Uygarlığın oluşmasında işgücünün varlığı temeldir. Emek sahibi insanın işgücünü bilinçli kullanması ve niteliği kazanması sayesinde dünyanın yedi harikası yaratıldı. Daha da önemlisi insanın maddi medeniyetlerinin oluşumunun yanı sıra insan olma vasfında da emeğin rolü temeldir.
İşgücünün eğitimi, bilgi birikimi ve enerjisi sayesinde insanoğlunun üretimdeki fonksiyonu sürekli gelişim sağlamıştır. Bu yönlü yatırım yapan ülkelerin uygarlık düzeyi, kültürel biçimlenişi, ulusal ve uluslar arası konumlanışı farklı, özgün ve yetkindir. Ancak işgücünün, fonksiyonu ölçüsünde bağımsız olmaması, emek sahibinin özgür iradesini kullanamaması da bir başka gerçekliktir.
Maalesef Kürt işgücü de günümüz itibariyle enerjisini istemleri ölçüsünde kullanabilme özgürlüğüne sahip değildir. Üretim fonksiyonunun gelişebilmesi için eğitim yapamamakta, bilgi birikimini gerçekleştirememektedir. Haliyle kültürel şekillenişi ve uygarlığın nimetlerinde etkin yararlanması ve buna kendi payına bir takım değerler katması istenen düzeye varamamıştır. İşgücünün yetkinlik kazanması çeşitli, üretken ve yaratıcı organizasyonlarla mümkündür ve bu da bir nevi tarihsel ve ulusal şekillenmeyle ilintilidir.
Konu itibariyle daha çok endüstriyel işgücünün niteliği bu başlık altında ele alınacağından şu belirtilebilir. Kürt bölgelerine kapitalizmin girişi pek geç bir dönemde değildir. Fakat, kapitalizmin gelişmesi ve toplumsal yapı üzerinde etkili olarak tarihsel rolünü oynaması, gecikmiştir. Daha gerçekçi bir anlatımla ulusal devletle şekillenen kapitalizm Kürtlerin mevcut konumu dolayısıyla geciktirilmiştir.
Kapitalizmin etkileri daha 17. Yüzyılda Kürt bölgelerinde görülür. Ancak bundan önce de başta Diyarbakır, Bitlis, Musul, Mamuretül Aziz, Rıha’da (Urfa) zanaatçılık oldukça ileri idi. Yine maden çıkarılan bölgeler mevcuttur. Buralarda yoğun işgücü istihdam edilmektedir. Ücretle çalıştırılan işçilerin yoğun olduğu Kürt bölgeleri Kermanşah’tan Mehabad’a oradan Serhat, Harput, Harran, Amed, Cizire, Behdinan, Soran Bölgelerine kadar uzanır. Buna paralel olarak Kürt kentlerinde de büyük gelişmeler söz konusu olmuştur.
Eski Bilecek, Kığı ve Van gibi madencilik merkezlerine geçici ve sürekli göçün nedeni ücretli işçi çalıştırılması nedeniyle idi. Faroqhi’ye göre 16 ve 17 yüzyıl belgelerinde bağımlı emekçilerden pek söz edilmemektedir. Kısa sürelerle çalıştırılan ücretli işçiler özel becerileri olmayan kişilerdi. (Faroqhı s: 226) Hatta özel kişilerin madenleri işletmesi ve karşılığında vergi vermesi yerine madenler bizzat devlet eliyle ve ücret karşılığında işçi çalıştırılması yöntemi daha gerçekçi bulunarak tercih edilmiştir. Çünkü mükelleflerden alınan vergi miktar olarak çok ve sık sık alınmaktaydı ve bu tarz işletmeler artık verimsizleşmişti.
Özellikle savaş zamanı baskılarının hissedildiği dönemlerde, maden ve ocaklara işçi sağlanması için idari zora başvuruluyordu. Kığı’da Osmanlı ordularına gülle yapımı için gereksinim duyulan işçilerin zorla toplanması yoluna gidildi. İşler bu noktaya geldiğinde, yerel yöneticiler, komşu bölgelerden sorumlu meslektaşlarının kendilerine gereken işçileri çalıştırmalarını önlemeye çabalardı. Yöredeki tımar sahipleri ve sancakbeylerinin direnerek ellerindeki işgücünün devlet emriyle de olsa gitmesini istemiyorlardı. Örneğin Bitlis ve Ahtamar kadıları Van demir madenlerine işçi gitmesi için kanunları uygulamaya çalışmışlardır.
Kiğı madenlerinde çalışanlar her yıl 2.500 batman gülle ve 1.800 batman demir teslim etmekte karşılığında madenci köyleri avarız-ı divaneye vergilerinden muaf tutulmakta, maden ve atölyelerde ya da fırın körüklerinde çalışan işçilere haftada 7,5 rub (günde 4-5 akçe) verilmekteydi. Ama aynı dönemde (1630’larda) kamu inşaatlarında çalışan vasıfsız işçilerin günde 10 akçe dolaylarında ücret aldıkları düşünülürse bu ücret komikti. (Faroqhı s: 229) Bu yüzden, işçiler ücretli çalışmaktansa köylerinde yaşamayı yeğlemekteydiler. Fermanlarla çalıştırılan işçiler ise ücretlerini aldıkları anda kaçmaya çalışmaktaydılar. Bunun önüne geçebilmek için kadılar, devletin askeri yetkilileri hukuki ve askeri tedbirler alıyorlardı. Benzeri şartlar kamu biralarının inşasında ve devlet denetimindeki imalathanelerde de görülmekteydi.
Sonraki dönemlerde, başta İngilizler olmak üzere Fransız ve ardından Ruslar’la Almanların Kürt bölgelerine girmesi Kürtlerin yerel üretim dinamiklerini daha da olumsuz etkiledi. Çünkü Yapılan yerel üretimin Avrupa kuruluşlarının ürünlerinin içinde barınacağı bağımsız ve çok sayıda işçi çalıştıracak bir organizasyonun bulunması pek mümkün değildi artık. Avrupa’nın fabrika da üretilmiş ürünleri en uzak Kürt köy ve kentine ulaşabilmekteydi artık. Bu ürünler Kürdistan’da imalatı öldürürken, tarımsal ve hayvansal ürünlerin ticaret yoluyla satılması ve artık imalathanelerde işlenmemesi de bir başka olumsuz gelişmeydi.
Endüstriyel alanda gelişme olmasa da tarımsal ve hayvansal ürünlerin talep görmesi ticari yaşamı ve buna bağlı olarak kentleri dinamik kıldı. 1800’lerin başında Doğu Kürdistan’da Sine’nin nüfusu 20.000 kişiyi geçiyordu. Buna karşılık 1814 yılında Küdüs’te ikamet edenlerin sayısı 12.000, 1831’de Bağdat nüfusu yaklaşık 20.000, 1880’de Amman’ın nüfusu bin kişi olarak tespit edildiğinde kentin niteliği ortaya çıkar. Bitlis, Diyarbakır, Van, Rıha’da benzeri yüksek nüfusa sahiplerdi. Bundan dolayı bina, köprü, yol yapımı, küçük üreticilik, ticaret, hizmetler sektörü aktifti. Buralarda çalışanların yanı sıra kırsal alanda çobanlık ve ırgatlık işlerinde çalışan işgücü hacmi de yüksekti.
Osmanlı’nın merkezileştirme politikaları çerçevesinde Kürt bölgelerine saldırması ve üretim dinamiklerini kendine bağlaması bir başka önemli gelişmeydi. Bu dönemden itibaren Kürtlerin ekonomik yapıları tamamen Osmanlı’nın ve emperyalistlerin denetiminde gelişti. Bu dönemin başlangıcı genel olarak II. Mahmut dönemine denk gelmektedir. Özellikle Osmanlılarda gelişen kapitalizm ve yapılan yasal ve idari düzenlemeler Kürt bölgelerini de etkisi altına aldı. Köyden kopup şehirlere yerleşmeler o dönemde görülmeye başladı. Kapalı ekonominin bir özelliği olan tarımsal üretim Batı’nın endüstriyel ürünleriyle rekabet edemedi. Yerel atölyelerde yapılan imalat ürünleri Avrupa ile rekabette başarılı olamayınca iç pazarın egemenliği yabancıların eline geçti. Pazar payını kaybeden ve bu nedenle malları ellerinde kalan yerel üreticiler, yanlarında çalıştırdıkları işçileri serbest bırakmak zorunda kalırlar. K. Mazhar Ahmet’in verdiği örneğe göre Süleymaniye’de şehir pazarına ve civar bölgeye yılda 500 ton sabun satılmaktaydı. Hatta buradan Bağdat ve Tebriz’e gönderilmekteydi. Mutafçıların yaptıkları üretim adeta manüfaktürel işlerdi. Yine Revanduz Miri için top üretilmekte ve Musul tarafında bulunan 80 top Revanduz işçileri eliyle üretilmişti. Ama bütün bunlar ekonomik yaşamdan çekildiler. Kartsov 1896’da “Bir zamanlar Kürt gocuğu ünlüydü, fakat şimdi İngiliz kumaşları onları sıkıntıya sokmuştur” diyerek durumu net bir biçimde ortaya koyuyor. (K.M.Ahmet-Emekçiler)
Ticari kapitalizmin girdiği ve yeni koşullara göre gelişmelerin yaşandığı bir durumda işgücünün Kürdistan’da ve ya dışında büyük şehirlere gitmekten başka yolları yoktu. Şehirde hamallık, ayakkabıcılık, çıraklık, terzilik, berberlik gibi işlerde yarı proleter bir karakter taşıyanların yanı sıra iş aletlerinde, dokuma tezgahlarında (Diyarbakır, Erzurum, Musul, Kermanşah, Urmiye, Sivas, Elazığ, Malatya) çalışan ve işçi statüsüne kavuşan kesime de rastlanır. Ancak şehirleşmenin 19. yüzyılın sonuna doğru yaşanan savaşlarında etkisiyle giderek büzülmesi, işgücü potansiyelini istihdam etme düzeyinden uzak kalması ve siyasal karmaşalarla güvensizliklerin yaşanması üzerine tersine bir göç yaşanmaktadır. Kentlerde yaşayanların bir kesimi tekrar aşiretlerine dönmek zorunda kalırlar.
Ama bu çözüm değildi. Çünkü dağlarda Osmanlı’yla çatışma halinde olan aşiretler, savaşa götürülen köylüler ve vergi yüzünden tarım ve hayvancılık yapamayıp kaçan insanlar vardı. Yaşanan hareketlilik neticesinde genel olarak Kürtlerin Osmanlı’nın merkezi devlet tahakkümüne girmesiyle, işsiz, fakir ve açlıkla karşı karşıya kaldıkları bir realiteye dönüşmüştür. Çoğu zaman yalnız Ermeniler değil artık kırsal alanda yaşama imkanı bulamayan özgür göçebelerin ve yarı-göçebelerin kente göçüne de rastlandı. Hem çoğunlukla kiracısı oldukları toprak sahibinin, hem de hazinenin isteklerini karşılamak zorunda kalan yarı-göçebe köylüler, sonunda köyleri bırakıp bir kente yerleşmek ve burada geçim arayışına girmek zorunda kaldılar. Bu köylüler kent nüfusu içinde proletaryanın saflarını kabartmaktaydı. Zaten, kırsal uğraşların etkisi altında bulunanların karakteri de, göçebe kökeninden bazı kalıntılar taşımakla birlikte, git gide yerleşik zihniyet yönünde gelişmektedir.
Dağlarda yaşayan kesimin göçü sadece savaş ve vergiler değildi. İçsel nedenler de büyük önem arz ediyordu. Ovalarda büyük toprak sahiplerine nazaran, kırsal bölgelerde küçük ölçekli toprakların miras yoluyla bölünmesi nedeniyle meydana gelen bir arazi parçalanması söz konusuydu. Parçalanan topraklar belli bir gelir sağlayamayınca göç kaçınılmaz olmuştur. M. V. Bruinessen’e göre toprak kıttır ve babanın sahip olduğu şeylerin bütün oğullar arasında eşit paylaşılmasını buyuran İslam mirası yasalarına göre toprak, bir ailenin geçindirilmesi için yeterli olmayan pek küçük parçalara bölündü. İşsizlik ve para ihtiyacı birçok aileyi, bir ya da daha fazla üyesini, yoğun tarımın yapıldığı yerlere ya da endüstriyel merkezlere göndermeye zorlamıştır. Buralara ya mevsimlik işçi olarak ya da kalıcı göçmenler olarak gitmektedirler. Çünkü iki koşul da Kürt bölgelerinin dışında bulunuyordu. Gerçekten de Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Osmanlıya isyanı döneminde ele geçirdiği Çukurova bölgesinde Kürt tarım işçileri ilk kez göç ederek çalışmışlardı.
Ticari kapitalizmin etkisiyle gücünü yitiren yerel üretim, savaşlar, vergiler, toprağın bölünmesi ve yaşanan istikrarsızlık kırsal ve kentsel alanda büyük bir hareketliliğe yol açtı. Sıkışan kitlenin bir yerde patlak vermesi ve yaşanan duruma müdahale etmesi gerekiyordu. Gerek 19. Yüzyılda gerekse 20. Yüzyılda sıkışan kitlenin isyanı hiç eksik olmadı. Ama içsel ve dışsal nedenlerle bu isyanlar başarıya ulaşamayınca kitle parçalandı ve Kürdistan dışına taştı. İki yüzyıl boyunca Kürtler göç etmektedir. Daha 19. Yüzyılda İstanbul, Bağdat, Halep, Şam, Adana, Azerbaycan’ın Akçam ve Karabağ şehirlerine gidip çalışan hatta yerleşerek Kürtlüklerini kaybedenler var. Hatta bu dönemde Dersim’den Amerika’ya gidenler vardı
Birinci Dünya Savaşından sonra Kürdistan dört parçaya ayrılınca yeni egemen olan devletler Kürdistan’daki kaynakları yeniden işletmeye başladılar. Bu işletmelerin büyük bölümünde Kürtler çalıştırıldı. Zonguldak’taki maden havzasında çalıştıkları gibi Hakkari’de demir ve bakır çıkarıyorlardı. Yine bu devletlerin istediği yol inşaatlarında, askeri tesislerin inşasında işçi olarak çalıştırıldılar.
1925’te 2250 Kürt Irak’ta demiryolu işçisiydi ki toplam işçilerin yüzde 23’ü bu alandaydı ve Hintli, Ermeni, Asuri, Türkmen ve Araplarda çalışmaktaydı. Yine İngilizlerin öncülük ettiği petrol boru hatlarının döşenmesinde, çatı ve yol yapımında da çalıştılar. Özellikle Hewler-Rayat yolu büyük önem taşıyordu. İngilizlerin Sovyetlere karşı İran’a ulaşması için stratejik bir önemdeydi (KM.Ahmet). Benzer biçimde Tiflis’e bağlı Kars demiryolunun Türkiye ile bağlantısının kurulması için yapılan çalışmalarda da Kürtler yer aldı. Yine Elazığ, Diyarbakır, Şırnak madenlerinde yoğun bir biçimde işgücü vardı.
Irak’ta petrol işçileri 54 haftada saat iş yapıp buna karşın 7 ya da 10 rupi almalarına karşın tarım işçileri ve Basra liman işçileri haftada 48 saat iş yapıyor ve her biri petrol işçilerinden 3-6 rupi fazla alıyordu. Yol yapımı ve inşaat işleriyle uğraşan Kürt işçilerinin durumu bundan daha kötüydü. Onlar çoğu zaman sabah ezanıyla işe gidip yatsı ezanıyla çıkıyorlardı. Bu işe karşılık toplam 18 fils (Irak kuruş) alıyorlardı. İngilizlerin yemek ve sigara parasına bile yetmeyen bu duruma kendilerini uyarlamak zorundaydılar (K.M.Ahmet)
Kürt göçünün ivme kazandığı bir dönem de İkinci Dünya Savaşı sonrasıdır. ABD’nin başını çektiği kapitalist cephenin İran ve Türkiye üzerindeki etkisi Marshall yardımları, Eisenhower politikalarıyla açığa çıktı. Irak ve Suriye ise giderek reel sosyalizm cephesinin başını çeken Sovyetlere yakınlaştılar. Bunların ekonomi politikalarının kendi merkezi bölgelerinde yoğunlaşması kırdan kente göçü hızlandırdı. Siyasal faktörlerin yanı sıra ekonomi kurallarının da bu göçte etkisi görüldü.
Endüstrinin geliştiği bir ülkede tarımsal nüfusun azalmasında, bir başka ifadeyle kırdan kente göçte üç önemli etken rol oynamaya başlar. Bunlardan birincisi “kentin çekici gücü” yani yüksek ücretlerin ve yaşam biçiminin köylüleri cezbetmesidir. İkincisi “iletici güçler” yani köyle kent arasındaki diyalogun artmasını sağlayan güçlerdir. Üçüncüsü ise “köyün itici gücü”, kırsal kesimde aşırı nüfus birikmesi ve gizli işsizlik olgusuna paralel olarak, geleneksel yapının baskısı da fazla nüfusu dışarı itmektedir.
1950’li yıllarla birlikte başlayan süreç Kürt işgücü için önemli bir tarihsel dönemeçtir. Kapitalist gelişmenin ve tarımda makineleşmenin etkisiyle toplumsal yapının dokusu değişmeye başladı. Yine miras yoluyla toprakların parçalanması da yeni arayışlara itti. Zaden köylü emeği yerine makine emeğini ikame eden toprak sahipleri birçok köylüyü kovmaktaydı. Bunun benzeri yöntemlerle topraklarını terk etmek zorunda kalan köylü ekonomik yaşamını devam ettirebilmek için yeni arayışlara yönelmiştir. Bu yöneliş ve egemen devletlerin politikaları Kürt emekçi kesiminin belli alanlara kanalize edilmesiyle şekillendi.
Sanılanın aksine tarımın makineleşmesinden dolayı doğan emek göçü çok belirleyici değil. Makineleşmeyle birlikte intansif (yoğun) tarım yapılarak, aynı emek gücü, oluşacak kapitalist çiftliklerde tarımsal faaliyetlere entegre edilebilirdi. Ancak arazinin bütünü tarım için kullanılmamıştı. Aksine daha önce emek yoğun yapılan tarımsal üretim alanlarında bu kez traktör ikame edilerek sermaye yoğun üretim tercih edilmişti. Traktörün tarıma girmesi paralelinde yeni topraklar tarıma açılsaydı, işgücü göçü önlenebileceği gibi, tarımın da gelişmesi sağlanabilirdi. Fakat, Türkiye ve İran örneklerinde görüldüğü gibi bu devletlerin ekonomik tercihlerinin yanı sıra özellikle parlamentolarında yer alan veya sisteme yakın duran toprak sahiplerinin yönlendirmesiyle oluşturulan politikalar, göçü devam ettirmiştir. Oysa, tarımın geliştiği dönemlerde, dengeli olarak Kürt bölgelerinde de endüstriyle yatırımlar yapılsaydı, hem tarımsal alandaki işgücü tam istihdam edilirdi, hem de fazla işgücü Kürt bölgelerini terk etmez, sanayi alanında çalışırdı. Bu devletler, teşvik edici olmadıkları gibi, kaynak aktarma politikaları nedeniyle oluşacak doğal gelişmenin önünde de engelleyici olmuşlardır. Bu yüzden İstanbul, Adana, Mersin, İzmir, Kocaeli, Tahran, Tebriz, Bağdat, Şam, Halep gibi kent ve metropollerde kenar bölgelerde kamu arazisine yerleşerek ev kurup gecekondu semtleri yaratan köylüler bir süre sonra proleterleşmeyle yüz yüze kaldılar.
Öte taraftan toprak sahipleri de politik alanda elde ettikleri imtiyazlar ve topraktan oluşturdukları sermaye ile metropolde yatırımlara yönelmişlerdi. Daha önce güç kaynakları sayılan köylü kesime ihtiyaçları kalmamıştı. Köylünün emeğinden yararlanılarak sağlanacak kazanç, metropolde yaptıkları yatırımla karşılaştırıldığında; metropol yatırımının daha yüksek kazanç sağlaması köylüye bakışı değiştirmiş, işlevini azaltmıştı. Toprak sahipleri artık köylüyü kovmak için türlü yöntemler denemekteydiler.
Madenler, enerji, sanayi ürünleri ve tarımsal ve hayvansal zenginliklerin sağladığı kaynakların aktarımı gibi işgücünün özellikle Türkiye metropollerine göçünün sağlanması devlet politikalarının ana hedefidir. Ucuz ve bol olan emek gücünün Türkiye’ye aktarılması ekonomik olduğu kadar siyasal, kültürel, sosyal ve askeri amaçları da kapsamaktadır. Bu yüzden, Kürt bölgelerindeki işgücü, önemle üzerinde durulması gereken bir alandır. Günümüzdeki siyasal durumun oluşumunda emekçinin yeri oldukça önemlidir.
İşgücü yalnızca İran, Irak, Suriye ve Türkiye kente ve metropollerine değil, dünyanın birçok ülkesine de göç etmiştir. Başta Avrupa ve Ortadoğu olmak üzere, Kuzey Afrika ülkelerine ve Rusya’ya kadar götürülerek çalıştırılan emekçiler, başta Türkiye ekonomisine olmak üzere değer devletlere de büyük döviz girdisi sağlamaktadırlar. Türk firmaları, inşaat gibi ağır işlerde çalıştırılan ucuz işgücü sayesinde rekabet edebilmiş ve ihaleleri dünyanın gelişmiş firmalarına rağmen alabilmişlerdir. Rekabeti kazanmak için verilen tavizden doğan aradaki fark, Kürt işçilerinin ücretlerinden kesilerek telafi edilmektedir.
Kürt işgücünün niteliklerinin oluşmasında Kürt bölgelerinde egemen olan devletlerin belirleyici bir etkisi vardır. Örneğin Doğu ve Güney Kürdistan’daki Kürt işçinin İran, Irak ve Suriye devletlerinin ekonomik yapılarına eklemlenmesi söz konusudur. Türkiye’nin endüstriyel alanda bu ülkelere nazaran daha ileride olması ve özellikle batı bölgelerinde ekonominin yoğunlaşması işgücünün niteliğini oldukça derinden etkilemiştir. Ekonominin yanı sıra kültürel ve sosyal etkisi de boyutludur.
Buna karşılık ekonomik geri kalmışlık içinde kalan Kürt bölgelerinde sanayinin yeterince gelişmemesi, tarımsal özelliklerin ağırlıkta olması ve ticaret gibi hizmetler sektöründe yığılmaların olması, bağımlı ekonomik faaliyetlerin sonucudur. Türkiye’ye göre Kürdistan’da, 1975-82 döneminde özel kesim işgücünün yüzde 1,79’u istihdam edilmektedir. 1983-87’de bu oran yüzde 1,98 olmuştur. Kamu kesiminde ise aynı dönemlerde istihdam oranı sırasıyla yüzde 7,3 ve 7,68 olmuştur. Yani kamu ve özel çalışanların ortalama yüzde 10’u istihdam edilirken, özellikle kamu ağırlıklı olması ekonomik yatırımların yetersiz olduğunu göstermektedir. Çünkü kamuda çalışanların önemli bir bölümü hizmetler sektöründe inşa edilmektedir. Yine özelleştirme furyasıyla Kürdistan’da satılan un, yem, şeker, tekstil, çimento, et ve süt işletmeleri büyük sayıda işçi çıkardılar. Savaşın yaygınlık kazanmasıyla birlikte bu işletmelerin bir çoğu faaliyet gösteremediği gibi işçileri tamamen çıkararak kapıya kilit vurdular. İzmir Ticaret Odası Adıyaman’da yaptığı bir araştırmada işsizliğin ve geçim sıkıntısının ciddi boyutlarda olduğunu, işçilik ücretlerinin asgari ücretin altında seyrettiğini tespit etmişti. Tüm Kürt bölgelerinde bu özelliğin geçerli olduğu yapılan tespite göre 1997 fiyatlarıyla burada çalıştırılan bir işçinin günlük ücreti metropoldekinin üçte birine denk gelmektedir. .
Gerek Kürt bölgelerinde olsun gerekse egemen devletlerin merkezi ekonomilerinde olsun Kürt işgücüne biçilen rol, üretim alanında fazla beceri ve eğitim gerektirmeyen emek yoğun ağır işler olduğu için ücretin düşük olması kaçınılmazdır. Onun ötesinde sigortasız ve kısa dönemli işler söz konusudur. Tarım işçiliği ve inşaat işçiliği bunun en bariz örnekleridir. Bunlar, örgütlülükten, sosyal güvenlikten, çalışma kurallarından yoksundurlar. Örgütsüz olarak bağımsız davranmaları engellenmiş, tek tek sisteme bağlanarak, kapitalist üretim sistemine entegre olmalarına zemin hazırlanmıştır. Bu misyon aynı zamanda Kürtlerin ekonomisine de biçilen bir roldür. Yani, azgelişmiş olan bu ülke ekonomilerinin bağımlı ekonomisine entegre olan Kürt işgücü, kendi topraklarının ekonomik üretimi için gerekli üretimden uzaklaştırılmıştır. Bir başka anlatımla, siyaseten farklı seyir içinde olsalar da iktisaden gelişmiş batı ülkelerine göbekten bağımlı olan bu devletler, Kürt emekçileri düşük ücretle çalıştırarak, ağır işlerde çalıştırmak ve azgelişmiş üretim araçlarının bir parçası yapmaktadır.
Kürtler vasıfsız emek gücüne sahip olmaları nedeniyle ağır işlerde çalışarak, bu ekonomilerin üretimine entegre olurken, kalifiye niteliklerinin artmasına yönelik herhangi bir girişim söz konusu değildir. DPT İktisadi Planla Dairesi uzmanı Dr. Şahin Cengiz, İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun bir sempozyumunda GAP’a öngörülen işgücü talebi için; “işgücü talebi vasıflı işgücüne ihtiyaç duymayan işgücü talebidir. Hasatta, çapalamada ve diğer işlerde kullanılacak işgücü talebidir. Tabii ki, belli bir eğitimden geçirilmesi gereklidir. Burada bizim anladığımız manada vasıflı işgücünü kastetmiyorum. Zaten ekim ve sürüm alanında makineleşme söz konusudur. Endüstriyel bitkiler ekildiği zaman çapalama, sulama ve hasat döneminde gerekecek işgücü miktarını ortaya koymuş durumdayım. Teknolojinin düşündüğümüz gibi düşük miktarda bir istihdam yaratacağını zannetmiyorum” diyerek bunu itiraf etmektedir. Vasıflı işgücü ihtiyacı için sisteme entegre olmuş kesimler tercih edilirken, yerel emekçiler, hamal misyonunun ötesine geçemiyorlar. Şimdiye kadar Türkiye metropollerine giden ve büyük potansiyele sahip olan işgücünün bundan böyle yerinde çalıştırılarak üreteceği artı değerden yararlanılması öngörülmektedir. Bunun için de temel amaç, aynı konuşmacının deyimiyle; “bölgedeki atıl işgücünü harekete geçirmek, büyük şehirlere olan göçü durdurmaktır.” Yani metropolde Kürtlerin artması ve artık asimilasyon yoluyla sindirilmesinin zor olması, kent varoşlarının Kürtlerle dolması ve etnik ve sınıfsal kimliğini savunarak asimilasyona karşı direnmesi nedeniyle göçertme politikası yerine emekçiler bölgelerinde tahakküm altına alınmaktadırlar.
İşgücünün vasıfsız olması, her şeyden önce üretimde verim düşüklüğüne sebep olmakta ve hantallığa yol açmaktadır. Dolayısıyla ileri sürülen Kürt işgücünün verimsiz, üretkenlikten yoksun olduğu iddiası doğrudur. Fakat, bu sebep değil, uygulanan ekonomik politikaların sonucudur. Bugün gelişmiş ve üretken olan dünya ülkelerinde de feodal veya sonraki dönemlerde mesleki eğitimden yoksun olan işgücünün verimi düşük kalmıştı. Sanayi ve üretimin yetersiz olması nedeniyle, mesleki eğitime sahip elemanlara talep azdır. Ancak sanayinin gelişmesine yönelik ekonomik politikaları oluşturulsaydı, paralel olarak mesleki eğitime sahip verimli ve üretken işgücünün varlığı söz konusu olacaktı. Metropollerde gelişmiş üretim araçlarının, üretim biçimi ve anlayışının etkisiyle, sermaye yoğun bir üretim hakimdir. İşçinin yaşamı makineye bağlı bir biçimde programlanmış ve üretim dinlenme vb durumlar düzenlenmiş, yaşam programlanmıştır. İşçi sekiz saat çalışır, fazla çalıştığı saatler için de mesai ücret alır. Sosyal güvenliği de mevcuttur.
Kürt işgücü, aynı zamanda İran, Irak, Türkiye ve Suriye ekonomilerinin yedek işçi ordusunu oluşturuyor. Vasıfsız işçi, yedek işçi ordusunun genel yapısını oluşturur. Süreklilik arz etmeyen, kalifiye olmayan Kürt emekçilerinin dönemsel çalışmalarla üretken olması beklenemez. Eğer bu işgücü kalifiye eleman olsaydı, bu devletlerin işçisiyle rekabet edebilecek, sermaye yoğun sanayi sektöründe sürekli çalışabilecekti. Böylece, sınıfsal anlayışa sahip olacak, örgütlülük, siyasal anlayış ve eğitim alanında gelişecek, yüksek standartlara ulaşacaktı. Bu durumda sınıfsal anlayışla, bütün ulusların işçilerinin müttefiki olacakken, işgücü arzı açısından rekabet halinde de bulunacaktı. Yani Kürt emekçisinin vasıflı olması sanayi sektöründeki emekçiyle rekabet etmeyi sağlayacak ve daha düşük ücretle çalışması için tehdit güç olacaktı. İşsiz kalacak olan veya ücreti düşecek bu ulusların işçilerinin işverenle zaten var olan çelişkisi daha da belirginleşecek ve sınıfsal mücadelesine dinamizm kazandıracaktı. Kürt işçisinde de bununla ilişkili olarak örgütlülük olacak, ulusal dinamikle, sınıfsal dinamikleri birleşecek egemen rejimler için tehdit gücü olacaktı. Bu arada bölge uluslarının işçilerinin ulusal ve sınıfsal mücadelede ittifakları daha kolay olurdu. Oysa, bugün emek cephesinde halkların dayanışmasının istenen düzeyde olmaması, bu ulusların işgücü niteliğinin ve örgütlülüğünün farklılığından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, bunun önüne geçmek için Kürt emekçisi bilinçsiz, örgütsüz, vasıfsız, mevsimlik, emek yoğun alanda düşük ücretle çalışma ve yedek işçi konumunda tutularak sömürüldü.
Kasım 1999






