doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Yeni Dünya Gerçeğinde Kürt Üretici Güçlerinin Yeri

e-Posta Yazdır PDF

Kürtler, Dünya ve Ortadoğu gündeminde genel olarak siyasal platformlarda ele alınmaktadır. Hak ihlalleri, kimlik problemi, siyasal konum, toplumsal değişim, beşeri ve demografik farklılaşmalar bazında gündemi işgal etti. Buna karşılık iktisadi yönü  itibarıyla yeterince irdelenmedi. Kürtlerin ekonomik güçleri, bu güçlerin kullanımının etkisi, araştırma ve incelemelere konu olmuyor. Ekonomik yapının sosyal, siyasal ve kültürel yapı  üzerindeki etkisi ekonomi literatüründe istenen düzeyde yer almadı. Oysa siyasal, sosyal, kültürel, askeri vb yapıları etkileyen temel öğe ekonomik yapıdır. Her halk için geçerli olduğu gibi Kürtlerin de kişisel özellikleri, siyasal çalışmaları, kültürel düzeyi, sosyal konumu, askeri örgütlülükleri, tekniği kullanımı,  örgütlenme biçimi ekonomik güçlerinden bağımsız değildir.

Dışsal yapı itibarıyla Ortadoğu’daki egemen devletlerin ve dünya düzeninin siyasal, ekonomik çıkarları, teknolojik düzeyleri Kürtleri etkilemektedir. İçsel ve dışsal yapının etkileşimi, hareketliliği, sürekliliği ve dinamizmi doğurur. Bunun temelinde, her ne kadar kısa sürede arka plana düşse de, orta ve uzun vadede ekonomik faktörlerin gücü yatar. Özellikle doğal ve stratejik zenginlikler; dinamik, bol ve ucuz emekgücü, sermayenin eksikliği yüzünden Kürtler tarafından değerlendirilememiştir. Bunun paralelinde kültür, dil, sosyal yapı ve kimlik içsel yapısını zenginleştirememiş ve bağımsız yaşama koşullarını  yaratamamıştır. Ancak hemen belirtilmelidir ki, sermayenin eksikliği Kürtlerin mevcut statüsünden kaynaklanmaktadır.

Buna karşılık zengin ve stratejik doğal kaynaklara sahip bu coğrafyada yoğun emek gücüne sahip olan genç nüfus, yabancı sermayedarların dikkatini çekmiştir. Gerekli girişimler yapıldığı takdirde, gerek üretim gerekse tüketim düzeyinin yüksek olacağı görülmüştür. Bundan elde edilecek ekonomik kazancın sermaye sahiplerini maddi refaha kavuşturacağı gibi, stratejik avantajlar sağlayacağı aşikardır.

Zaten arazi yapısının, iklim ve bitki örtüsünün  çeşitlilikler arz etmesi tarımsal, hayvansal, turistik zenginliği sunmuştur. Yine akarsular, göller tamamlayıcı zenginliklerdir. Etnik, dinsel, mezhepsel farklılıkların varlığı ve bu farklılıkların  çatışma ve dayanışma içine girmeleri, tüketim ve üretim potansiyelinin yanı sara ticari yoların geçiş bölgesi olması apayrı  bir özellik kazandırmıştır.

Doğal olarak buraya sahip olma eğilimi taşıyan güçlerin olması kaçınılmazdır. Burası gerek içerden, gerekse dışarıdan farklı güç ve eğilimler için çekim gücü  olmuştur. Tarihin çeşitli dönemlerinde Sümerler, Babiller, Akadlar, Asurlular, Medler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Sasaniler, Araplar, Moğollar, Haçlı orduları, Safeviler, Osmanlılar, İngilizler, Almanlar, Fransızlar ya tamamen ya kısmen, ya da bir dönem için hakim olmuşlardır. Özellikle Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki şekillenme itibariyle Türkiye, İran, Irak, Suriye, Osmanlı’nın ve emperyalistlerin yerini dolduran, Kürt Coğrafyasındaki son egemenlerdir.

Her güç, egemenliği döneminde iktisadi kaynaklarından maksimum düzeyde yararlanmayı sağlayacak döneminin tüm teknolojik ve bilimsel güçlerini kullanmaktadır. Bunu stratejik plan ve programlar kapsamında askeri, siyasal, sosyal, eğitsel organizasyonlarla da desteklemektedirler. Gerek içten gelecek ayaklanma ve direnişlere, gerekse dıştan gelecek saldırı ve ele geçirmelere yönelik eğilim ve eylemleri önlemek için bu kurumları aktif olarak kullanıyorlar.

Ne var ki, geçen zaman zarfında coğrafyamızın nimetlerinden en az yararlanan insanlar yine Kürtlerdir. Doğal kaynaklarını  değerlendirebilecek emek gücüne sahiptirler. Emek gücünün  örgütlenmesiyle sermaye birikimi sağlayarak araç, gereç, teçhizat donanımını da üretebilirler. Bunu diğer halklar nasıl yaptıysa Kürtler de yapabilirdi. Yapabilir de. Özellikle 90’lı yılların başında yaşanan bazı kıpırdanmalar bu yönde birtakım eğilimlerin de olduğunu gösterdi. Gerek Kürt işçi ve emekçiler gerekse Kürt işadamları kendi sınıfsal çıkarları üzerinden hareketle örgütlenme sürecine girdiler.  

Kürt Sermayesinin Örgütlenmesi Engellenmektedir  

Burjuvazinin uluslaşma sürecindeki tarihsel rolünü oynamak isteyen Kürt işadamları varlıklarını hissettirdiler. 1993 yılında Nokta dergisiyle yapılan röportajda şimdi ki PKDW Başkanı Yaşar Kaya “Kürt İşadamları Derneği”  kurmak istediklerini belirtmişti. Yine başka işadamları da benzer isteklerde bulunmuş ve genel eğilim olarak Kürt coğrafyasında yaşanan sorunların iddia edildiği gibi bir ekonomik gerikalmışlığın türevi olarak algılanmamasını belirtiyorlardı. Çünkü  öyle olsa kendilerinin ekonomik sorunları olmadığı halde taleplerde bulunduklarını, kimlikleri  ve değerleri üzerinden örgütlenmek, kendilerini ifade etmek istediklerini belirtmişlerdi. Sadece söylemde kalmayan bu işadamları somut girişimlerde bulunmuş, başta basın alanında olmak üzere yatırım faaliyetlerine de girişmişlerdi. Yine ulusal ve uluslar arası platformlarda da kendilerini kimlikleriyle ifade etmekteydiler.

Türkiye’de bulunan yüzlerce orta ve küçük boy işletme sahiplerinin isimleri ve etnik kökenleri basına yansıdı. Kürt özgürlük hareketi veya Kürt kimliğiyle ilgili görüş ve düşünceleri alındı. Yaşanan süreçte duruşları ve tavırları  öğrenilmek istendi. Genelde küçük ve orta boy işletme sahipleri ile genç kuşak olanlar kimliklerine sahip çıktıklarını  ve bu yönlü örgütlenmek istediklerini dile getiriyorlardı.  Özellikle Kürt illerinde yaşayanlar ya da ilk kuşak olarak metropolde yatırım yapanlar, anadili bilenler ve sermaye olarak henüz kökleşmemiş  ama atılımda bulunmak isteyenler, kimlikleri üzerinden örgütlenmek istiyorlardı. Temel özellikleriyle iktisadi siyasi ve kültürel olarak sistem içinde tam olarak oturmamış olanların ağırlıklı  olduğu kesimden söz edilebilir. Bunlar, kimliklerini koruyan ekonomik güçler olarak öncü bir role soyunmuşlardı. Ama henüz programlı  değillerdi. Strateji ve bu çerçevede pratik çalışmalar sürecine girmemişlerdi. Bu yüzden düşünsel olarak da bulanık bir duruş  sergiliyorlardı. İdeolojik olarak kendilerini sosyalist tanımlayanların ağırlığı görülmekle beraber daha siyasal konumuyla ilgili duruşunu netleştirememiş olanlarda çoğunluktaydı. Zaten kendini sosyalist olarak tanımlayanların önemli bir bölümü de dönemin yükselen mücadele değerlerinin rüzgarına kapılmışlardı. Yani içselleştirilen bir ideolojik anlayış ve duruş henüz söz konusu değildi. Özellikle mafya, pazarlama, kaçakçılık işiyle uğraşan eğitim düzeyi düşük olanlar bu düzeydeydi. Bunlar çok hızlı girişimlerde bulundular. devletin resmi yetkililerinin bugün kabul ettikleri devlet eliyle oluşturulan çetelerin saldırılarını  dikkate almadılar. Yine Çiller-Güreş ikilisinin yayınladıkları  Kürt işadamları listelerini doğru yorumlayamadılar. Hatta, devlet içinde güvenebilecekleri unsurlar olduğunu düşündüler. Bunları buna iten de iç ve dış ticaret yaparken hayali ihracat yapan, mafya ve kaçakçılıkla uğraşırken ilişkide oldukları  devlet yetkililerinin kendilerini koruyacağı fikriydi. Ne var ki, bir dönem yaptıkları yatırımlardan dolayı onore edilen ve OHAL  valisinden ödül alanlar, Cumhurbaşkanlarıyla fotoğraflar çekenler, yemek yiyenler, Kürtlere dair birtakım isteklerde ve girişimlerde bulundukları anda dışlandılar. Katledildiler. Kaçmaya zorlandılar. Bertaraf edildiler. Sindirildiler ve bir daha seslerini çıkarmaları engellendi. Katliamlarla da yetinilmedi. “Şüpheli görülen”, “Kürtçü” olduğu iddia edilenlerin elinden işleri zor yoluyla alındı. İhalelere sokulmadılar. Aleyhte propaganda yapılarak iş yaptıkları kesimlerle ilişkilerini koparmalarına neden oldular. Halkla bir araya gelenler takip edildi. Psikolojik baskı altına alındılar. Kurumlara gidenler veya çalışanlar DGM, polis, devlet ve iş dünyasınca kuşatıldı.

Buna karşılık devlete kayıtsız şartsız teslim olanlar, devletin çıkarlarına hizmet edenler sermayelerini katladı. Verdikleri demeçlerde kraldan daha kralcı kesildikçe, devletin Kürtlere yönelik sindirme politikalarına katılanların fabrikalarının açılışına resmi olarak üst düzeyde yetkililer katıldı. Korucular özelleştirilen işletmeleri ihalesiz aldılar. Metropolde Holdingler devlet ihalelerini tercihen aldılar. Bu holding sahipleriyle, savaşın karanlık yüzlüleriyle birlikte yemeklerde görüldüler. Demeçler verdiler. Protokollere katıldılar. Trilyonluk düğünlerle çocuklarını evlendirdiler. Böylece onlar erdi muratlarına halk çıktı kerevetine.

Servetlerin kaynağı savaşın yarattığı  rant oldu. Aşikar olduğu gibi uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, karapara aklama, gasp, adam kaçırma vatanseverlik adı altında yapıldı. Kapitalist ekonominin işleyiş kurallarına bile ters düşen hızda servet biriktirilerek kısa zamanda gökdelenler dikildi. Bankalar açıldı. Kıyılarda tatil köyleri kuruldu. İnşaat yatırımlarında atılımlar yapıldı. Kimya, tekstil, ilaç, otomotiv sanayi, yedek parça imalatı vb alanlarda akıl almaz yatırımlar yapılarak gelişmeler sağlandı. Hatta yıların Sabancıları, Koçları, Eczacıbaşıları  bile bunların büyüme hızına yetişemedi. Üstelik bunların ve ABD’deki uzantıları ve ilişkileri de bilinmiyor. Buralarda istihbaratların, devletlerin gizli politikalarının rolü pek bilinmiyor.

Eğer bugün savaş bitmiyorsa, gerek Kürt analarının gerek Türk analarının çocukları ölüyorsa, bırakın ölmesini bunların çocukları askerlik bile yapmıyor, Avrupa ve Amerikalarda keyif çatıyorlarsa, o zaman savaşın gerçekten ne olduğu ve kimlere hizmet ettiği ve niçin sürdürüldüğü  daha iyi açığa çıkar.  

Kürt Emekçilerin Örgütlenmesi Engelleniyor 

Saldırılar Yalnızca Kürt işadamlarıyla sınırlı  kalmadı. Kürt işçi ve emekçi önderliklerine de saldırılar yapıldı. İkram Mihyaz, Necati Aydın, İkram Dunlayıcı  ve diğerleri kamuoyu nazarında ilk akla gelenlerdir. Yüzlerle ifade edilen faili meçhul cinayetlerin hedefi emekçilerdir.

Özellikle emekçilere yönelinmesinin çok önemli nedenleri var. Emekçi hareketin doğru zemine oturması durumunda sınıfsal, ulusal, toplumsal etkileri büyük olacaktır.

Birincisi, işçi ve emekçilerin çıkışı, eyleme geçmesi kapitalist sistemi tehdit eder bir içeriğe sahiptir. Sınıf temsili temelinde bir çıkışın ideolojik boyutunun gelişmesi derinleşmesi, yalnız bölge ülkelerini değil dünya kapitalist-emperyalist sistemini de tehdit edebilecek derinliktedir.

İkincisi; periferi (çevre) ülkeleri için önem taşır. GATT gibi emperyalist dayatmalarla oluşan uluslar arası dayatmalarla oluşan ulusötesi şirketlerin yaygınlığı, ulusal devletlerin etkilerini yitirmesine neden oldu. Periferideki ulus merkezli ithal ikameci politikaların yerini neoliberal akımın ihracata dayalı dışa açık politikaları aldı. Bu durum periferideki ulusları merkezi ülkelerde konumlanan ulusötesi şirketlerin tahakkümüne sokmuştur. Ulusal devletlerin bağımlılık düzeyi daha da artmıştır. Dış ve iç borçlar, ödemeler dengesinin sürekli açık vermesi ekonomi politikalarının IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşların denetimine alınması ulusal devletlerin siyasal bağımsızlığını tartışılır hale getirmiştir.

Üçüncüsü, işçi sınıfına dayalı bir toplumsal dönüşümün etkiler derin olacaktır. Toplumsal değişim emperyalist kültürün yayılmasını ve oryantalist yaklaşımları tahakküm edebilecektir. Oluşacak yeni dinamikler sayesinde yerel değer yargıları  çağın gereklerine göre dönüşebilecek ve burası üzerinden evrensel dünyaya ulaşabilme sürecini daha hızlı yakalayabilecektir. İşçi sınıfı üzerinden meydana gelecek bir değişimin karakteri gereği, radikal etkileri derin olacaktır.

Fransız devrimiyle başlayan burjuva devrimiyle beraber ulusal bağımsızlığa ulusal burjuvazinin öncülük etmesi, etkisini kaybetmiştir. Daha da ötesi ulusu bağımlı hale getirecek mekanizmaların devreye girmesini, çerçeve anlaşmaların yapılarak devleti koruyan gümrüklerin kalkmasın, yabancı sermayenin girmesini, finansal engellerin kaldırılarak ulusal paranın konnvertibil edilmesini istemektedirler. Yine devletin idari yapısı; yasama, yürütme, yargı  mekanizmalarının merkezi devletlerde konumlanmış uluslar ötesi şirketlerin çıkarları zemininde düzenlenmesi için ulusal devlete baskı yapılmaktadır. Böylelikle ulusal devlet siyasal bağımsızlığını sembolik öğelerin ötesinde, gerçek anlamda kaybetmektedir. İthal ikameci dönemde tekelleşen ulusal burjuvazi ise ulus ötesi şirketlerle ortak yatırımlara giderek bütünleşmektedir. Çıkarlarını artık ulus devletin yanında değil uluslar arası sermayenin yanında, onunla birleşmede bulmaktadır. Ancak bu, sermayenin de devletlerden bağımsız hale geldiği anlamına gelmez. Özellikle açığa çıkan globalizm akımı çerçevesinde başta G-7 gibi gelişmiş ülkelerde, merkezileşen ulus ötesi şirketlerin varlığı görülmektedir. Bu şirketler bu ülkelerden dünyaya yayılırken bunların siyasal, askeri, ekonomik, güçleir ile çıkarlarını özdeş tutmaktadırlar. Bu devletler bunlarındır. Üstelik devletlerin yanı sıra uluslar arası kuruluşları da soğuk savaş sonrasında çıkarları temelinde yeni fonksiyonlar yükleyerek sürdürmektedirler. EFTA, NAFTA, KEİB vb ile ekonomik bloklar oluşturuluyor. GATT ile gümrükler aşılıyor ve dünya ticaret kapılarını ardına dek üretimlerini pazarlamak ve tüketmek için açıyorlar. IMF ile uluslar arası para akımlarını yönlendirmekte, ulusal devletleri ve ekonomisi geri kalmış bölgeleri denetime almaktadırlar. 50. Yılına bugünlerde giren NATO ise dünyayı askeri denetimde tutmanın silahlı kuvvetleri olmaktadır. Tek taraflı çizilen hukuki çerçevenin belirlediği yollarla sisteme uymayan ulusların zorla uydurulması NATO eliyle gerçekleşmektedir. Libya, Irak, Bosna-Hersek, Somali, Afganistan ve Yugoslavya’ya yapılan saldırılar, bu sürecin sonuçlarıdır. Yine Soran ve Behdinan bölgesinde Talabani-Barzani ikilisinin ABD eliyle yönlendirilmeleri, TC ile işbirliğine sokulmaları, PKK’ye saldırmaları, PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın komployla Türkiye’ye getirtilmesi ve Kürt Özgürlük Hareketine yönelik saldırıların yoğunluğu NATO’nun yeni rolünün eseridir.

Ulusular ötesi şirketlerin merkezi olan Kuzey Amerika, Batı Avrupa, Japonya’nın dünyayı şekillendirmelerinde, ulusal devletlerin sermayelerinin yutulması hedefi vardır. Haliyle ulusal devletlerin tekelleri bunlara eklemlenerek üretim yapmakta veya onların üretimlerinin bir bölümünü sağlamaktadırlar. Görülen o ki, dünya sermayesi bütünleşiyor. Dünya sermayedarlar birliği bloklarını, finansal kurumlarını, siyasal mekanizmalarını, askeri gücünü, gelişmiş merkezi devletlerini belirliyor. Aynı  zamanda yeni bir karar süreci olan kriz dönemlerinde yoğunlaşan hareketlilik ve meydana gelen değişimin kaynağı sermayedarlar birliğinin stratejik hedeflerinin dönemsel uygulamalarıdır.

Sermayedarlar birliği, stratejilerinin bir parçası  olarak da ulusal devletlerin güçsüz ve bağımlı olmasını  istiyorlar. Yine farklı uluslardan oluşan devletlerin parçalanmasını  ve parçaların kendilerine bağımlı olmasını temel alıyorlar. Irak ve Yugoslavya bariz örneklerdir. Yine, Ortadoğu’da hedefte başka ülkelerin olması, Kafkasya’nın benzer bir süreçten geçeceği, İran’a yönelimlerin olacağı, Afrika’da açlığın ve şiddetin derinleşeceği, Rusya’nın daha da parçalanmasının sağlanması  için Çeçenya, Minsk vb gibi mikro milliyetçi güçlerin kışkırtıldığı  bilinmektedir.

Niçin yapıyorlar bunu?

Çünkü sermayedarlar birliği yoğun üretim ve pazarlama süreci (her arz kendi talebini yaratır- Say kanunu) içerisindedirler. Ancak daha önce kıtlıktan kaynaklanan krizler şimdi çokluktan bolluktan kaynaklanmaktadır. Endüstriyel atılımların olduğu 19. Yüzyılda başlayan, 1929 dünya ekonomik bunalımıyla zirveye çıkan arz fazlalığı dünya savaşlarına yol açmıştır. Keynesyen politikalar bir süre için refah ekonomisi uygulamaları neticesinde sonuç verdiyse de 1970’te zirveye varan ekonomik krizle etkisini yitirdi. Neoliberal – Monetarist uygulamalar ve akabinde Sovyet blokunun çökmesi yeni rekabat alanları arayışına itti. Neoliberal akıma göre üretilenin tüketilmesi için piyasaların hareketliliği şart. Elbette bunun barış ortamında olması mümkün değildir. Mikro milliyetçiliklerin kışkırtılması, bölgesel çatışmaların çıkarılması, nüfus hareketlerinin göç ve sürgünlerle sağlanması sürekli silaha, gıdaya, giyeceğe, inşaya, savunma araçlarına talebi artıracaktır. Üstelik bu doğrudan taleplerin türevleri birçok farklı talep birimlerinde de ihtiyacı doğuracaktır. Böylelikle talebin zorlanmasının yanı sıra sermayedarların ve takipçilerinin uğraş alanları doğacak, üretim ve pazarlama sektörleri oluşacak ve gelişecektir.

Yoğunlaşan çatışmalar, göç ve sürgünler ideolojik cephede muhalif güçlerin örgütlenme ve karşı koyma fırsatını  asgariye düşürürken, muhalif güçlerin stratejik, ideolojik bulanıklıklara düşmesine neden olmaktadır. Çevreciler, kadın hareketleri, yeni türeyen tarikatlar, siyasal İslam, Katolik ve Ortodoksların kendilerini yeniden örgütlemeleri, ırkçı şovenist güçler gibi birçok akıma rastlanmaktadır. Bunların birbirleriyle ilişkileri, hedefleri, stratejileri, mücadele biçimleri oldukça farklıdır. Bir araya gelip ortak noktaları yakalamak, ortak mücadele kararı olmak imkanına, daha da ötesi mantık yapısına sahip değiller. Kıyaslandığında en azından yakın dönem için dünya işçi sınıfının enternasyonal eylemliliği ve birlikteliği artık hayaldir. Yaratılan farklılıklar bilinçli yaratılmıştır. Antagonist (uzlaşmaz) karakterdedirler ve sermayedarlar birliğinin istihbaratı olan CIA ve uzantılarının  öncülüğünde yaratılmışlardır. Yukarıda da değinildiği gibi arz edilen ürün çeşidini ve miktarını tüketecek yoğunluğu yaşıyorlar.

Peki böylesi bir durumda sermayedarlar birliğinin hizmetkarları emek cephesinin durumu nedir? Ne Yapıyor?

Ekonomik olarak geri kalmış periferi ülkelerde çalışan emekçiler genel olarak düşük teknoloji ile emek yoğun olarak enformel  sektörlerde çalışmaktadırlar. Bunlar eliyle üretilen artık-değer oranı oldukça yüksektir. Özellikle piyasa fiyatı emek yoğun üretim üzerinden belirlenmektedir. Maliyeti yüksek olan emek yoğun üretimin satış fiyatı talebinin içinde artık değer ve kar oranı dahi hesaplanmaktadır. Sermaye yoğun üretimde ise üretim maliyeti oldukça düşüktür. Ancak piyasa fiyatı olarak emek-yoğun üretim baz alındığından satış fiyatından dolayı kar oranı yüksektir. Bu işleyiş çerçevesinde rahatlıkla denebilir ki, ekonomik olarak geri kalmış ülkelerden, gelişmiş ülkelere doğru bir değer akımı söz konusudur. Yani tarım, inşaat, tekstil atölyelerinde çalışan emekçilerin yarattığı değer pastasının büyük dilimleri ABD’de, Avrupa’da konumlanmış çokuluslu şirketlerce yutulmaktadır. Özellikle aynı emekçi daha çok zaman biriminde çalıştıkça, sosyal güvenlik haklarından yararlanmadıkça maliyeti düşer. Sermayedara kazandırdığı artıkdeğer ve kar oranı daha yüksek olabileceği gibi değer aktarımı da artacaktır. Sömürü haddi yükselecektir.  

Emekçiler Açlık Sınırın Altında Yaşıyor 

Nihayetinde emek cephesinin çalışma kapasitesi artmıştır. Buna karşılık emekçiler parçalanmıştır. İşsizlik oranı dünyanın her tarafından olabildiğince artmaktadır. Sadece son krizle beraber Uzakdoğu’da 24 milyon insan işsiz bırakıldı. Rusya’da 8 milyon insan açlık sınırında. Orta Afrika ülkelerindeki açlık ölümleri alışıldık bir hal aldı. Krize giren Brezilya’da ilk elden işçiler işten atıldı. Türkiye’de zaten yoğun olan işsizlik daha da arttı. Milyonlarca Kürt, Laz, Çerkez, Yörük, Türkmen, Arap ve Türk emekçisi işsiz ve geçim derdinde. Diyarbakır, Van, Batman’da sokaklarda kahvelerdeki yüzbinleri aşan işsiz gençlerin yanı sıra, açlık sınırında olan ailelerin sayısı  da istatistiklere yansımamıştır. Çöplüklerde ekmek toplayan çocuk ve yaşlı görüntüleri bazı kapitalistlerin ve devlet güçlerinin şahsi ve siyasi şovları amacıyla düzenledikleri yardım kampanyalarında yaşanan anlarda ortaya çıkmaktadır. Süleymaniye’de Hewler’de, Dıhok’ta, Kerkük’te boşta gezen insanlar zorunlu olarak para karşılığı askerlik yaparak politik güçlere alet olmaktadırlar. Türkiye metropollerinin varoşlarında asalak yaşama mahkum olanlara rastlamak artık şaşırtıcı değildir.

Sadece görünenler olsa hadi neyse! Ama, seyyar satıcılar, Pazar satıcıları, tarım alanında çalışan ve istatistiki olarak sayıları pek bilinmeyen genç insanlar da gizli işsizdirler.

Böylesi bir ortamda ahlaki değer yargıları  aşınmaktadır. Soygun, gasp, çetecilik, uyuşturucu ve eroin kullanımı, adam öldürme, hırsızlık, fuhuş, intihar olayları artmaktadır. Toplumsal depresyon yoğunlaşmaktadır. Yaşananlar genç bir toplumun neslini ölümün kucağına sürüklemektedir. İnsanlar sınıfsal analizlerini yapamıyor. Fanatizmin etkisi yayılıyor. Futbol maçlarının trübinlerinden MHP’ye giden oylara bakıldığında spor fanatizmi ile siyasi fanatizmin ilişkisi kurulabilir. Bu noktada ne spor spor olma özelliğini taşır, ne de siyaset bilinçli seçimin ürünü  olur. Sonuç dengesizlikler üzerinde kurulan dengenin oluşumuna yol açar ki bilinç ve değer kaymasına meydana gelir ve böylesi bir süreç insani değerlerin yitimini hızlandırır.

Bu sorunlar yalnızca ekonomik olarak geri kalmış veya azgelişmiş periferi ülkelerde yaşanmıyor. Ekonomik olarak gelişmiş Batı ülkelerinde intiharlar her geçen artmaktadır. Bu ülkelerde tüketimin en yoğun yaşandığı alan sağlık sektörüdür. Ulusal harcama kalemlerinin önemli bir bölümünü  kapsamaktadır. Sağlık sektöründe de psikiyatrik hastalık kalemi en fazla olanıdır. Toplum adeta cinnet geçiriyor. Çareyi psikiyatrik çözümlerde arıyor. Yetmiyor, uyuşturucu kullanıyorlar. Türkiye’de çokça gündemde olan uyuşturucunun satıldığı, tüketildiği yerler gelişmiş Batı Avrupa ve Amerika’dır. Bunun ötesinde birçok insanda tıbben tanımlanamayan hastalıklar türemektedir. Normal insan vücudunda herhangi bir tıbbi rahatsızlığa rastlanılmıyor. Ama, birey hastadır ve genç yaşta kısa bir zaman aralığında ölüyor. Yine intiharlar özellikle genç kuşak arasında görülen yoğun bir problemdir. Bizde olduğu gibi buradaki insanlar da sınıfsal, kültürel, toplumsal konumlarını belirleyemiyorlar. Yeni türeyen tarikatlara girenlerinden, çılgınca eğlence arayışlarına girenlere, insani değerlere duyarsız kalmaya kadar her tür çarpık  çelişik, yüzeysel ilişki görülmektedir.

Yukarıda da görüldüğü gibi sermayedarlar dünya düzeyinde birliğe gidiyorlar. Bütünleşiyorlar. Üstelik karşıtlarını da yok ederek. İktisadi terminolojiyle atomize olmuş bireyden uluslara, devletlere kadar halkları parçalıyorlar. Parçalı bir biçimde yönlendiriyor ve yönetiyorlar. Bunun içindir ki karşılarına çakabilecek herhangi bir örgütlü gücü  kabullenemiyorlar. Özellikle sınıf hareketi ve ideolojisi korkulu rüyalarının bir parçasıdır.  

Emekçilerin Gücünün Etkisi Yeniden Açığa  Çıkmıştır 

Hakların birlikteliğini emekçilerin bütünleşmesini ahlaki değer yargılarını korumasını, inanç, felsefe, bilim alanındaki gelişmelerin özgürce yararlanılabilir hale gelmesini, ekolojik dengenin korunarak çevrenin korunmasını, az emekle yoğun teknolojiyle yani organik sermaye bileşiminin yüksek tutulmasıyla kaliteli üretimin yapılmasını ve bunun insanların gereksinimlerini maksimum düzeyde karşılamasını ve insanların birbirleriyle doğayla, araç-gereçlerle iyi ve yararlı ilişkilere girmesini sağlayacak eylemler sermayedarlar birliğini korkutmaktadır. Bu yönlü  bir girişimi fark ettikleri anda pervasızca saldırabilmektedirler.

Fransızlar artan eylemlilikleri, yoğunlaşan diplomatik ilişkileri nedeniyle PKK’yi inceliyorlar. Ulusal ve uluslar arası  politikaları açısında bu örgütle nasıl bir ilişik içinde olabileceklerini belirlemeye çalışıyorlar. Vardıkları sonuç  “bu bizim ötemizde bir şey; bu farklı bir sistemi ifade ediyor”  şeklinde. Politik ilişkilerini bu çerçevede belirliyorlar. PKK kamplarında inceleme yapan bir Arap yazar, gördüklerini sistematize etmekte ve bir sonuca varmaktadır. Yazdığı kitaba “Apo Cumhuriyeti”  ismini vermektedir Bir başka yazar “İki binli yılların Selahaddin’i Eyyubi’si” tanımını kullanmaktadır. Gerek devlet, gerek PKK, gerekse bağımsız organların muhtemel zamanlarda yaptıkları  açıklamalara göre Diyarbakır’dan Kars’a, Malatya’ya, Selahaddin’den Erbil, Dıhok, Kerkük ve Musul’a kadar, oradan Kirmanşah’a, Urmiye’ye, Mako, Mehabat ve Laçin’e kadar var olan kent ve bölgelerden Kürtler örgüte katılmaktadırlar. Yine Karadeniz, İç Anadolu, Akdeniz, Ege ve Marmara bölgelerindeki kent ve metropollerden Kürt, Türk, Laz, Çerkez, Yörük, Türkmen ve diğer etniklere mensup insanlar katılmaktadır. Ayrıca Avrupa’dan Kürtler, Türkler, Türkiye’deki diğer etnik kesimler, Avrupalılar katılmaktadır. Ortadoğu’dan Arapların katıldığı da kamuoyuna yansımaktadır.

TSK’nın hemen her yıl Barzani güçleriyle birlikte PKK’ye karşı operasyonları olmaktadır. Türkiye’nin İsrail ile de bilgi teknik alışverişi, askeri işbirliği yaptığı  bilinmektedir. Özellikle ABD’nin PKK’ye karşı tavrı ve bu çerçevede Türkiye’ye desteği açıktır. PKK Genel Başkanı  Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesinde ABD’nin ve İsrail’in yardımı herkesçe bilinen bir gerçekliktir.

ABD yukarıda da değinildiği üzere dünyadaki önemli sermayedarların merkezidir. Dünya borsalarını hükmü  altına alan borsa spekülatörlerinin Miami’de kaldıkları  bilinmektedir. Hatta Türkiye’de kanun dışı kazanç sağlayan Selim Edes, Engin Civan, Halil Bezmen, Ayşegül Tecimer ve daha birçok kişi bu ülkede rahatlıkla yaşayabilmektedirler. Sermayelerini Türkiye’den çekerek buralarda yatırımlara dönüştürebilemektedirler. Yine Tansu Çiller’in ABD’de yatırımlarının varlığının miktarı  bilinmese de önemli oranda olduğu tahmin edilmektedir. Castro’nun kızı dahil Küba’dan kaçanlar, bu rejimin yıkılması  için eğitildiler. Behdinan ve Soran bölgelerinden Kürt ajanlarının gitti ve eğitildiği yer, Arap petrol krallarının sermayelerini akıttıkları  ülkedir ABD.

Diyarbakır’da, Batman’da, İstanbul’da, Kocaeli’de, İzmir’de ve diğer yerlerde işçi ve emekçiler faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Kürt işçi ve emekçi önderlerine yönelimler yalnızca katliamlarla kalmadı. İşten atmalar, sürgünler, işlevsiz bıraktırma ve kaçırtılmaya maruz bırakıldılar. Kürt işçi ve emekçilerin Türkiye’deki işçi ve emekçilerle doğru temelde bütünleşmesini önleyebilmek için bütün siyasi, askeri, polisiye, medyatik araçlar devreye sokuldu.

Kürt işçi sınıfının ideolojik yapısı  itibariyle bağımsızlıkçı düşü sermayedarların çıkarını  tehdit ederken, Kürtlerin kendi değer yargılarına sahip çıkmasını  sağlayacak potansiyeli barındırmaktadır. Dil, kimlik, kültür, etik, gelenek vb toplumsal değer yargılarının korunması işçi ve emekçiler eliyle sahiplenildiğinde daima özgürlükçüdür. Ulusal burjuvazinin geldiği düzey gibi teslimiyetçi değildir. Türkiye örneğinde daha açık görüldüğü gibi Türk toplumu tamamiyle Batı toplumunun değer yargalarına göre hareket ederken kendine yabancılaşmıştır. Kürtler için de aynı şeyler geçerlidir. Üstelik Kürtlerin bir bölümü êle dayalı ve aşirete dayalı özellikleriyle çağın gerisinde kalarak çağa yabancılaşmıştır.

Özgürlükçü bir anlayışla değer yargılarına sahip çıkmış ve komplekslerinden arınmış bir işçi emekçi ordusunun gücü mücadelesine daha büyük ivmeler kazandırır. İttifaklara daha büyük oranda katılım gösterir. Gerekirse öncüleşir.

Özgürlükçü bir anlayış aynı zamanda bilimde, sanatta, felsefede kendi atılımlarını yapacak eğitim araç ve donanımı sağlar. Halen êle aşirete, dayalı unsurların yanı sıra lümpenleşmiş varoş gençliğini dönüştüren, yaşama katma gücüne sahiptir. Yine işçi ve emekçilerin birleştikleri ve ittifaklar geliştirdikleri zaman önemli bir ekonomik güce kavuştukları bilinmektedir. Bu ekonomik gücün örgütlü ve doğru kullanımı doğrudan ve dolaylı bir çok etkiler yaratabilecektir.

Kürt işçi ve emekçilerinin son siyasal gelişmeler karşısında gösterdikleri tavır ve eylemler dünya siyasetini etkilemiştir. Bir günde Mehabat’ta 50 bin, Urmiye’de 30 bin, Mako’da 15 bin kişi aynı anda ayağa kalkabilmiştir. Daha sonra Tebriz, Kirmanşah, Senendec, Tahran’a yansıyabilmiş ve günlerce süren protestolar sürmüştür. Süleymaniye’de günlerce yüzbinlere varan insan seli yürümüş, protesto gösterilerinde bulunabilmişlerdir. Batman, Van ve Diyarbakır’da esnaf kepenkleri kapatmış, tepkilerini dile getirmiştir. Bu kentlerin yanı sıra Urfa, Hakkari, Ağrı ve diğer birçok il ve ilçede geceler boyu protestolar yapabilmişlerdir. Keza Adana, Mersin, İstanbul, İzmir gibi Türkiye metropollerinde de günlerce süren protesto ve eylemlilikler olmuştur. Türkiyeli emekçi gençler de aktif katılımda bulunmuşlardır. Avrupa’da günlerce yüzbinlerce Kürt, Türk ve Avrupalı insan el ele vererek yeni bir dalgayı  başlatmışlardır. Ortadoğu’da Arap halkının yürümesi ve protestolarının yanı sıra örgütlerin ortak tavır kararı almaları, ideolojik ayrılık ve çatışmaların aşılması ve ortak hedefe yönelme yönünde önemli bir adımdır. Yine Kanada, Avusturya, Arjantin, Japonya, Filipinler, Rusya, Orta Asya ülkelerinde de halkların ayağa kalkışı  ABD Dışişleri Bakanı’nın “Doğrusu biz bu kadarını  hesaplayamadık” demesine neden oldu.

Bu dalgayı başlatanlar kayıtlı-kayıtsız, çalışan-çalışmayan, iş sahibi-işsiz, ama, ortak özellikleri itibariyle emek potansiyeline sahip insanlardır. Bu insanlar ayağa kalktıkça saldırıya maruz kalacaklardır. Ama güçlerinin farkına vardıkları ve yaşama geçirdikleri anda da neler yapabilecekleri ortaya çıkmıştır.

İşte esas olan bu gücün sürdürülmesidir.  

 

Mayıs 1999 Emekçiler Dergisi

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read