doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Kürtlerin bilgi üretim kaynakları

e-Posta Yazdır PDF

Kürtlerde bilgi üretim süreci henüz kapsamlı  olarak ele alınmış değildir. Yani Kürt düşün dünyası, edebiyat, sanat alanındaki akımlar, sosyal bilimlerin niteliği ve ele alınış biçimi, ele alınan konuların çözümleme biçimi, yöntem bilim sorunu henüz yeterli düzeyde irdelemeye incelemeye konu olmuş  değildir.

 

Kürt düşün dünyasında yapılan tüm üretimlerin; şiir, folklor, müzik, roman, dil, tarih, sosyoloji, edebiyat vb alanındaki eserlerin yöntemsel kaynağı nedir? Nereden esinlenilerek çalışma yapılmış ve üretime dönüştürülmüştür? Üretimi kim, niçin ve kime yapmıştır? Nasıl ve neden yapılmıştır? Bir çalışma yapılırken hedef ne? Duruş noktası nasıl? İlham kaynağı ne? Kimin etkisi ve denetimi var? Düşünsel üretimi yapanın  özgürlük düzeyi, algılayışı ve ortaya koyuşu nasıldır? Ne amacı güdüyor?

Bu sorular genel olarak Kürtler için henüz cevaplanabilmiş  değildir. Daha da ötesi ortada cevap olabilecek ciddi bir süreç  veya birikim yoktur. Özellikle üretilen eserin Kurdewari-Küdistani olması noktasında ciddi bir sıkıntı var. Yapılan üretimlerin içeriği ve niteliğine bakıldığında eklektik bir yapıyla karşı karşıyayız. Üretimi yapan kişinin kaynaklarına bakıldığında egemen ülkelerin kaynakları, üretimi yapanın öğreti kaynağına bakıldığında egemen ülkenin öğretisi, üretimi yapanın hitap ettiği kesime bakıldığında egemen ülkeye yönelik veya kendi kitlesine yönelikse de egemen ülkenin denetimindedir, üretimi yapanın diline bakıldığında egemenin dili veya dil yöntemi hakim, üretimi yapanın ilham aldığı düşün insanları egemen ülkenin düşün insanı, üretim yapanın yaşam tarzı egemenin yaşam tarzı olarak karşımıza çıkıyor.

Üretimi yapanın etkilendiği egemen ülkenin düşün kaynaklarına inildiğinde Avrupamerkezli bilim yöntemi karşımıza çıkıyor. Ontolojik belirleme, postülatların ortaya konulması ve epistemolojik üretimin kaynağında tamamen Avrupamerkezli yöntem hakim. İster sağ liberal kesimin kullandığı pozitivist anlayışın tümevarım, tümdengelim, sibernetik yaklaşımı olsun ister diyalektik yöntem ve onun versiyonları olan hiperampirik diyalektik, diyalektik eleştirel realizm (DER) gibi yaklaşımlar olsun kaynağını batıdan almaktadır. Bu bizi ya doğrudan ya da dolaylı olarak Avrupamerkezli sürecin içine itiyor. Zaten yapılan okumaların, alınan eğitimin, temin edilen kaynakların önemli bir bölümü de buradan akmaktadır. Ya da elde bulunan yerel kaynakların incelenmesi ve çözümlenmesi, betimlendirilerek sınıflandırılması, tanımlanıp uyarlanması Avrupamerkezli düşünce sistemine göre olmaktadır.

Belki burada bilginin ve bilimin üretildiği yerin Avrupamerkezli uygarlık olduğu, hatta bunun kökeninde Ortadoğu uygarlıklarından, Çin, Hint, Mısır medeniyetlerine kadar uzanacak birikimin bulunduğu, bu yüzden bu tür yöntembilim konularının evrensel değerler taşıdığı, insanlığın moderniteye entegre olduğu bir dünyada bu yöntemlerin kullanımının kaçınılmaz olduğu vurgusu ortaya çıkabilir. İlerleme (progress), evrim (evolution), gelişme (development) süreçlerinin yarattığı nitel sıçramayla devrimlerin bilimsel alanda da olduğu yargısına varılabilir.

Bu bir yere kadar gerçekliği barındırır. Sadece şu örnek dikkat çekici olacaktır. Hepimizin çokça ağzımıza sakız ettiği diyalektik düşüncenin ne gibi evrelerden geçtiği biliniyor mu? kimin nasıl kullandığı kavranmış mı?  Ünlü sosyolog George Simmel Marx’ın bir yere kadar getirdiği Hegel diyalektiğini Anglo-Sakson düşün geleneğinde kullanılabilirliğini sağlamak için Diyalektik Eleştirel Realizmi geliştirmiştir. İncelenen olgunun tarihsel, bütünsel, ilişkisel yönüne dikkat çekmiştir. Öte yandan Fransız ekolünden gelen Georges Gürvitch Hiper-ampirik Diyalektik üzerine çalışmıştır. Mikrososyoloji üzerine yoğunlaşan Gürvitch zümreler ve toplumsal sınıflar üzerine çalışırken, ontolojisini çoğulculuk üzerine kurmuştur.

Newton’un yerçekimi kanunu ile Einstein’in rölativite teorisi üzerine çalışan ve karşılaştıran Karl Popper pozitivist bilim yönteminde yanlışlanabilirliği koyarak sıçrama yapmış Marx’ın sosyal bilimlerde en yanlışlanabilir olduğunu söyleyerek büyük bir değer atfetmiştir. Ama Habermans, doğa biliminin nesnelliğinin doğrudan sosyal bilimlere aktarılamayacağını ileri sürerek, sosyal bilimlerin önceden yorumlanmış bir oluşumlar evreniyle ilgilendiğine dikkat çekiyordu. Sartre’ın özgürlük arayışını bireyin varoluşunda bulmaya çalışması, Marx’ın sınıflar mücadelesinde, Hegel’in devlette arayışından öteye atılmış bir adımdı. Ama oluşturulan hakikat, hakikat etrafında bütünleşen çıkar grupları  ve çıkar gruplarının oluşturduğu iktidar alanıyla baskıcı  ortamın oluştuğunu söyleyen Foucault, Saussure ve Levi-Strauss tarafından sürdürülen öznenin merkezileştirilmesi tezini geliştirerek iktidara karşı duruşu öne çıkarmıştır. Atom modelini geliştiren Bohr’un bilgisini kullanım biçimi ve etik duruşu üzerinde duran Feyeraband “yönteme hayır” diyerek farklı arayışların kendi içindeki özgünlüklerine dikkat çekmekteydi.

Gelinen aşamada Avrupamerkezli dünyada üretilen düşünsel yöntemlerin sürekli değişim, farklılaşma ve dönüşüm içinde olduğudur. Yani özellikle sosyal bilimler bağlamında süreklilik arz eden bir arayış vardır. Bir şey yapılmak istendiğinde “şey”leri kavramak ve bir yere oturtmak önemlidir. Bu başarıldığı takdirde ihtiyaçların, isteklerin belirlenmesi, bunlara ulaşmada kullanılacak araçların belirlenmesi, belirlenen araçların doğru kullanılması ve ihtiyacı gereksinim duyulan düzeyde tatmin etmek, ettikten sonra durmasını bilmek, durduktan sonra yeni belirlenimler yapmak ve yeniden süreçleri başlatmak derin bir uğraş gerektirir. Bu uğraş salt bir bireyin yapabileceği bir şey değildir. Bunun arkaplanında toplumsal mücadeleler, üretim araçları, düşünsel gelişmelerin bir zirvede buluşması ve bunun yeni başlangıç teşkil etmesi önemlidir. Bugün ulus merkezli yaratılan bilimde uluslara, sınıflara, gruplara göre ekoller de oluşmuştur. Sadece Avrupa’da Anglo-Sakson geleneği bir siyaset yöntemi, bir toplumsal örgütlenme, bir devlet anlayışı olduğu gibi aynı zamanda bir bilim yöntemini de ifade eder. Almanların insan eğitim ve öğretimi, ekonomi yönetimi ve politikaları, siyasi anlayış ve yönetimi, teknolojik üretimi ile Fransızların karşılaştırıldığında tarihsel, düşünsel ve güncel boyutta derin farklılıklarla karşılaşmak mümkün.

Bu örneklerden hareketle acaba Kürtlerin düşünsel kaynaklarını tespit etmek mümkün mü? Ya da yaşananları  bir zemine oturtmak bir yönteme bağlamak doğru olabilir mi? Daha da ötesi başarılabilir mi? Evet bunlar önümüzde duran ve korkutan büyük sorunlardır. Sanırım eğer bu konuda biraz aşama kat edilirse güncel dönemde sık sık yaşanan eleştiri adı altında yapılan karalamalar, kıskançlık yüzünden getirilen suçlamalar, tartışma konusu olan yöntemsel sorunlar yerine tartışmayı yapanların birbirlerinin kişiliklerine saldırması ve hakaret etmesi gibi sorunların aşılacağı kanısındayım.

Öte yandan Kürtler için bilimsel, sanatsal ve edebi çalışmaların adeta sembolü haline getirilen, ya da aydının aydın olma vasfının ve duruşunun şanı olarak lanse edilen, herkesin beklentisini taşıdığı şu meşhur Kürt romanı yazıldı mı? yazılacak mı? kim yazacak? nasıl yazacak? neye göre meşhur Kürt romanı olacak? gibi soru ve tartışmaların yerine oturması da belki bir ölçüde sağlanır.

Bir kere bir yönteme ulaşabilmek için birtakım  öncül çalışmaların yapılması ve bazı kaynakların ortaya çıkarılması şarttır. Arkeolojik kazılarda çıkan eserlerin içinde Kürtlerin niteliğinin ne olduğunun incelenip çözümlenmesi, antropolojik çalışmalarla yaşadıkları mekanın özellikleri, kullandıkları eşya araçlar yanı sıra ilişkilerinin belirlenmesi, ruh dünyasını ortaya koyması açısından öykü, masal, oyun, müzik gibi folklorik özelliklerinin tespit edilmesi, dilin linguistik çözümlemesinin yapılması, filolojisinin kurulması  ve kullanılması, mitolojik ögelerin, dinsel ve mezhepsel inançların incelenmesi, okunan yazıtlardaki yazılardan başlayarak devam eden süreçte yazılan şiirlerin, edebi metinlerin, ticari sözleşmelerin, siyasi metinlerin, eğitim için kullanılan pasajların vb gibi tarihi belgelerin arşivlerden indirilerek incelenmesi, klasik dönem ekonomik ilişkilerin incelenmesi, yapılan üretim, üretim biçimi, üretim ilişkileri ve kullanılan araçların titizlikle incelenmesi, bir de bütün bu çalışmaların nasıl bir mekanda ortaya çıktığını  tespit edebilmek için coğrafi yapının, bitki örtüsünün, hayvan türlerinin ve iklim koşullarının incelenmesi büyük önem arz eder.

Üstelik buradan elde edilecek verilerin aynı dönem de yaşayan halklara ait verilerler kıyaslanması, onlarla etkileşimi, yöntemsel boyutları ve günümüzle karşılaştırmalı olarak kavramsallaştırılıp bir zemine oturtulması gerekir. İşte bu nokta da yöntem bilim anlayışları ve yaklaşım amacı büyük önem taşır. Artık Wallerstein’in de işaret ettiği gibi sosyal bilimlerinin taraflılığının kullanılması yöntem dahil birçok boyutunu etkileyecektir. Ama bu bir zenginlikte sağlamaktadır. Çünkü her kişi, ekol, çıkar grubu kendi cephesinden bakarak büyük bir zenginlik katar.

Bu noktadan bakılarak Melayê Ciziri’nin çözümlemesinin sadece şiirlerinin günümüz Kürtçesine uyarlanarak açıklama yapılmasıyla mümkün olmayacağı açığa çıkar. Ya da Ehmedê Xani’nin neden eserinin adını Mem u Zin koyduğunu, durup dururken neden ulusallıktan bahsettiğini, ya da işlediği olguyu neden bir aşk biçiminde ele aldığını sadece eserini okuyarak anlamak ve açıklamaya kalkışmak yetmez. İşraki’liğin kurucusu Kürt Suhreverdi’nin neden yine Kürt lider Selahaddin’i Eyyubi tarafından öldürüldüğünü, Suhreverdi’nin bugün batı  Avrupa’da kaynaklık ettiği düşün sistemi ve uyarlamasının yanı  sıra yakın dönemde Said-i Nursi’nin işrakiliği yeniden yorumu ve bir toplumsal yaşam ve günümüz şartlarında uygulanabilecek bir inanç biçimine taşımasını iyi anlamak için yukarıdaki konuların yaratacağı yöntemsel boyutu iyi anlamak ve dönemin değerler sistemini kavramak büyük önem arz eder.

Yüzyılın başında Abdullah Cevdet’ten Ziya Gökalp’e kadar uzanmak, Celadet Bedirxan’ın, Mehmet Emin Zeki’nin, Zınar Silopi’nin, Cigerxwin’in, Osman Sebri’nin, Ereb Şemo’nun, Musa Anter’in ve daha ismini sayabileceğimiz birçok Kürt aydın, yazar ve politikacısının otobiyografilerinin yaşadıkları  koşulların, etkilendikleri düşünce akımlarının, üretim biçimleri ve üsluplarının incelenmesi bunların birbirleriyle bağlantısının kurulması ve hem kendi dönemlerinde dünyadaki düşünsel gelişmelerle, hem de günümüz düşün dünyasıyla kıyaslanmasının ve buna göre niteliklerinin ortaya çıkarılması büyük önem arz eder.

Önemli bir başka sorun da bunları kimin yapacağı? Ya da bu kadar incelemeyi yapacak insan malzemesinin niteliği nedir?

Bu noktada daha yakından bilmemiz nedeniyle konu kapsamında Kuzey Kürtlerinin aydınlarını ve düşün emekçilerini ele alarak bir sınıflandırmaya gittiğimizde görülüyor ki: 

 

 

 

 

1.      Medrese kökenliler; şagırt, feqi, melle, seyit, şeyh

Kürdistan’da olağan üstü koşuların yaşanmadığı, normal şartlarda eğitim yapmak, eğitimde Kürtçe’yi kullanmak, halkla iç içe yaşamak, birebir düşüncelerini aktarmak bir lükstür. Ve bu lükse sadece ve sadece medrese kökenliler sahip olmuştur.

Medreseleriyle uzun bir geçmişe sahip Kürdistan’ın bu yönüyle güçlü bir geleneği var. Medreselerde Kur’an, fıkıh, kelam, tefsir gibi dini öğretinin yanı sıra bir yöntem olan tevhid anlayışı kavratılırdı. Yine matematik, astronomi ve geometri eğitimi de güçlüydü. Bu yönüyle Kürdistan medreselerinin şanı büyüktür. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin matematik, geometri, felsefe ve Kuranı birlikte analiz eden eseri hala ilgiyi çekmekte ve incelemeye konu olmaktadır. Robot tekniğini kullanmaya başlayan ve batılı birçok yöntembilimcinin bugün yüksek teknolojide ve robotlarda kullanılan sibernetik yöntemin ilk örneği olarak gördükleri Cizireli Ebuliz’de medrese kökenlidir. Yine bu medreselerde okuyanlar anadilleri Kürtçe’nin yanında Arapça, Farsça, Osmanlıca ve sonradan bir kısmı da Türkçe’yi de öğrenmekteydi. Uzun süre yıkıcı etkilerden uzak kalan Bitlis emirliğinin ömrü uzun olduğu gibi medreseleriyle de ünlüdür. Günümüzde de halen geleneksel eğitimini bazı değişmeler olsa da sürdürmektedir.

Medreselerde öğrenci konumunda olan şagırtların  çoğu daha medreseye gitmeden önce köydeki melleler tarafından yetiştirilir ve bir seviyeye geldikten sonra medreseye gönderilirdi. Burada feqilik yapmakta ve eğitimini yüksek mertebelere kadar götürmektedir. Belli bir kıvama gelince bir köye melle olarak atanır. Şagırt, feqi, melle, seyit, şeyh kavramları işlevi itibariyle dindeki ve bilimdeki derinliği ifade eden bir hiyerarşiye denk gelmektedir. İlk dönemlerde eğitimle elde edilen ve bilimsel yetkinlik ve derinliğe tekabül hiyerarşi daha sonra Şeyhlik ve Seyitlikte olduğu gibi babadan oğula geçti.

Günümüzde medreseler etrafında toplanan ve bir ekol biçiminde oluşan tarikatların siyasallaşması medrese eğitim yapısını da derinden etkilemiştir. Artık iktidara ulaşmanın, ekonomik ve siyasal güç olmanın hesapları yapılmıştır. Bunun üzerine devletin karşıt güçlerinin baskısı da faaliyet alanlarını sınırlandırmıştır.

Medrese kökenli Kürt aydınlarına gelince dili bilmeleri, halkla iç içe olmaları itibariyle gelenek görenekleri görmeleri, folklorik özellikleri bilmeleri açısından Kurdewari-Kürdistani insan tipolojisinin klasik biçimini temsil ederler. Ancak öğretim metodlarından olsa gerek, ele aldıkları çalışma konularını  analiz etme, kıyaslama noktasında zayıf kalmaktadırlar. İnanca dayalı kabul anlayışı toplumsal konuları ele alışlarında da yansıdığı için neyin niçin olduğunu ortaya koyma yerine ezberlenen ve doğruluğuna inanılan şeyin sürekli tekrarı  ve aktarılması söz konusu. Bu yönüyle kendilerinin birikimlerini yazılı kaynaklar aracılığıyla analitik olarak aktarmaları  pek mümkün olmaz ama analitik tarzda çalışma yapacak olanlara oldukça büyük malzeme sunabilirler. Bu yönüyle hepsi birer canlı ansiklopedi sayılır ama bu ansiklopedinin açılması ve içindeki bilgilerin karşılaştırılarak oturtulması ve kullanılabilir hale getirilmesi gerekir  

 

 

 

 

2.      Cezaevleri: Siyasi Tutsaklar 

 

Cezaevleri Kürt tarihinde özgün ve özel bir yere sahiptir. Her ne kadar acının, zorlukların ve hapsedilmesinin anısını  taşısalar da Kürtler için aydınlığın yolunu da göstermiş, düşünsel üretimleriyle zindanların kara sembolünü aşarak insanlara özgürlüğü taşırmışlardır. Hemen hemen tüm Kürt liderlerinin, aydınlarının az veya çok geçtiği bir mekandır cezaevi.

Ancak Kürtler için bilgi üreten merkezlere dönüşmüş olması gibi tarihi bir misyonu da var. Türk solu içinde olup cezaevine düşenler, DDKO-DDKD’nin kapatılmasıyla cezaevine düşenler devleti daha çıplak ve net gözle gördükleri gibi yaptıkları  tartışma, okuma ve çalışmalarla birlikte Kürt ve Kürdistani gerçekliğin bilincinin oluşmasında büyük bir rol oynamışlardır. Özellikle Kürt siyasal bilincinin gelişmesi, kitap, deneme ve makaleler yazarak düşüncelerini kitlelere taşırmaları adeta birer bilgi üretim merkezlerine dönüşmelerine neden olmuştur. Artık birçok yurtsever, sempatizan cezaevinde yetişen aydınları görmek, perspektif almak için ziyaret günlerini dört gözle beklemiştir.

Ne yazık ki, ne olursa olsun orası insanları  tutsak alan, hapseden bir mekan, sınırlandıran, durduran, baskı  yapan bir aygıt. Nitekim buradaki aydınlanmanın yaşadığı  kısırdöngünün temel etkenlerinden biri de bu nedenden kaynaklanmaktadır. İradi olarak ayakta kalmak, kenetlenmek ve örgütlü olmaları  itibariyle örgütsel amaçlara hizmet etmek amacında olan bir odaklanma söz konusu. Bu yüzden eğitim çalışmalarının altında yatan gereksinimin kaynağı da buradan doğmaktadır. Yapılan çalışmalar belli bir bilincin ve iradenin oluşmasını sağlamışsa da bilimsel analiz gerektirecek boyutta bir derinliğe varamamıştır.

Örgütlü yapının gerekleri ölçüsünde spesifik, özgün çalışmaların sınırlı olduğu görülmekte, yapılanların da içerde ve dışarıda örgütsel yapının ve buna bağlı kitlenin ihtiyaçlarına göre belirlenmiştir. Bu çalışma biçimi daha çok politik üretimi ortaya koymaktadır.

Ancak dış yaşamla uzun süre kopuk olmanın da etkisi olsa gerek yabancılaşmanın izlerine rastlanabiliyor.

Dışarı çıktıklarında yaşamla, toplumla entegrasyon, konumlanma biçimi uzun süre sorunların yaşanmasına neden olmaktadır. Bu yüzden içeri ile dışarı ilişkisinin düzenlenmesi ve buna göre eğitim konularının belirlenmesi, dışarıda yapılan bilimsel çalışmaların kendi zemininde yürümesini anlamaya çalışma, bilimsel çalışma yapanlara yaklaşım noktalarında sıkıntılar yaşanmaktadır. Örgütlü bireyle bilimsel çalışma yapan insan arasındaki ayırım iyi ve doğru belirlenemiyor. İşbirliği noktaları  geliştirilemiyor. Aydın sorumluluğu ve yürüyüşünün kavranıp buna göre taleplerde bulunulması, birlikte hareket noktalarının oluşturulması konusunda yetersiz kalınmakta, onun ne yaptığına bakılmaksızın ondan yapamayacağı işler yapması istenebilmekte veya örgütlü yapı içinde yer alan bir insan gibi davranması  kendisinden istenebilmektedir.

Eleştiri konusu olarak aydının kendileriyle ilişkisini öne çıkarmaktadırlar. Onun yaptığı çalışmaların, ürettiğe eserlerin hizmetlerini bilemezler. Genelde de Kürt aydının yaptığı  çalışmalara bu cepheden değer verilmez ve okunmazlar. Haliyle karşılıklı  bir anlama sorunu yaşanmakta ve bu yüzden güç birliğine gidilememektedir.  

 

 

 

 

3.      PKK ve KADEK Akademileri: Gerillalar  

 

Bir taraftan savaşan, bir taraftan örgütleyen, bir taraftan politika yapan, bir taraftan eğitim yapan, bir taraftan kültür ve sanatla uğraşan bir yaşam alanıdır gerillanın kurduğu  akademiler. Bekaa’daki Mahsun Korkmaz Akademisi’yle ünü yayılan PKK’deki eğitim çerçevesinde birçok savaşçı, politikacı, medya mensubu, sanatçı yetişti. Daha da ötesi yarattığı etki ve heyecanla uzakta olan birçok insan harekete geçti. Tarihle, edebiyatla, dille, tiyatroyla, müzikle uğraşmaya başladı.

PKK önderinin ve liderlerinin yaptıkları  konuşmalar, çözümlemeler; politika, tarih, edebiyat, kadın, toplum, örgütlülük konusunda söyledikleri hemen kayıtlara geçiyor gazete, kitap, kaset, TV programı, haber pasajı biçiminde kitlelere ulaşıyor, okunuyor ve alınan perspektifle ilgili kişi bulunduğu konumda üzerine düşeni yapıyor. Böylece farklı bir eğitim modeli de kendiliğinde ortaya çıkmış olmaktadır. Uygulamalı  karşılaştırmalı ve süreklilik arz eden bir model.

Fakat savaşın, sınırlı yaşam koşullarının, korunma gereksiniminin de getirdiği özgül koşullar nedeniyle çok spesifik konulara inilemiyor. Daha çok politik konuları  merkeze alan edebiyat, sanat, bilim, basın, örgütlenme anlayışının buna hizmet eder tarzda örgütlenmesi bir darlık yaratıyor.

Oysa her disiplinin kendine özgü özellikleri var ve bu noktada kendi amacının merkezinde olması esastır. Bu temelde sağlanacak bir gelişme zaten politik amaçları da destekleyecek ve uygulanan yöntemden daha etkili olacaktır.

Politik ve örgütsel kaygıdan dolayı çalışan birçok birimde kişinin örgütle ilişkisi ve bağlılığı  temel alındığından ehil olma düzeyine bakılmaksızın görev veriliyor. Bağlı olmasına rağmen ehil olmaması yüzünden işi sonuçlandırması  pek mümkün olmuyor. Bu görevlendirilen kişinin marjinal faydasını  düşürdüğü gibi kendine güveninin azalmasına, iddiasını  kaybetmesine ve içsel olarak bir ruh çöküntüsüne düşmesine yol açıyor. Artık iman belası ve bağlılık uğruna alınan görevi bir nevi zoraki sürdürmektedir.

Böylesi bir tarz çevreyi de olumsuz etkilemekte ilk umutlarla oluşturulan bir birimin giderek amacından uzaklaşmasına, kısır kalmasına ve umut besleyenlerin kendilerinin de yetki ve görevleri olmadığı için ya da başka bir gerekçeyle müdahale edememeleri nedeniyle oluşturulan değer elden kayıp, yok olabiliyor.

Bu yönüyle değerlendirildiğinde tek tek bilim, sanat, edebiyat, politika alanında ehil, uzman ve otorite bir insanı  gerilla ortamında görmek pek mümkün değil. Ama bütünsel olarak bakıldığında bütün dünya çapında, devlerin pençeleri altında komplo ve saldırılara karşı ciddi bir güç olarak ayakta kalınmakta hedeflere yönelik sıçramalı yapılanmalar oluşturulmakta, yenilenmeler gerçekleştirilmektedir.

Bu kriterler veri alındığında bireysel değil ama kollektif bir aklın, kollektif bir bilincin, akil adamlar topluluğunun oluştuğunu, bunun kollektif bir örgüt ve kollektif bir topluma dönüştüğünü  görmek mümkün.

KADEK’in kurulması ve örgütlülük tarzında yansıyanlara bakıldığında ve KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın savunmaları dikkate alındığında yukarıda eleştiri konusu yapılan özgün ve spesifik çalışmaların ve yapılanmaların  önünün de açılacağının işaretlerini görmek mümkün. Bu yönüyle büyük bir potansiyel de mevcut. Eğer bu başarılabilirse yeni dönemde Kürt mücadelesinin saflarında, yanında ve dostları arasında ekonomistler, mühendisler, hukukçular, sosyologlar, felsefeciler, tarihçiler, edebiyatçılar, şairler, sinemacılar, müzisyenler görmek mümkün olacaktır.

Sanırım böylesi bir potansiyelin önünün açılması  ve bu alanda sağlıklı ve güçlü bir örgütlenmenin gerçekleştirilmesi, üstelik bu örgütlenmenin kendi özgünlüğü üzerinden organize olması büyük atılımlar getirecektir. Dünyanın herhangi bir yerinde kurulacak bir üniversite ile Kürdistan dağlarında gerillanın  özgürleştirdiği alanlarda oluşturduğu akademilerin karşılıklı  bilgi alışverişi, perspektifler sunmaları, yerel ve evrensel değerlerin Kürdistan’da merkezileşmesini büyük ölçüde sağlayacaktır.

KADEK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın Savunmalarının yöntembilimsel analizlerinin yapılması, daha önce yaptığı konuşma metinleri ve kitaplarının toplanacağı bir üniversite kürsüsünün oluşması, bu kürsüde düşünüş ve anlayışının analiz edilerek daha özlü ve derli toplu biçimde çeşitli sempozyumlarda, felsefe, tarih, sosyoloji dallarındaki toplantılarda tartışılması, yapılan tartışmaların kitlelere taşırılarak atılan tohumlarının kökleşmesi sağlanabilir. Yine burada yaratılan pratik ve düşünsel değerlerin Kürt klasik eserleriyle, dünyadaki düşünsel gelişmelerle bütünleştirilmesi yeni ve büyük bir Rönesans hareketine yol açabilir.  

 

 

 

 

4.      Diaspora: Türkiye’de ve Avrupa’da Kürt Aydın ve Düşünürleri  

 

Türkiye’nin şartları, politik baskılar, askeri ve polisiye şiddet, ekonomik sorunlar, bilimsel zeminde ifade edememe, eğitim ve öğrenim gibi nedenler Kürt aydınlarının Kürdistan dışına çıkmasına ülkesini, halkını ve topraklarını  terk etmesine neden olmuştur. Bu başlık altında Türkiye’de ve Avrupa’daki Kuzeyli aydınlarla ilgili gözlediğim, yaşadığım ve tanık olduğum başlıca özellikleri sergilemek istiyorum. Bu genel bir prototipi ortaya koyduğundan tekil ve bir bireyle ilgili değildir;

·                    Kürt aydını genel olarak henüz bağımsız hareket edebilme kabiliyetini ve olgunluğunu yakalayamamıştır. Özellikle örgütlerle bağlantıları çok belirgindir. Önemli bir bölümü direk örgüt üyesi olarak yer almış zamanla düşünsel konulara el atmıştır. Bir bölümü Örgütlere yakın durarak meşruiyet sağlama, ya da toplumda kabul görme eğilimine girmektedir. Ya da aksine reaksiyoner bir davranış gösterip direkt örgüte karşı duruş söz konusudur.

Oysa aydından beklenen halkın, örgütlerin, ülkenin sağduyusu olmasıdır. Yani yaptıklarıyla, duruşu ve formasyonuyla kabul gören, bir ülkenin özellikle de Kürtlerin ihtiyaç duyduğu akil adamlar vasfına sahip olmaları, bireylere, çıkar gruplarına, örgütlere ve devletlere karşı belli bir mesafede durabilmeleri, yeri geldiğinde Kürt halkının ihtiyaç duyduğu uzlaşma, barış, dayanışma konularında Kürdistani güçler arasında, ya da Kürdistani güçlerin ilişkili olduğu devletler, bireyler ve çıkar grupları arasında bağ kurmaları; uzlaşma ve barış için adımlar atmaları, çelişki ve çatışmaların ortadan kaldırılması için gayret göstermeleri gerekir. Tabii bu vasıflara haiz özgüveni tam, birikimli ve duruşlarıyla meşruiyeti kabul görmüş sorumluluk sahibi insanlar olmaları bir elzemdir.

Ne var ki günümüz aydını hala doğrudan ve dolaylı olarak örgüte endeksli olması nedeniyle belli vasıflar taşımasını sağlayacak özgün eserler geliştirememekte, toplumsal konulara yeterli duyarlılığı  gösterememekte ya da uzmanlık alanının gereklerine göre davranamamakta ve analitik çalışamamaktadır.

·                    Çalışma yaptıkları alanda yetkinlik yok. Yani felsefe, edebiyat, politika bilimi, tarih, ekonomi, hukuk gibi düşünsel kimliklerini belirleyen dallarında uzman değiller. Gerekli çaba ve gayreti de göstermiyorlar. İlgili dallarda çalışma yapan kesimlerle ilişkiler kurmuyorlar. Düşünce ekollerini takip etmiyorlar. Bunun Kürt düşün tarihindeki yerini, kaynağını incelemeye çalışmıyorlar ya da benzer yazının Arap, Fars, Türk düşünce dünyasındaki yerini saptama girişiminde bulunmuyorlar.

·                    Genelde çalışmalarında Türkçe’yi kullanmaktadırlar. Ve ikinci bir yabancı dil bilememenin bütün handikabını, darlığını yaşıyorlar. İlginçtir yıllardır Avrupa’da olup bulunduğu ülkenin dilini bilmeyen, seçtiği düşünsel konularda o ülkenin eserlerini o dilde okumayan ve kitap yazan aydınlar var. Çok acıdır, halen Türkçe’ye tam çevrilememiş Nietzsche’nin, Hegel’in Marx’ın eserlerini Almanya’da yaşayıp Türkçe’ye çevrilen metni okuyanlar var. Bunlar Almanca’da yazılmış bu eserleri Almanya’da yıllardır yaşamalarına rağmen dil öğrenemeyip çözememişlerse nasıl bu filozoflar üzerine söz söyleyebilirler? Nasıl düşünsel çözümlemeler yapabilirler? Bu hakkı kendilerinde nasıl görebiliyorlar anlayamıyorum!

·                    Edebiyatla uğraşanlardan istisna sayılabilecek birkaçı dışında gerisi öykü, roman adı altında kendi anılarını yazıyorlar. Biyografiler yazıyorlar, ya da ideolojik ve politik bir takım argümanları bu yolla enjekte etmeye çalışıyorlar. Genç bir kuşağın uğraştığı bu alan oldukça zor ve meşakkatli bir yoldur. Uzun vadede büyük bir derinliği, tecrübe ve birikimi gerektirir.

Benzer bir biçimde sosyal bilimlerle uğraşanların eserleri bir alıntılar topluluğudur. Elbette alıntı yapılacaktır ama çalışma tamamen de bunun üzerine oturtulamaz. En basitinden bir hipotez geliştirilir bu hipotezin sınanması için alan çalışmalarından, belge ve veri toplanmasına kadar birçok bilgi toplanır, belli bir analizle bir bütünlüğe oturtulur. Daha sonra başka görüş ve düşüncelerle karşılaştırılıp doğrulanması için çalışma yapılır. İşte bu noktada alıntıların yapılması ve bunlara dayanarak kendi hipotezinin verilerinden elde edilen sonuçlarla ilişki kurulması sağlanır. Böylece bir senteze ulaşılarak yeni bir tez konusu ortaya atılmış olur. Ancak sosyal bilimler için şart olan tarihi belgelerin bulunması veya var olanların yeniden okunması, konuyla ilgili istatistik veya benzeri ölçüm birimlerine başvurulması, gerekiyorsa alan çalışması yapılması, mülakatlarda bulunulması, özellikle de gözlem çalışmaları büyük önem arz eder. Bu da zaman, maliyet ve çaba gerektirir. Zahmetli ve uzun bir yoldur.

Yaşamda var olan birçok alışkanlığın terk edilmesi, normal insanların yaptıklarının dışına taşılması, gerekirse uzun zaman yalnızlığa mahkum olmayı, yeri geldiğinde ekip çalışmalarına dahil olmayı ve onlarla uyumlu çalışmayı  gerektirmektir. Yine kendi çalışma disiplininin başka disiplinlerle ilişkili boyutu için ilgili otorite ve birimlerle diyaloglar kurması  büyük bir önem arz eder.

·                    Yukarıda anlatılan bilimsel vasıflara haiz insanlarımız da var elbette. Hatta üniversitelerde, akademik platformlarda belli bir yerlere gelenleri ve kariyer sahipleri de mevcut. Ama özellikle üniversitelerde olanlar bulundukları ülkenin veya bilim kuruluşunun sorunsalını temel aldıklarından doğrudan Kürtlere yönelik çalışmalar ya da dolaylı da olsa Kürtlere de hitap edecek çalışmalardan uzaktırlar. Belki bilim evrenseldir ve her şeyde de Kürtleri ve Kürdistan’ı merkez almamak gerekir denebilir. Ama bu öyle kolay kabul edilecek bir tez değildir. Hala ulusal devletlerin olduğu bir ortamda hala sınıflı bir sistemin denetimi olduğu bir ortam da hala belli çalışmaları teşvik eden, burs veren üniversiteler, devletler, şirketler topluluğu olduğu sürece, hala bazı çalışmalar yasaklandığı sürece, geliştirilen bazı disiplinler ve yöntemler görmezden gelindiği veya peşin hükümle reddedildiği sürece bilimin tamamen evrensel normlara oturduğundan bahsetmek, özgür olduğunu söylemek çok zordur. Örneğin üniversite de öğretim görevlisi olan bir arkeologun bu bilim dalına göre bilmesi gereken bir disiplin şarttır. Bu kabul. Ama kazı yapacağı yer ve tezini oluşturacağı mekan seçiminde çok özgül ve mecburi bir neden yoksa, kendi ülkesini ve topraklarını tercih etmiyor ve ülkesindekiyle benzer özellikler taşıyan başka bir yere yöneliyorsa işte o zaman sorgulanması gerekir. Daha canlı bir örnek vereceksek bir ekonomist dünyada açlık sorununu inceliyorsa veya üçüncü dünya ülkelerinin geri kalmışlığı üzerine çalışıyorsa buradan hareketle ülkesini inceleme konusu yapıp, dünyadaki benzeri bölgelerle karşılaştırmayıp, benimsediği veya geliştirdiği teorik düzlemde denk düştüğü yeri ortaya koymuyorsa, o zaman sorgulanması gerekir.

·                    Ne yazık ki, Kürt aydınının ezici çoğunluğu için düşünsel faaliyet hala bir tutku halini almamıştır. Bir yaşam biçimine dönüşmemiştir. Çekirdekten buna odaklanan yoktur. Ya bulundukları ülkelerde çalıştıkları kurumların ihtiyacını karşıladığından bir meslek olarak görülmekte, ya bir toplumsal ifade biçimi ya da başka çıkarları elde etmek için kullanılan bir araç konumuna düşmüştür. Tipik bir örnek verilirse 20-25 yıl devlete memurluk yapıp emekli olmuş, ticaretle uğraşmış, basında çalışmış, ya da farklı bir meslek dalında uzun süre gayret etmiş birilerinin kalkıp tarih üzerine çalışma yapması soru işaretlerini ortaya koyar. Kürt tarihi konusunda çalışma yapmak için bir uzmanın Osmanlıca, Rusça, Farsça, Arapça, İngilizce, Fransızca, Almanca’yı bilmesi bu dilde yazılmış eserleri incelemesi, arşivlerdeki belgeleri taraması, tarih ekollerini ve analiz yöntemlerin kavraması gerekir. Belki bunların hepsi şu an mümkün olmayabilir, bu yönüyle bir hoşgörü gösterilebilir. Ama sorgulanması gereken bu yola baş koyup koymadığıdır. Eğer bu yola baş koymuşsa nihai olarak bir yere gelir. Ve birçok eksik telafi edilir. Ama şu anda örnekleriyle olduğu gibi aynı zamanda hem tarih yazan, hem gazetecilik yapan, hem politikayla uğraşan, hem de ticaret yapan, ya da ek iş yapan birinin tarihçiliğine ne diyeceğiz!

Yaptıklarının bir emek işi olduğunu, bir tutkuyla yürüdüğünü buna kendilerinin karar verdiğini, bundan dolayı kimseden bir beklentilerinin olmaması  gerektiğini, hamaliye bir işten daha ağır olduğunu bilmeleri gerekir. Şekilsel uyumla değil özde bir uyum gerekmektedir. Edward Said’in işaret ettiği gibi “yalnız, marjinal, sürgün” olmayı  göze almak gerek

·                    Bilindiği gibi düşünsel çalışmanı temel ayaklarından biri de okumaktır. Ama aydın olma iddiasında olanların büyük bölümü okumuyor! Ya da okuyanlar bunu bir sisteme göre yapmıyor, rastgele ve önüne gelen herşeyi okuyor. İstediği değil bulduğuyla yetinme nasıl tutarlı, bütünsel ve üretken bir sürece götürür. Elbetteki çok yönlü okumak büyük fayda sağlayacaktır. Ama belli bir olgunluktan sonra çok yönlü okuma bile belli bir zemine ve disipline oturmalıdır. Yine okuma yapılırken, nasıl okunur, nasıl not alınır alınan notlar nasıl kullanılır. Bunlar da hala sorun maalesef !

·                    Kürt aydınının ciddi bir handikapı da kendi dilini bilmemesidir. Oysa dil bir iletişim aracı olmanın ötesinde bir ruhun ifadesidir. Deyimleriyle, esprileriyle, kavramlarıyla, vurgu ve tonlamalarıyla bir ülkenin, bir coğrafyanın, bir kültürün, bir yaşam anlayışının dışavurumudur dil. Toplumsal ruhun bireydeki yansıması, mimiklerde, tepkilerde, ağıtlarda, tebessümlerde ve kahkahalarda renk açmasıdır dil. Bir insan birçok dili bilebilir ama tek bir dil anadilidir, tek bir dil onun ruh halini, düşünüş ve algılayış biçimini ortaya koyar.

Ne yazık ki, biz dilimizi kullanamıyoruz. Ya da kullanmıyoruz. Hele hele bilimsel çalışmalarda anadil şarttır. Coğrafya, zooloji, biyoloji, botanik, ekonomi, sosyoloji, folklor, edebiyat, mitoloji, teoloji, müzik gibi dallarda Kürdistan’ı anlamak için Kürtçeyi bilmek şarttır. Üstelik Kürtçe’nin bu dalda kendine özgü oldukça derin anlamlar ifade eden kavramlar bütünü vardır. Örneğin, İsmail Beşikçi, Martin Von Bruinessen, Mc Dowll, Minorsky, Bazil Nikitin gibi birçok sosyolog, tarihçi, gezgin Kürdistan üzerine yaptıkları çalışmalarda Kürtlere ait bir çok özgünlükleri görememişlerdir. Uzun süre Kürdistan’da kalmalarına hatta Bazılarının Kürtçeyi öğrenmesine rağmen Kürtlerin sosyal yapıları üzerine eksiklikler taşımaktadırlar. Çünkü  aldıkları ölçü ve yukarıda da detaylı değinildiği  üzere yaklaşımda kullandıkları metotlar bu eksikliklerini gidermeye yetmiyor. En basitinden bütün ortak üretim ilişkilerine imece demekte ve genelde de Kürtçe’de “zıbareti” kavramıyla ortaya koymaktadırlar. Oysa detayına inildiğinde, pigari, hevkari, coli, palutei, radbehi, şıkati, novane, şirigahi vb gibi birçok ortak üretim yöntemini ifade eden kavramlar mevcut. Üstelik hepsinin de matematiksel olarak bir birinden farklılığı ispatlanabilir bir düzeydedir Ya da bilindiği gibi müzikte bütün sesler nota ile ifade edilir. Ancak başka dillerde olduğu gibi Kürtçe’deki birçok müzik parçası notaya çekildikten sonra, yeniden notaya göre seslendirilmiş ama aynı sesleri vermemiştir. Yani Kürtçe sesler henüz mevcut nota sistemiyle ifade edilemiyor ve buna bir yöntem bulunması özgünlüğün ortaya çıkarılması bu şekilde mevcut nota sistemine entegre edilmesi müziyenlerin önünde duran bir sorunsaldır. Yine Kürdistan’a özgü bitki ve hayvan türlerinin sayıları oldukça fazla ve bunların isimleri Kürtçe’de mevcut. Bir botanikçini, zoologun veya biyologun yapacağı çalışma canlıyı incelerken, Kürtçe ismini bilmesi ve bunun o canlıya ne gibi özgünlükler atfettiğini ve nasıl tanımladığını ortaya koyması açısından faydası büyük olacaktır. Yine dilin bilinmesinin özellikle eski yazıtların okunmasında büyük faydası olması kaçınılmaz bir gerçekliktir. Eski yazıtların Kürtçe’ye yakınlıkları, bu nedenle Kürtlerin atalarının uygarlık alanındaki ifadelerinin niteliğinin açığa çıkarılması açısından elzemdir. Bunun gibi felsefe, edebiyat, ekonomi gibi bilim dallarında kavram yaratmak büyük bir önem taşır. Bu kavramların kendi dili üzerinden gelişimi iyi bilinirse yaratılan kavramın ifadesi ve kökeni düşünceyle bağlantılı olarak bir bütünlük arz eder ve yerli yerine oturur.

·                    Yukarıdaki sorunlara dair tamamlayıcı bir çerçeveyi de belirlemek gerekir. Ki bireyleri aşan bir durumla karşıkarşıyayız. Özellikle akademik bir ortamın oluşması, özcesi bir üniversitenin kurulması aciliyet taşıyan bir konudur. Aydın girişimiyle örgütlerden, çıkar gruplarından ve devletlerin teşvik ve primler vererek amaçlı yönlendirmelerinden bağımsız olarak bir üniversitenin kurulması, ona bağlı fakülteler, enstitüler ve kürsülerin kurulması şarttır.

Bireysel çalışmaların aşılması, yapılan çalışmaların tartışılması, kamuoyuna ulaştırılması, kütüphanelerin kurulması, bilgilerin, kaynakların, belgelerin derli toplu olarak bir arada bulunması ve kullanıma açılması, daha da önemlisi bilgi üretimi ve bu üretime ulaşmayı gerektirecek bütün araç ve donanımlara ulaşmak için üniversite gibi bir kurumsal yapının oluşturulması kaçınılmazdır.

·                    Günübirlik yaşamda Kürt aydınlarının yaygın bazı özelliklerine rastlamak da mümkün kısaca sıralanırsa, birbirleriyle diyalogları zayıf, bilgi alışverişi, yardımlaşma, tartışma yok. Kendi çalışmalarını bütün sorunların merkezi olarak görürler. Yaptıklarını topluma lütuf sayarlar. Bu yüzden örgütlerin, kurumların, birimlerin ve halkın onlara hizmet etmesini beklerler. Fedakarlık yaptıklarını bu yüzden sorun yaşadıklarını, bari bunun da halk, kurumlar, örgütler tarafından çözülmesini istirham ederler. Kendileri başka zorluklara katlanamazlar, sorunlara çare bulunmaz ve kendilerinin yaptığı lütuf önemsenmezse zülfü yarelerine dokunulmuş olur ve nazlı oldukları için küserler. Şana, şöhrete pek düşkündürler. Bir yerde birilerinin onları tanımış olması, ya da birilerinin yaptığı çalışmalarını takdir etmesi abartıyla dile getirilir. Üretimin bir esası gösteriye, şova yöneliktir. Piyasa değerleri temel alındığı için herkesin derdi “acaba toplum daha çok ne istiyor, ne yazsam da satsam ve tanınsam” güdüsü yön verir.

 

 

 

Önümüzdeki dağ gibi sorunlar dururken, biz bu davranışlarımızla galiba üçüncü dünyanın üçüncü sınıf aydının davranışlarının tipik örnekleriyiz.  

[1] Matematiksel ispatı için bakınız. Pelda, Ahmet; Statüsüz Ülkenin Ekonomi Güncesi, Üç Damar, Çıma Yayınları, 200 İstanbul, s. 381-394

 

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read