doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Avrupa Birliği’nin Oluşumu, Güçler, Türkiye ve Kürtlere Etkisi

e-Posta Yazdır PDF

Avrupa’da Birlik Arayışının Tarihsel Arkaplanı  

 

Avrupa’nın birliği en geniş biçimiyle ilk olarak Roma İmparatorluğu döneminde gerçekleşmişti. Ancak kavimler göçü ve Roma imparatorluğunun yıkılmasıyla birlikte kıtada büyük alt üst oluşlar yaşandı. Bir yandan farklı etnik yapılar birbirine karışırken, bir yandan da toplumsal, ekonomik, askeri ve siyasal kaos süreci başladı.

Feodal yönetimlerin ve Kilisenin iktidarında yaşamın devam ettiği kıta da binli yılların başından itibaren merkezi krallıklar gelişmeye başladı. Bir yandan merkezi krallıklara dönüşen bazı feodal senyörlerin iktidar olma eğilimi bir yandan da otorite olan kilisenin iktidarını kaptırmama isteği yeni bir sıkıntının başlangıcıydı. Yine merkezi krallıklara dönüşen güçlere karşı halen direnen ve muhalefet gücünü sürdüren bölgesel yönetim birimlerinin yani feodal sistemdeki senyörlerin izledikleri farklı varyasyonlardaki ittifak ve çatışma girişimleri de bir başka etkendi. Öte yandan ekonomik cephede yaşanan sıkıntılar tüccarların etkili bir otorite arayışı, lonca sisteminin istikrar talebi, köylülerin bağlı  oldukları gücün baskılarından azap duymaları farklı  arayışları meydana getirdi.

Kıta dışındaki dünya yaşanan gelişmelerin de kıtaya yansıması oldu. Özellikle İslamiyet’in doğup gelişmesi, Avrupa’nın beslendiği ticari ve ekonomi bölgelerine hakim olması, Avrupa’nın içlerine doğru yayılması ve yaşanan çatışmalardan yaşanan etkileşimler sonucunda oluşan bilgi, teknoloji alışverişi ve yeni buluşların oluşması bilimde, sanatta, teknolojide, araç ve donanımların yaratılmasına fırsat verdi. Öte yandan karşılaştırmalı uygarlık anlayışı, yaşanan yaşam tarzı ve inanç biçiminin sorgulanmaya tabii tutulması  gerek kıta dışındaki gelişmelerle gerekse kıtada yaşanan antikçağ  dönemiyle kıyaslamaların yapılması Avrupa kıtasında yeni bir çıkışa zemin hazırladı. Bunun iki önemli ayağı oldu. Birincisi dış dünya ya yeniden açılmayı sağlayan coğrafi keşiflerin gerçekleştirilmesi ve böylece zenginliklerin Avrupa’ya akmaya başlaması,  İkincisi, Avrupa’nın içte kendi sisteminin iktidarı olan feodal sistemi ve Kilise otoritesini sorgulaması oldu. özellikle dıştan gelen zenginliklerin yeni yeni güçlenen ticaret burjuvazi eliyle sağlanması ve içte reform ve rönensans akımlarıyla kilisenin otoritesinin sarsılması merkezi devletlerin güç kazanmasına yol açtı ki, 1215 İngilizlerin Magna Carta sözleşmesi ile 1789 Fransız Burjuva devrimine kadar geçen süreçte yaşanan mücadeleler böylesi bir dönüşümle sonuçlanmıştır.

Kırsal yaşam biçimi ve geleneksel tarımsal üretim karakterinin yerini kentsel yaşam biçimi ve endüstriyel üretim biçimi yer alırken, krallıklar ulusal devletlere dönüştü. Özellikle ulusal burjuvazinin ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel yapılanmaya yön vermesi katı bir devlet yapılanmasını da getirdi. Ulusal ekonominin gümrüklerle korunması, ithalat ve ihracatın yani uluslar arası ticaretin ulusal devlet kontrolüne alınması, içte ulusal burjuvazinin dış rekabet karşısında korunması, devletler arası rekabet ve çatışmaları da doğurdu. Sömürge paylaşımı  nedeniyle sömürge bölgelerinde yaşanan çatışmalar gibi Kıta Avrupa’sında da ulusal sınırların genişletilmesi ve diğer ulusların denetim altına alınması yönünde de çatışmalar yaşandı. Özellikle Napoleon Bonaparte’nin bir yandan Mısır’ı ele geçirmesi öte yandan taa Rusya’nın içlerine kadar girmesi bariz bir örnektir.

Bonaparte’ın aynı zamanda Avrupa’nın birleştirilmesi fikri de vardı. Üstelik bu fikir sadece ona özgü değildi. Daha Roma’nın yıkılışından beri gerek merkezi krallıkların bilinçaltlarında olsun, gerek kilisenin teorik ve pratik yaklaşımlarında olsun, gerekse gelişen Avrupa’nın Aydın dünyasına kadar bu fikir sürekli olarak canlı kalmıştır. 19. Yüzyılda Victor Hugo’dan, Durkheim’e Günümüzde başında Ünlü Alman Filozofu ve Frankfurt Okulunun son temsilcilerinden Jürgen Habermans’a kadar birçok filozof tarafından sürekli gündemde tutulan bir konudur Avrupa’nın birliği ideali.

Ancak daha 20. Yüzyılın başından itibaren yaşanan gelişmeler bu filozofların ideallerinin pek de kolay gerçekleşmeyeceğini göstermekteydi. Yüzyılın başındaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, ekonomik ve siyasal bunalımlar ardından çatışma ve dönüşümler gösterdi ki bu yüzyıl E. Hobsbawm’ın nitelediği gibi “aşırılıklar çağı” oldu.

Bu yüzyılın başında dünyaya gelen bir insan kısa bir sürede insanlık tarihinin iki büyük savaşına tanık oldu. Milyonlarca insanın ölümünün yanında yükselen ideolojilerin devletlere dönüşümünü ve ardından yok oluşunu gördü. Böyle bir insanın acıların ve aşırılıkların yanında tanık olduğu güzelliklerden biri ise biçimi ve nedeni ne olursa olsun birbirinden milyonlarca insanı öldürenlerin düşmanlıkları rafa kaldırarak güçbirliğine gitmelerine tanık olmasıdır.

Daha Rönesans ve Reform dönemlerinden başlayan Avrupa’nın birliği düşüncesi gerek  19. Yüzyılda sosyalistlerin enternasyonal anlayışı çerçevesinde gerekse liberallerin üretilen malların önündeki engellerin kaldırılarak ticaretin sınırsız yapılmasının ideali haline geldi adeta. İster bu kesimler arasındaki çatışma ve mücadeleler ister Avrupa’daki devletler arasında yaşanan büyük savaşlar, çatışmalar ve mücadeleler olsun, sonrasında oluşan zemin yeniden birlik eğilimini arttırdı.  


AB’de Güçler ve Yapılanma  

Tam bir birlik için gerekli şartlar bir süreç  sorunu olmanın yanı sıra siyasal, sosyal, hukuksal ve iktisadi bir dönüşümü gerektirir. Kömür ve çelik anlaşmasıyla başlayan bütünleşme sürecinin tam bir homojeniteye ulaşması  için bir takım önceliklerin ve öncül düzenlemelerin gerçekleştirilmesi gerekir.

Gerçekten yaşamın çok kısa bir döneminde Avrupa Birliği amaçlanan başlıca hedefi ekonomik entegrasyonla başlayan süreçte önemli aşamalar katetmiştir. Üyelerin 1951 Paris zirvesinde Avrupa Kömür ve Çelik Anlaşmasıyla başlattıkları süreç  1957 Roma anlaşmasında Avrupa Ekonomi Topluluğu-AET’nin kurulmasıyla temellendi. Bu anlaşma çerçevesinde Avrupa Enerji Birliği-Euroatom anlaşması ve 1960’larda kömür ve çelik işbirliğinin daha da gelişmesinin yanı sıra tarımsal politikaların inşasıyla 1970’lerde ortak ekonomik politikaların oluşturulması düzeyine vardırdılar. 1967’de yönetim organlarının birleşmesi, 1974 yılında Paris Zirvesinde Avrupa Politik İşbirliğinin geliştirilmesi ve 1979 yılında Avrupa Para Sistemine gidilmesi çabası AET açısından önemli adımlar oldu. Ama asıl Birlik yönünde düzenlemelerin başarı  oranı, 1980 sonlarına doğru tek pazara dönüşebildi. 1985 Shengen Bildirisinin 1991’de anlaşmayla sonuçlanması üzerine sağlanan serbest dolaşım hakkı, 1987 yılında Tek Avrupa Sisteminin imzalanarak siyasal işbirliğinin sağlanarak ortak dışişleri ve güvenlik politikaları  için konsensüse varılması ve ekonomik ve parasal birliğe gidilmesinin sağlanması için gerekli şartların önemli bir aşaması  halledildi. Ama 1993 Tek Pazar anlaşmasıyla AET, Avrupa Birliğine (AB) dönüştürülerek günümüzdeki yapılanmanın temeli atıldı. Yapılan çalışmaların finali ise şimdilik ortak para birimi olan Euro’ya geçilerek perçinlenmiş oldu.

Kuruluş esnasında Roma anlaşmasının başlangıçta açık bir biçimde hedeflediği üç amaç vardı. İlki bir gümrük birliğinin oluşturulmasıydı. İkincisi ortak bir pazarın oluşturulmasıydı ki, bununla insanların, hizmetlerin, malların serbest dolaşımının sağlanması ve parasal birliğin gerçekleşmesi hedeflenmekteydi. Ve üçüncüsü, ortak rekabetin geliştirilerek devlet yardımlarının minimize edilmesi veya tamamen ortadan kaldırılmasının sağlanması, bu yardımların ulusal ekonominin ötesine taşıp birlik düzeyinde bir işleve kavuşması, monopol veya kartel oluşumların engellenmesi, ulusal sağlık ve sosyal güvenlik politikalarının Birlik düzeyine kavuşturulması amaçlarını kapsamaktaydı.

Başlangıcından günümüze dek belirlenen aşamalara ulaşılması için sarf edilen çabalardan bir bölümü  kısa zamanda çözümlenirken, geri kalan bölümü halen sorun olmaya devam etmektedir. Birliğin temellerinin atılması açısından kaydadeğer önem taşıyan ilk amaçlardan mal hareketlerinin önündeki engellerin kaldırılması belli bir düzeye getirildi. Bununla özellikle işlenmiş mamül malların dolaşımının sağlanması  hedeflenmekteydi. Ancak 1968 gümrük birliği anlaşmasına rağmen mal dolaşımı ticaret kotalarına takılarak sınırlı  düzeyde kaldı. Böylece malların kontrolü, alınan vergiler ve endüstriyel, bitkisel ve hayvansal ürünlerin dağıtımının engellenmesi gümrüklerin işlerliğinin önünde zaman ve maliyet açısından dikkate değer sıkıntılar olarak göze çarptı. Bunu aşmak için ilk adım geç  bir dönemde, ancak 1988 yılında, atıldı ve genel engeller ve içsel sınırlandırmalar topluluk hukukunun geliştirilmesiyle aşıldı. 

Yukarıda vurgulandığı gibi pazarların açılması, gümrük vergilerinin önce düşürülmesi ardından gümrüklerin tamamen kaldırılması hedeflerinin uygulamaya geçmesi firma maliyetlerini, üretim ve pazarlama politikalarını da etkiledi. Firmaların üretim maliyetlerini düşürdüğü gibi hareket alanlarını genişlettiği açığa çıktı. Bu gelişme karşısında firmalar ele geçen fırsatı değerlendirmek ve daha etkili olabilmek için üretim maliyetlerini düşürdüler, yeni teknolojiler kullandılar ve artan karmaşık, modern ve tek pazar sisteminde yeni etkinlik alanları geliştirdiler. Yine gümrük gelirlerinden vazgeçen devletin gelirlerinin yanı sıra ekonomideki etkinliğinin de sınırlandığı ve böylece liberal kapitalist sisteme uygun olarak firma etkinliğinin Avrupa çapında devletler ötesi düzeyde yapılanmasının yolu da açıldı. Ancak bu gelişme serbest pazar şartlarında rekabetin oluştuğu, hiçbir firmanın büyük pazarda tekel düzeyine çıkamayacağı görüşünün aksine şirket birleşmeleriyle dev firmaların ortaya çıkmasını da sağladı.

Bir taraftan farklı toplumsal kesimlerin çabasını  gösterdiği Avrupa’nın birliği çerçevesinde ihtiyaçların harmonize edilerek standartları belirlenmiş ve düzenlenmiş  bir ortamda eğitim, sağlık, sosyal ve çevresel sorunların  çözüm bulması yönündeki talepleri sözkonusuyken diğer taraftan bunu sadece işin mekansal ve sosyal boyutu olarak görüp esas olarak firmalar arasında yaşanan mücadelede odaklanan talepler sözkonusudur. Gerçekten firmalar sabit yüksek fiyatların sağladığı getiri yanı sıra hakim pozisyonlarını sürdürecek belirleyici aktör olmanın yollarını sürekli geliştirdiler. Hatta ulusal hükümetler firmalara desteklerini kendi sınırları içinde esirgemedikleri gibi diğer üye ülkelerin sınırları içinde de etkinliğini geliştirmesi amacıyla sürekli yadım ve teşviklerini sundular. Görüldü ki firmalar ulusal devletin yardımına bağlı  kaldığı sürece onun etkinliği ve sınırlarını aşamadığı  zaman AB’nin gelişmesi önünde de engel oldular. Taa ki ulusların  ötesine taşarak birleşmeler, büyümeler ve Pazar hakimiyetinin sağlanmasına kadar. Açığa çıkan dev firmalar ulusal hükümet ve devletlere gerek duymadıkları 1980 sonrası dönemden itibaren AB için gerekli kurumsal ve yapısal düzenlemelerin hızlandırılması  yönünde gayretleri hızlandırdılar.

Bu çerçeveden bakıldığında AB kapitalist sermaye birikiminin mantığına dayanan ve onun gerekliliklerine göre yapılanan bir proje olarak ortaya çıkmıştır. Farklı sermaye gruplarının aralarındaki gerilim ve mücadele, birliğin gerekliliklerine göre yeniden yapılanan devletler aracılığıyla resmi düzeyde ifadesini bulmakta, temsil edilmektedir. Ancak Avrupa kamuoyu nezdinde bu temsiliyetin meşruiyeti halihazırda tartışmalıdır. Çünkü salt sermayenin birleşmesi talebi bütün Avrupa’yı kapsamıyor. Yukarıda ifade edildiği gibi Avrupa’nın sağlık, eğitim, çevre, adalet standartlarının geliştirilmesini, sosyal dayanışmanın yaygınlaşmasını, kültürel çoğulculuğun korunmasını, sınıflar ve kesimler arası  farklılıkların sınırlanmasını, paylaşım ve bölüşüm dengesinin hakaniyete uygun olmasını isteyen büyük bir potansiyel de mevcuttur.

Yapılan kamuoyu yoklamalarında yaklaşık yarı  yarıya birliğe karşı bir sonuç çıkmaktadır. Yakından incelendiğinde bunun esas nedeni birliğin istenmemesi değildir. Birliğin oluşum biçiminin eleştirilmesidir. Bu da Avrupa Birliği sürecinin dinamik bir süreç olduğunu gösterir. Üstelik bu karşı çıkışlar kendi içinde homojen bir niteliğe sahip değildir. Irkçı bir milliyetçilikten ulusalcılığa ve sosyalistlere kadar uzanmaktadır. Bu tepkilerin iyi bir analizi bir çok konuda aydınlatıcı olacaktır. Örneğin, Refah düzeyi çok yüksek İskandinav ülkelerinde birliğe karşı bir anlayış  yüksekken, İtalya, ve Yunanistan’da ağırlıklı olarak birlik taraftarı bir sonucun çıkmış olması bir hareket noktası olabilir.  Bu kabul ya da reddetme anlayışlarını besleyen tarihsel birikim, coğrafi konum, ulusallık anlayışı, gelir düzeyi, bölüşüm ve sistem karşıtlığı gibi faktörleri birbirinden ayrıştırmak önemli, ancak zor  olmakla birlikte tüm bunların toplamı farklılık, çelişki ve dinamizme işaret etmektedir.  

AB’nin tarihsel gelişimi aynı zamanda üye devletler ile Birlik otoritesi arasındaki mücadele tarihidir. Özellikle endüstriyel alanda yansımasını bulan Birlik-Devlet karşıtlığında birleşme sürecinde lider konumunda olma ya da merkezde yer alma mücadelesi var. Bu yüzden rekabet politikaları, firmalar ve devlet yardımlarının kontrolü Avrupa Ekonomi Topluluğu anlaşmasında önemli bir yeri işgal etmekteydi.

Ancak üye ülkeler arasındaki farklı eğilimlerin yönünün uzlaşmayla ortak noktalarda buluşturulması ancak Komisyonun yetkilerinin arttırılmasıyla mümkün olabilirdi. Gerçekten AET anlaşması rekabet politikası açısından komisyona güçlü bir pozisyon kazandırdı. Bu da farklılık ve çelişkilerin aslında olgun davranılması halinde nasıl bir dinamizm getireceğinin önemli bir kanıtı oldu. Komisyondan gelen önerileri, Konsey topluluk uygulamalarına adapte ederken aykırı pratiklerin yasaklanmasını  ve suistimal edici pozisyonların giderilmesini sağladı. Bunun uygulamasında komisyon güçlendirilen adalet mahkemesine başvuruyu uygun gördü. Birde komisyon otoritesinin yaşama geçmesi ve dolaylı uygulamalara neden olan hükümetler yerine artık firmalarla anlaşmalar yaparken, buna ilişkin kuralların belirlenmesi ise birlik hukuku ve ekonomisi içinde oluşturuldu. Bu firmaların AET düzeyinde birleşmeler dahil yeniden yapılanmasına neden olurken, temsil düzeyleri de bir nevi üye ülkelerin birlik içindeki temsiline dönüştü. Devletten bağımsız oluşumların böylesine öne çıkması tartışma konusu olurken, komisyonun benzer biçimde bölgesel, sosyal ve endüstriyel politikaların diğer yönleriyle ilgilenmesi artarak sürdü. Ancak bu sürecin işleyişi oldukça sancılıydı. Anlaşmazlıklar için mahkemeye başvurulmasının sağlanması, mahkemenin etkinlik sağlaması ulusal devletten bağımsız olarak bireysel bağımsızlık anlayışının yerleşmesini gerektirmeydi ki bu da kültürel, sosyal ve siyasal olarak uzun zaman alan bir dönüşümü gerektirdi. Avrupa düzeyinde, firmaların farklı fiyat politikalarıyla haksız rekabetten kazanç  sağlama eğilimi, piyasadaki hakimiyeti için ürün çıktısının miktarıyla oynaması, pazarların farklılığından yararlanarak rekabetten kaçınma yanı sıra devlet otoritesine dayanmaları gibi çeşitli sorunlar oluşturulan hukuka göre suç teşkil etmekteydi ve bu hukuksal otoritenin oturtularak ekonomik işleyişin sürdürülebilirliğinin sağlanması konusunda mesafe kat edilmesi oldukça zor oldu.

1970’ler ve 1980’lerin erken dönemlerine kadar süren sınırlı etkinin günümüz itibariyle aşılması  epey zaman aldı. Komisyonun henüz güçlü bir kurumsal yapıya ulaşmamış olması ve üye devletlerinde otoritelerini kaptırmak istememelerinden kaynaklanmaktaydı. 

Birlik sürecinin pekiştirilmesi süreciyle birlikte daha etkin yöntemler geliştirildi. Komisyonun yaptığı düzenlemeler, devlet yardımlarıyla yapılan düzenlemelere benzer biçimde yapılandırıldı.  İlkin Konsey Komisyondan gelen önerileri bir sisteme bağlayarak sürece adapte etti, özellikle birliğin ahengini bozan üye ülkelerin kendi uygulamaları çerçevesinde firmalarına yaptığı devlet yardımlarını yasakladı. Bunun yerine komisyonun devlet yardımlarını  ikame edici uygulamalarının önünü açtı. Devlet yardımlarının ise topluluk anlaşması çerçevesinde  gerikalmış bölgeler, düşük yaşam standartları ve yüksek işsizlik için kullanılmasına izin verildi.

SEA (The Single European Act-Tek Avrupa Anlaşması) tüm Avrupa’nın entegrasyon sürecinin gelişmesi için oldukça radikal adımlara tanıktır. Roma Anlaşmasının imzalanmasından son zirveye kadar hem ekonomik entegrasyon konusunda hem de Avrupalıların yaşamlarının daha iyi bir düzey yakalaması için oldukça somut adımlara tanıklık etmek mümkündür. Ama sorunların kolay aşıldığı ve herşeyin güllük gülistanlık olduğunu söylemek de gerçekçi değildir. Kendi iç bütünlüğü ölçü alındığında hoşnutsuzlukların yaşandığına, gelişmelerden olumsuz etkilenen kesimlerin, sınıfların, gurupların olduğunu da görmek mümkün. Bunlar büyük ölçüde sistemle ilgili temel konulardan başlayıp daha özgün özel konulara kadar uzanmaktadır. Zaten bu alanda da Avrupa Birliğinin kendisi kendileri için de tartışma konusudur. Bu tartışmada farklı sektörler, farklı sermaye grupları, sınıf hareketleri, çevresel gruplar, sistem karşıtları vb kesimler sürekli tartışma ve çatışma içerisindedirler. Ve daha da sürecektir ki, bunun sürmesi de sadece birlik sorunundan kaynaklı olmayıp evrensel sorunlarla iç içedir.

Bu şekilde, kapitalizmin tanımladığı gerilim ve çelişkili bir mantığa dayandığı için AB tamamlanmamakta ve sürekli değişen bir proje olma özelliğini göstermektedir. Bu dönüşümde etkin olan aktörler arasında gerilimler yaşandığı  gibi süreklilik arz eden bir mücadele de mevcuttur. Bu aktörlerin etkinliğine göre birlik içinde hiyerarşik bir yapılanmanın varlığına dikkat çekmek gerekir. Yani etkin olan aktörlerin belirleyiciliği kaçınılmaz olarak ortaya çıkmakta ve kendi idealleri çerçevesinde yapılarını kurumsallaştırmaktadırlar ki bu da hiyerarşik bir yapıya işaret etmektedir. Buradan bakılınca AB tek, salt ve mutlak bir proje değildir. Bir taraftan neo-liberal Avrupa Birliği projesinden bahsedilirken aynı anda Sosyal Avrupa Projesinden de bahsetmek mümkündür. Haliyle AB bir oluşum süreci olarak da okunabilir. Bu hiyerarşinin izlenebileceği düzeyler, güçlerin mücadelesinin sonucu olarak bir tür tamamlayıcılık ilişkisi içinde farklılaşmaktadır.

AB’nin Kurumları ve Temel Politikaları

Maastricht Anlaşmasıyla son şeklini alan Avrupa Birliği Kurumsal yapılanması: Avrupa Parlementosu, Avrupa Komisyonu ve Avrupa Konseyi kurumsal oluşumlar olarak karşımıza çıkıyor. Ayrıca üye devletlerde doğrudan uygulanacak ve ulusal yasaların  üzerinde bir topluluk hukukun meydana getirecek bağımsız bir Avrupa Adalet Divanı oluşturulması tamamlayıcı oldu.

Parlamento: Komisyon ve Konsey’in üstlenmiş olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin kullanılmasının demokratik biçimde denetlenmesi görevini parlamento üstlenmiştir. Üyeleri mensubu oldukları ülkelere göre değil, siyasi görüşlerine göre guruplaşmışlardır. Bu yüzden burada ulusal partilerin temsili sözkonusu değildir. Karar alma gücü itibariyle halen Konsey ve Komisyon’un gerisinde sayılır. Bunun birlik iktidarının tamamen etkinlik kazanmasıyla mümkün olacağı öngörülmektedir.

Konsey: Yasa yapıcı organ Bakanlar Konseyidir. Komisyonun önerileri Konseyde karara bağlanır. Yine değişik organlardan oluşmuştur. Yani her sektöre ilişkin kararlar o sektörü oluşturan üye ülkelerin bakanlarının katılımıyla oluşan Konsey tarafından yürütülür. Kararlar belirlenen çerçeveye göre “oy çokluğu” veya “oy birliği” ile alınır.

Komisyon: Üye devletler tarafından atanan 20 komiserden oluşmaktadır. Yasa önerisi vererek gündem belirlemekte, anlaşmazlıkları gidermek için teklifler sunmakta ve alınan kararların takibini yapmaktadır. Yine yürütme organı sıfatıyla bazı kuralların uygulanması için yönetmelikleri hazırlayıp sunmakta, hükümlerini uygulamaktadır. Yine AB’nin çeşitli fonlarını da Komisyon yönetmektedir.

AB’nin bugünkü biçimine kavuşması  Maastricht Zirvesiyle gerçekleşti.

·        Ekonomik ve parasal birliğin tamamlanması,

·        Topluluğun nispeten fakir ülkelerine yardım fonu

·        Ortak dış politika

·        Ortak savunma ve güvenlik politikası

·        Federalizm yerine sıkı birlik

·        Sosyal konular

·        AP’nun yetkilerinin artırılması

·        Ortak Pazar vize uygulaması 

Konularında anlaşmaya varıldı. Ekonomik ve parasal birlik, Avrupa vatandaşlığı ve ortak güvenlik ve dış politikası  konusunda atılan adımlar Avrupa’nın dönülmez bir yola girdiği gibi sıçrama yaptığını da göstermektedir.

Üstelik anlaşma bağlayıcı olmuştur. Sonrası için de aynı ilke geçerli olmuştur. Uyumsuzluk gösteren bir üye ülke takibata uğrayabilir, Adalet divanı zorlayıcı ve yaptırım gücü olan kararlar alabilir.

Üye ülkeleri de bağlayan ve aynı zamanda Türkiye gibi aday ülkeleri de ilgilendiren önemli kararlardan bazıları  şöyle sıralanabilir.

·        Üye ülkelerin dillerinin öğretilmesi ve yaygınlaştırılması, eğitim kurumları arasında işbirliğini geliştirmek,

·        Geri kalmış bölge ve ülkelerde gelişmenin desteklenmesi, bu ekonomilerin dünya ekonomisine entegre olması ve fakirliğin önlenmesi

·        Konut politikası, ülkeler arası geçiş kurallarının iyileştirilmesi, göç ve kaçakçılık sorunları karşısında insani kriterlerin dikkate alınması, hukuki işbirliği ve cezalara ilişkin ortak bir uyumun oluşturulması gibi

·        Kalıcı ve enflasyonist olmayan bir ekonomik büyüme, yüksek istihdam, ileri dereceli sosyal kurumlar,

·        Çevreye duyarlı bir yapılanma, yaşam seviyesinin ve niteliğinin yükseltilmesi

·        Üye devletler arasında ekonomik, sosyal ve siyasal bütünlük ve dayanışma sağlanması öngörülmüştür 

AB Türkiye’yi nasıl etkilemekte

Türkiye’de şu an yaşanan tartışmalar aslında doğrudan AB ile ilgili bir durum değildir. 19. Yüzyılın başından itibaren yaşanan değişim ve dönüşüm sürecinin 1923 yılında TC’nin kurulmasıyla bir biçime kavuşan sistemin tartışmasıdır. Oluşan sistem daha çok içte baskıcı özellikler taşıyıp  “Şekavet” ve “irticai” faaliyetlere şiddet anlayışı  üzerine şekillenmiştir. Ancak bu iki kesimin de halen varlıklarını  ve dirençlerini sürdürmesi sistemi sıkıntıya sokmuştur. AB ile ilintisine gelince ilk kez iç dinamiklerin yarattığı değişim talebi ile dış dinamiklerin taleplerinin aynı noktada çakışması  ve statükoyu zorlamasından kaynaklanmaktadır.

Yoksa AB ile ilgili düzen ve kapsama bakıldığında Türkiye’nin uyumu ve katılımı için Türkiye cephesinde marjinal bazı grupların dışında pek bir muhalefet ve sorun yoktur. Bugün başını MHP’nin çektiği gibi görünen aslında devletin içindeki çıkar güçlerinin de istemediği, mevcut statünün ve bunun kendilerine sağladığı çıkarların elden gideceği korkusudur.

Kopenhagen ve Maastricht kriterlerinin kabulüyle insan hakları, demokratik yapılanma konusunda önemli adımlar atılacaktır. Bununla öncelikle 82 Anayasası temelden değişecektir; darbeciler yargılanacaktır; sivil toplum örgütlerinin önü açılacaktır; serbest örgütlenme, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel katılım  önündeki engeller kalkacaktır; anadilin öğretimi; bilimsel eğitimin yaygınlaştırılması, eğitim üzerinde YÖK gibi denetim kurumlarının kaldırılması mümkün olabilecektir; düşünceyi, araştırma ve incelemeyi engelleyen mekanizmaların tasfiyesi sağlanacaktır. 

Bunun gibi ekonomik alanda da büyük adımların atılması gerekir. Örneğin ithalat ihracat dengesinin kurulması, dış ticaret açığının sınırlandırılması, istihdamın artırılması, enflasyonun düşük olması, bütçe içinde yatırım ve sosyal harcama paylarının artırılması, dış borçların GSMH’nin yüzde 60’ını  geçmemesi, sendikal örgütlenmenin, toplu sözleşme ve grev hakkının  önündeki engellerin kaldırılması, tarımsal üretimin modern tekniklerle yapılması ve arazinin verimli kullanımı sağlanacaktır. Yine hormonlu ve zararlı tarımsal üretimin, kalitesiz ve çevreye zarar veren endüstriyel üretimin denetim altına alınması için tedbirler alınacaktır. Endüstriyel yapılanma ve sanayi yatırımlarının çevreye duyarlı olması, kent merkezlerinden ve yerleşim bölgelerinden uzak tutulması, yatırım alanlarının etkinliği için bölgelere, üretim ve pazarlama alanlarına ilişikisinde etkinlik sağlanacaktır.

Kamu bütçesinden büyük pay alan ve Türkiye yönetiminde de ağırlıklı bir güç sahibi olan asker, polis ve bürokrasinin oluşturduğu oligarşik yapı ögelerinin neden olduğu aşırı  istihdam azaltılacaktır. Böylece hem bütçe ağır bir yükten kurtarılacak hem de devlet yönetimini ve yürütmesini sınırlandıran bu güçlerin sınırlandırılması sağlanacaktır. Böylece bunların doğuracağı boşluklar gerçek temsilin sağlandığı doğrudan demokrasinin ögesi partiler, odalar, sendikalar, birlikler gibi toplumu temel alan katılımcı güçler alacaktır.

Bu ve bunun gibi örnekleri daha da artırmak mümkün ancak şunu belirtmekte fayda var. Söz konusu edilen Türkiye’nin AB’ye alınıp alınmaması burada çok önemli değil, önemli olan Türkiye’nin de bu kriterleri kendine rehber yapıp kendi insanı, coğrafyası ve geleceği için adımlar atmasıdır. Varsayalım Türkiye AB’nin bugün dayatma olarak görülen şartlarını  yerine getirdi ve belirttiğimiz değişimleri yakaladı ama yinede alınmadı. Ne kaybedilecek? Hiç bir şey tam tersine kazanımlar daha çok olacaktır. Bugünkü ekonomik, siyasal, kültürel ve demokratik tıkanma daha da aşılmış olacağı gibi sınırların içinde ve dışında  etkinliği daha artacaktır.

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read