Yirmibirinci yüzyila giris yaptigimizda devletler dahil dünyanın en büyük 100 ekonomisinden 47’sinin global şirketlere ait oldugu tespit edildi ve her geçen gün bu oranin yine sirketler lehine gelistigi görülmektedir. Bir baska çarpici rakam ise dünya ticaretinin yüzde 40′nin Avrupa Birligi içinde gerçeklesmesidir. Yani ekonomide motor güç sirketler olurken iktisadi faaliyetlere ait merkezi mekanin da avrupa cografyasi oldugu mesajini almak gerekir ki, yükselen Çin, Hindistan, Rus piyasalari veya önemli bir agirliga sahip olan Amerika ve Japon piyasalarina ragmen Avrupa dünya ekonomisindeki agirligini hala korumaktadir.
Avrupa ile birlikte gelisen piyasalara bakildiginda dünya ekonomik sisteminin özellikle teknoloji ve bilim alanindaki gelismelerinde etkisiyle yakin özellikler kazandigini görmek mümkün. Bu uluslararasi platformda halklarin temsilini, ekonomik dengelerin yakinlasmasini, bölgesel, sosyal, kültürel ve hukuksal yapilarinda benzer önem ve titizlige kavusmasina zemin sunmaktadir. Örnegin 1945′de BM’de dünya nüfusunun yüzde 70′i temsil edilirken şimdi kürtler temsil edilmesede halklarin yüzde 99.9′u temsil edilmektedir. Dünya nüfusunun yüzde 98′i etnik mozaik şeklindeki devletlerde yaşamaktadır. Global kurumlar ve ekonomileri düzenleyen yasal normlar ortaya çıkmıştır artik. AB, GATT, MERCOSUR, WORLD COURT, ECU, ECHR gibi. Yani demokrasi ve insan hakları uluslar arası toplumun evrensel normunu belirlemede etkili olmaya başladılar
Bu gelismelerde sirketlerin olumlu veya olumsuz etkileri en az devletler kadardir. Geçtiğimiz yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başlarında devletlerini arkalarına alarak dünyayı fethe çıkan büyük firmalar (Tekeller) söz konusuydu. Yüzyılın sonunda, ya da üçüncü bin yılın arifesinde, her biri ortalama ülke ekonomisinden daha büyük işlem düzeyine ulaşmış global şirketler, artık devletleri, önlerine katıp kovalayabilecek ekonomik, siyasal, kültürel, askeri güce ve etkinliğe ulaşmış durumdalar. Sermayenin globalleşmesine paralel olarak ulus-devlet olgusu asilmakta asinmakta, devlet, global sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmektedir.
Artik açik açik global şirketler yapıları itibarıyla tüm dünya üzerinde egemenliklerini pekiştirmek, güçleri paralelinde düzenlerini kurmak istiyor ve buna göre ekonomik, kurumsal, toplumsal ve hukuksal organizasyonlarini ayarlamaktadirlar. Yani mensubu olduklari devletin sinirlari disinda varliklarini sürdürebilmek, güvenliklerini koruyabilmek ve etkinlik alanlarini yayabilmek için kendilerini siyasi, askeri, hukuksal ve iktisadi planda korumaya almaktadirlar. GATT anlasmasi, WTO, uluslararasi Tahkim yasalari vb düzenlemeler direkt bunu esas almaktadir. Bu gelismeler sayesinde dünyadaki herhangi bir firma olusturdugu yeni plan ve konseptlerle artık geniş anlamda dünyaya hitap edecek uygulamalar gelistirebiliyor. Üstelik sirketler üzerinde bulunduklari merkezi devletlerin politik vizyonunu ise ihtiyaç ve hedeflerine paralel biçimde etkilemekte ve daha da genişletmektedirler. Tabii devletin gücünün gelismesi ve yayilmasinda tarihsel faktörleri yadsimak ve devletin fonksiyonunu tamamen etkisiz göstermek dogru degil ama, artik günümüz sartlarinda sirketlerin rolü, etkisi ve sürükleyici gücünün belirgin hal almasi da kaçinilmaz gerçekligi gözler önüne sermektedir. Bunda farkli toplumsal guruplarin, kategorilerin ve üretim birimlerinin kültürel, dinsel, moral, ideolojik ve örgütsel cephede yetersiz kalmasi ya da özellikle 1980′lerden sonra paral düzeyde giderek güç kaybetmelerinin de önemli bir neden teskil ettigini görmek gerekir.
Artik sirketler genel olarak sermayelerinin önünün açılmasi için ne yapilmasi gerekiyorsa istiyor, ve talep ediyorlar. Bu anlamda tüm muhalif güçlerini de geriletebiliyorlar. Yerel güçlerin kendilerine karşı direnmesini reddediyorlar. Kendilerine yüksek kar getirecekleri ucuz işgücü, ucuz hammadde alanlarına girmek istiyorlar. Buda yeni bölgeler ve cografyalar demek ve buralarda bulunan devletlerinde ekonomik, sosyal, siyasal hatta askeri yapilarina etki etmeyi kaçinilmaz kilmakta ve kendi çikarlarina göre haliyle merkezlerinin bulundugu güçlü devletin paralelinde nüfuz alanlarini genisletmektedirler. Yani gittikleri bölgelerin ekonomik teknik ve toplumsal dokusunun değişmesinde önemli rol oynuyorlar. Oradaki geleneksel kırsal yapıların modern ve teknolojik yapılarına entegre olmasını sağlıyorlar. Kendi üretimlerinin tüketilmesi için toplumsal kültür, anlayış ve tüketim karakterinin değişmesi için kurumsal ve yapısal örgütlenmelere ve bunlar eliyle yönlendirmelere gidiyorlar. Bireyde ve toplumda yerel-bölgesel, değerler yıkılmakta, yerel vizyon yerine dünya çapında oluşturulmak istenen vizyonun oluşmasına yönelik bir zemin hazirlanmaktadir.
Global iktidara kosan sirketlerin ekonomi yani sira baslica etkinlik alanlarini altini çizmekte fayda var:
Devletin fonksiyonunun değişmesi ve çıkarları yönünde politik mekanizmanin isleyisi için gerekli dönüsüme etki ediyorlar. Özellikle ülke içinde iktidara aday olanlardan kendi çıkarlarına hitap edenleri destekliyor. Diğerlerini ise yasal veya yasa dışı yollarla ya da medya gibi araçlarla saf dışı ediyorlar. Iktidara gelen hükümetleri, ekonomik, siyasi güçleriyle yönlendirmeye çalışıyor, devletin kendi çıkarları yönünde şekillenmesini talep ediyorlar. Artık her siyasal partinin belli bir sermaye gurubunun çıkarlarını savunan bir partner özelliğini taşıması, onlar tarafından finanse edilmesi ve icraat programlarının onların araştırma-geliştirme birimlerinde hazırlanması söz konusu oluyor. Hatta partiyi ya da iktidara geldiğinde hükümeti takviye etmek için kendi elemanlarının bakan, müsteşar, müdür vb yönetim kademelerinde çalışmalarını sağlıyorlar. Hatta bazı projelerinin kabul görmesi için sivil toplum talebi gibi adımlar atılır. Medyada propaganda edilir ve kamuoyu oluşturulur. Hükümet de projeleri yürürlüğe koymak veya yasalaştırmak için bunu parlamentoya getirir. Parlamento da direnme olasıligi olanlar ise hükümetin yanı sıra sivil toplum örgütleri ve medya aracılığıyla baskı altına alınır.
Ulusal ve uluslar arası hukukun oluşumuna etkide bulunarak sermayenin önündeki engellerin kaldırılması, yatırımların, finansal hareketlerin ve varlıkların güvence altına alınacağı hukuksal yapıyı esas alıyorlar. Özellikle 1990′larla başlayan ve süreceği görülen hukuksal yapılanmayı global düzeyde ele alıyor ve devletleri de katıyorlar. Oluşan hukuki normların bütün insanlık tarafından kabul görmesi için evrensel kriterleri gözetme, insan hakları ve demokrasiyi geliştirme eğilimi taşıyorlar. Bu kriterler sermayenin güven altında alındığı hukuksal normlar ortamında lehlerine de işleyen bir mekanizma olmaktadır. Ayrıca hukuk normlarının tüm dünyayı kapsamasıyla insanlık için ortak kriterler ve değerler oluşuyor. Her ne kadar kabul edilemez gibi bir takım yanları olsa da kendi döngüsü içinde gelişimi de söz konusu olabiliyor.
Dernekler, odalar, sendikalar, birlikler, insan hakları kuruluşları, çevre örgütleri, vakıflar gibi sivil toplum örgütleri giderek ya bu sirketlerin etkisiyle ya da bunlara karsi nedenlerle olsun, yeniden yapilanmakta ve etkinlik kazanabilmek için güçlerini yerel alanin veya tek devletin sinirlari disina tasirarak global düzeyde birlesmekte etkinliklerini yaymaktadirlar. Bunlar bazen devletlere, rejimlere, şirketlere, partilere, hatta militer güçlere karşı gelebilecek, onlara yaptırım uygulayabilecek düzeye de varabiliyorlar.
Ancak bunun içide de sermayenin rolünü görmek mümkün. Sermayedarlar sivil toplum örgütlerini destekliyor, hatta bizzat kuruyor, örgütlüyor veya çalışmalarını finanse ediyorlar. Özellikle ulusları aşan ya da bir ulusun sınırları içerisinde olsa dahi dünya çapında talep ettikleri iktisadi, siyasi, hukuki gelişmelere uygun bir anlayışla kurulan sivil toplum örgütlerinin çalışmaları, ulusal devletlerin, kişisel iktidarların, baskıcı rejimlerin karşısında dursa dahi destekleniyor. Hatta bunlar belirlenen uluslar arası hukukun dışına taşan örgüt ve şirketlerin işleyişi karşısında otokontrolü sağlayacak toplumdan güçlerini alan bir özellikleri var. Bunlar sistemin temellerinin karşıtı ve uygulamalarinda yikici tehdit olusturmadiklari sürece kim tarafından nasıl kurulursa kurulsun sermaye cephesinden destek bulur. Ama sermayenin çıkarlarının ötesine taşan farklı amaç ve niyetlerle kurulan, insana, evrene dair ne kadar farkli tutarli veya tutarsiz düşünceler ve niyetler taşısa da kabul görmez. Medya aracılığıyla fonksiyonları saptırılır, militer güçler aracılığıyla bastırılır, benzeri söylemleri kullanan ama kendi kriterlerine uyan benzeri örgütler oluşturulur ve finanse edilerek kamuoyuna tanıtılır.
Sermayenin gücünü dinse cephede de görmek mümkün. Yani sirketler dinsel inançlara da el atiyor. Ister doğrudan, ister eğitim, ister sivil toplum kuruluşları aracılığıyla olsun dini inançlar çıkar guruplarına hizmet eder bir biçime dönüştürülüyor. Sermaye sahipleri bizzat cami, kilise veya havra gibi ibadet yerlerini maliyetini karşılayarak inşa etmekte ve ilgili din mensuplarina bağışlamaktadırlar. Halkın gözünde sevilmeleri, iyi bir imas olusturmalari için büyük ve kutsal bir eylemdir. Yine ibadetgahlar, dinsel amaçlı kurulmuş vakıflar ve eğitim birimleri sürekli finanse edilir. Böylece hem hayır işlenmiş olur, hem de oralarda ibadet eden veya eğitilen insanlara karsi etkili, sevecen bir imajin olusmasi sağlanır ve karşıt güç ve egilimlerin buralarda türeyerek tehdit eder hale gelmesine karsin tedbirler alinmis olur. Bu süreci de ögreten tarihsel tecrübe ve birikimdir. Bu cephede bir başka gelişme ise dinlerin birbirine yakınlaşması biçimindedir. Artık dinler arası çatışmalar sermayenin çikarlarini da tehdit etmektedir. çünkü bir global sirketin kollari hemen her dinsel bölgede ve cografyada mevcuttur. üstelik dünyada gelisen yeni kültürel, siyasal ve inançsal denge de böylesi bir ayirimin günümüz örneklerinde oldugu gibi çok tehlikeli olacagini göstermektedir. sirketlerde bu tür ayrismalari tehdit olarak kabul eder ve engller.
Kültürel ve sportif faaliyetler de sermaye için önemli bir alandır. Insanın bireysel yeteneklerinin, bedensel özelliklerinin ve egitsel süreçlerinin; sanatsal, kültürel, estetik ve sportif alandaki yansıması büyük degerleri barindirmakta ve imaj için önemli bir etkiye sahiptir. Bu süreç günümüz sartlarinda sirket lehine yararlanilir biçimde kullanilmaktadir. Spor tesisleri, kültür ve sanat kurumlari, müzeler inşaa edilmekte, sanat galerileri, spor müsabakalari organize edilmekte, kültürel etkinliklerin sahnelenmesi için sponsorluk edilmekte ve çalışmalara ya bizzat ya da dolaylı olarak katkı sunulmaktadır. Sergilenen çalışmalar hem doğrudan getiri sağlamakta hem de reklam, tanıtım, promosyon faaliyetleri için fırsatlar sunmaktadır. Çünkü kitlenin doğrudan içinde olduğu veya ilgilendiği toplu etkinlikler anında sunulan reklamlar aynı zamanda sanatsal ve sportif etkinlikle özdeşleşmekte ve bilinç altına bir imaj olarak işlemektedir. Böylece toplumun ve bireyin eğlenme, dinlenme ve yaratma gücü ekonominin hizmetine sunulabilmektedir.
Sermayenin önemle üzerinde durduğu bir konuda araştırma geliştirme (ar-ge) faaliyetleridir. Artık bilgi ve teknolojiye dayalı yatırımların yüksek getiri sağladığı bu dönemde yaşanan rekabetin sınırları tanımlanamaz durumdadır. Yüzyıllık geçmişi olan bir şirket kendini teknolojik olarak yenileyemediği ve yeni üretimleriyle piyasaya çıkmadığı bir anda tamamen bitebilir. Öte taraftan Bill Gates gibi bilgisayar alanında gelişen bir insan bir anda dünyanın en zengini olabiliyor ve yüzyıllarca uğraş gösteren bir şirketin birikiminden daha yüksek bir gelire sahip olabiliyor. Bu rekabet şirketlerin kurduğu ar-ge kuruluşları yanı sıra medya ve üniversiteleri de ele geçirmeyle yeni bir boyut kazandı. Bu kuruluşlar hem ekonomik getiri sağlamakta hem bilgi toplamakta, hem kalifiye eleman bulmakta hem de üretime halkın ve devletin katkı sunmasını sağlamaktadır. Örneğin üniversitede okuyan insanlardan para almakta, buna karsilik burada yetisen kalifiye eleman ilgili sirkete çalışmakta. Ar-ge ve üniversitenin sağladığı imajla sirketler devletten teşvik ve arazi almakta, medyası aracılığıyla yüceltilmekte ve kamuoyunun desteğini saglamaktadirlar.
Yapılan bilimsel çalışmaların konusu ve motivasyonu daha çok sağlayacağı getiriye endekslenmektedir. Bunun avantaji olmakla birlikte getirdigi zaaflarda vardir. Örnegin genel olarak insanın merakına ve gelişimine mazhar olan konuların getirisi yüksek degil. ancak korku ve zaafiyetlerini güdüleyen konulara dair buluslar daha yüksek kazanç sagladigindan tesvik edilmektedir. Yapılan bir buluşun veya üretilen bir ürünün insanlığa faydasından ziyade pazar payı ve getirisi belirleyici olmaktadır. Yine yapılan üretimin patenti bir mülkiyet gibi korunmaya alınmakta ve başka insanların bunu kullanması ve geliştirmesine fırsat verilmemektedir.
Birçok siyasi hareket ve örgütün ardında büyük şirketlerin desteğini görmek mümkün. Toplumsal, siyasal veya düşünsel çelişkiler nedeniyle örgütlenen kesimlerin amaçlarına ulaşmak için propaganda araçlarına savunma veya saldırı araçlarına, giyecek yiyecek gibi tüketim malzemelerine ihtiyaçları var. Bu böylece bir tüketim potansiyelini oluşturmaktadır. Makine, bilgisayar, elbise, yiyecek, ev, silah, taşıma araçları vb gibi tüketim malzemeleri yüksek getiri sağlayan bir pazar payıdır. Yine bu harekete karşı duran güç, -devlet veya örgüt- yeni harcamalara girmek zorundadır. Bu da yine bir pazar payı anlamına gelmektedir. Bu yüzden kaotik ve çatışmalı durumlar ilgili mekandaki sermaye güçlerinin olumsuz etkilenmelerine neden olsa da diger sermaye güçlerinin çikarina olabilmektedir.
Bu kadar derin ilişki ağı içerisinde olmak belli bir servete kavuşmak ve bunu yönlendirmek ve korumak sadece yasalar ve ordu polis gibi ulusal güvenlik birimleri aracılığıyla mümkün değildir. Üstelik onların yer yer şirketlerin çıkarları dışında hareket etmeleri dinamiklerini toplumdan da almaları devletin göreli özerkliğini korumaları büsbütün zorlaştırmaktadır. Buna ek olarak güçlerinin kendi devletlerinin sinirlariyla sinirli olmasi da ilgili sirketin baska ülkedeki etkinliginde söz sahibi olmamasi sirket açisindan yeni bir durumu açiga çikarmaktadir.
Bunun için ulusötesi sirketlerin ilgili ülkelerin veya uluslar arasi anlasmalara dayali yasal zeminde kendi koruma birliklerinin olmasi istemi kaçinilmazdir. Ancak bu alanda halen istenen yasal hukuksal düzenlemeler yeterli degildir. üstelik sirketlerin özellile sovyetlerin dagilmasi, irakin isgali ve gelismekte olan ülkelerde güç paylasimi ve yasal düzenden kaynakli bosluklarinda elvermesi nedeniyle yeni biçimleri gelismektedir. hukuki zeminin olmadigi ülkelerde mafya ile bağlantıları söz konusudur. Ama ABD’de oldugu gibi hukuki çerçevesi belirlenen güvenlik sirketleri de artik güvenlik veya saldiri hizmetleri vermektedirler. Yani neredeyse devletin fonksiyonlarinin tümü hukuki veya hukukun çignenmesi pahasina fiili olarak sirketin eline geçmektedir.
Savaslar, yasa dışı yapılan silah satışları, uyuşturucudan sağlanan gelir, el konulan araziler, elde edilen ihaleler ve alınan haraçlar büyük bir karapara hacminin doğmasına neden olmaktadır. Bu paraların aklandığı bankalar, alınan ihalelerin yatırımları, satılan silahların sahipleri, el konulan arazilerin kullanımı böylesi fiili bir durumu ortaya çikarmistir.
kisaca izah edilen olumlu olumsuz tüm özellikleriyle günümüz dünyasinda şirketlerin böylesine derin ilişkilere girmeleri ve güçlerinin büyümesi uluslar arası faaliyetlerinin de sağlıklı sürmesini gerektirmektedir. Işte bu çerçevede doğal bir ittifak oluşur. Çeşitli devletlerden kaynaklı iktisadi, hukuki ve siyasi engellerin kaldırılması güçlerinin güvenceye alınması için uluslar arası kuruluşların oluşmasını desteklerler. Hatta bu kuruluşlar kendi faaliyetlerini önünü daha da açar. Ancak uluslar arası hukuki ve siyasi faaliyetlerin aktörleri devletler olduğu için bunların yönlendirilmesi, devreye sokulması ve bunlar eliyle oluşan zeminden yararlanılması daha uygun düşer.
Işte böylesi bir zeminde şirketlerin asli fonksiyonları olan üretim ve pazarlama faaliyeti gerçekleşmekte ve bu çerçevede borsalarda faaliyet gösterebilmektedirler.
simdi buradan çikarmamiz gereken bir kaç soru ve ders oldugunu düsünüyorum:
Birincisi, toplumumuzun sermaye yapisi, bilinci, global düzeydeki bu gelismeyi ne düzeyde karsilayabilir. Esas önemsenmesi gereken aslinda sermayeden kasit para ve sirketlerin varligi degil, bu parayi kazanabilecek ve global ölçekte kullanabilecek bilgi, bilinç ve hareket düzeyine sahip insan kaynagina dair bir isik var mi?
Ikincisi, devletin, uluslarin asindigi, klasik tanimlarin asildigi bir dönemde bizim ulus olgusuna, devlet olgusuna yeniden bakmamiz ve bu anlamda yeni bir bilinç olusturmamiz gerekmezmi. Ekonomik kaynaklarimizi, üretimden ve tüketimden gelen gücümüzü kullanabilme noktasinda yeni açilimlar, örgütlenmeler gerçeklestirmemiz gerekmez mi?
Üçüncüsü, biz bilgiye, örgütlülüge, kurumlasmaya, egitime artik tarihin hangi döneminde gereken yatirimlari yapacagiz ve insanligin yasadigi güncel dönemlerle esdeger bilgi üretimi, mal üretimi, kurumsal yapi olusturma, toplumsal, kültürel ve sanatsal organizasyonlara gereken önemi tarihin hangi asamasinda verecegiz. Ve bu alanda da para kazaniliyor hem de daha az yatirimlarla daha yüksek kazançlar saglanmasina ragmen, biz halen, el emegi, kol gücüne dayali hizmetlerde mi çalisip sermaye olusturacagiz ki, bu sinirli ve bagimli bir gelismedir.
evet tek sermayeye ihtiyacimiz var. “Bilgi, Bilinç, örgütlenme” ki bunun da kaynagi sadece ve sadece “insan”dir. bilinmelidir ki parayi kazanan da bilgiyi ögrenen ve bilinçle kullanan da “insan kaynagi”dir.






