ülkelerin genç, dinamik ve kalifiye insan gücüyle takviye edilmesi, tüketim gurubunun desteklenmesi ve sistemi yürüten elitlerin doğrudan ihtiyaç duyduğu işgücünü karşılamasi için elde tutulan temel bir opsiyondur.
Özel olmaları nedeniyle sadece orta ve üst sınıfların gidebildiği elit üniversitelerin dışında, kitle iletişim araçları, kültürel aygıtlar, yasal ve siyasal düzenlenmelerle şekillenen integrasyon, asimilasyon, adaptasyon ve hatta jenosid eğitimden kaynağını alır. Yeni fonksiyonu bireyin özne olarak nesneyi kavrama, tanımlama ve anlamlandırmasını sağlamasından ziyade; varoluşuna dair bilincini silme, yeniden programlanma ve kullanımıdır, ki bu bir nesneleşmedir. Yani eğitim artık beyaz ölüm aygıtı, ya da şiddetin ana kaynağına dönüşmektedir.
Teknolojiyi ise bütün teknik, coğrafik, düşünsel ve demografik bağlantılarda; ürünler, faktörler ve insanlar arasındaki harekette ya da kullanılan enerjinin ürünü metanın cisimlenişinde görmek mümkün. Artık stratejik bir öğedir. Üretim biçimi, yasal ve fiziksel mülkiyeti, kullanım ve tüketim şekli, kültürel, siyasal ve sosyal izdüşümü aynı zamanda ciddi bir güvenlik ihtiyacını ve sistem istikrarını gerektirmektedir. Bunun için adeta kendini üreten bir aygıta dönüşen teknoloji bilimin, felsefenin, sağlıklı ve istikrarlı bir yaşamın zemini olabildiği gibi, şiddetin de kaynağı olabilmekte, savaşlarda, çevre kirliliğinde, doğal kaynakların tüketilmesinde başat rolü oynayabilmektedir.






