doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

e-Posta Yazdır PDF

Mekansal yapı ve ekonomi  

İktisadi faaliyetlerin doğal kaynaklara bağlı olduğu, üretim ilişkilerinin doğal kaynaklara bağlı iktisadi faaliyetlere dayandığı bir dönemde coğrafi koşullar önemli bir yer tutmaktadır. Kürtlerin yaşadığı coğrafya farklılık arz eden yer şekilleri ve bulunduğu bölgenin eski dünya yüzeyindeki konumu nedeniyle uygarlığın doğuşunda adeta bir düğüm noktası olduğu görülmektedir. Şöyle ki, yüksek dağlar, platolar ve bunların eteklerinde yer alan ovalar; iklimin şekillenmesinde, bitki örtüsünün çeşitlilik kazanmasında ve değişik hayvan türlerinin bir arada yaşamasında belirleyici olmuştur.

Mikroklima iklimin yaygın olduğu coğrafyada iktisadi faaliyetler ve toplumsal şekillenme eş zamanlı gelişmiş, bununla birlikte türdeş bir yapının oluşmasına da kaynaklık etmiştir. Tarihin hemen her döneminde yüksek dağlarda ormancılık, plato ve yaylalarda hayvancılık ve ovalarda tarımsal faaliyetler eşzamanlı olarak süregelmiştir. Bu farklı bölgelerin üreticilerinin birbirleriyle ilişki ve etkileşimleri toplumsal şekillenmenin yapılanmasında ve dinamizm kazanmasında rol oynadığı gibi farklı üretim alanlarında kazandıkları deneyimlerin birbirine aktarılması ve bununda alet üretimi, düşüncenin gelişimi, toplumsal işbölümü ve örgütlenmenin ilerlemesinde etkili olduğu belirtilebilir.

Daha somuta indirgendiğinde, üç büyük kıtanın kesişim noktası olan Kafkasya’dan, Anadolu ve Akdeniz’e, Mezopotamya’dan, Hindistan ve Arap Çöllerine uzanan yolların düğüm noktası Zağroslardır. Farklı anlamlar ve isimlendirmeler yapılsa da Yunan, Kafkas, Mısır Mezopotamya uygarlıklarının mitolojik tanrılarının benzerlikleri ve farklılıklarının ortaya çıkarılması, bunların birbiriyle kıyaslanması ve felsefi temellere oturtulması, dinlerin şekillenmesi ve ortaya çıkması üç kıtanın kesişim noktasında uygarlığın filizlenmesini kaçınılmaz kıldı. Tabi bu filizlenmede iktisadi faaliyetlerin rolü de oldukça büyüktür. Doğu-batı, Kuzey-güney eksenli ticari yolların geçiş bölgesi olması, farklı toplumların üretim güçlerinin etkileşimine zemin hazırladığı gibi, üretim hacminin artması ve ticarete konu edilmesi ve metanın oluşması içinde büyük fırsatlar sunmuştur.

Nitekim ilk kez malların ticari amaçla stoklandığı, mal alışverişinde ölçülerin kullanıldığı ve standartlaştığı, girdi-çıktı hesaplarıyla muhasebe işlemlerinin yapıldığı  ve daha da önemlisi paranın kullanılmaya başlandığı uygarlık sürecinin temel noktalarından biri buradan başlar. Hatta kadın eksenli toplumsal şekillenmenin hızlı çöküşü ve erkeğin iktidarının kurumlaşmasında paranın büyük rol oynadığı söylenebilir. Örneğin daha önce tapınaklarda bulunan ve kutsal bir rol atfedilen fahişeler; hünerleri, bilgelikleri, güçlü manevi karakterleri ve estetik özellikleriyle bireylerin psikolojik, bedensel ve toplumsal sorunlarına çözüm üretirlerken, paranın icadıyla sadece erkeklerin cinsel arzularını tatmin eden, alınıp satılan birer meta halini almışlardır.

Ticaretin artması, üretim talebindeki artış emek gücünün daha sistematize kullanımını gerektirdiği için, daha önce öldürülen savaş esirleri artık işgücünden bedava yararlanılan kölelere dönüştürülmüşlerdir. Yine aynı  topluma mensup insanların kendi işlerinden arta kalan zamanda veya mesleğinin gereği olarak farklı yerlerde ücretli çalışmaya başladığı mekanlar oluştu.

Haliyle Pazar alanları, mesleki bilgiye dayalı, yerleşik üretim mekanları; korunma, barınma, giyinme gereksinimlerini karşılayacak mekanlar; bu mekanlara yerleşenler arasında oluşan hukuk, yapılan alışverişi düzenleyen kurallar, alışverişin düzenli olabilmesi, ölçülerin belirlenmesi, stokların tutulması, anlaşmaların belgelenmesi için kayıtların tutulması ve haliyle yazının etkili kullanılmaya başlanması; mekanın belli bir düzene kavuşturulması, bunun için iskan alanı ve mimari yapının düzenlenmesi; kamu hizmetlerinin oluşturulması, tabii bütün bunlar için de bir idari erkin yani yönetim organizasyonunun oluşturulması; bu organizasyonun iktidarını koruması için ona meşruiyet sağlayacak ve otoritesini sürdürmesine imkan sağlayacak mitsel ve ideolojik inançların oluşması söz konusu olmuştur. Bu oluşum süreçleriyle bir uygarlık yapısının ortaya çıktığı görülmektedir ki şu ana kadar yapılan arkeolojik kazılar, filolojik çalışmalar ve antropolojik tespitler Kürtlerinde yaşadığı Ortadoğu’yu işaret etmektedir.  

Kürtlerin devlet olduğu dönemde ekonomi

Böylesi bir coğrafyanın merkez ve çevre bölgelerinde bulunan Kürtlerin gelişmelerden etkilenmemesi ve doğrudan veya dolaylı  olarak içinde yer alması kaçınılmazdır. Nihayetinde Kürt cirok ve cefenlerinde (öykü ve fıkra) halen mitolojik kahramanların canlı olması, Sümer, Hatti[1] (Hitit), Asur, Babil, Akad belgelerinde yer almaları, bunların toplumsal ilişkilerinde; yönetim, yürütme, ticaret, askerlik faaliyetlerinde bulunmaları; dinsel, dilsel, kültürel benzerlikler taşımaları ne kadar etkilendiklerini göstermektedir. Hatta yapılan kazılarda Kürtlerin bölgede devletler kurdukları bilindiği gibi bu devletlerin içindeki konumu veya bu devletlerin kurulmasındaki yeri ve niteliği de Kürt arkeologlarının, filologlarının önünde duran bir sorudur. Öte yandan bir düşünce sisteminin oluşmasında rol oynayan mitler ve inançlar bağlamında Zerdüştlük gibi bir dinin takipçisi olmaları; Kafkasya’ya Hicaz’a, Hindistan’a, Anadolu’ya giden ticaret Kervanların sahipleri, çalışanları veya konak sahipleri oldukları bilinmektedir. Kısacası dönemin birçok sözlü ve yazılı belgelerinde bölgenin sakinlerinden biri olan Kürtlerden ve atalarından sürekli bahsedilmektedir

Yazının icadından önceki toplumsal yapı  yanı sıra yazılmamış ama günümüze gelen eserler üzerine derin bilgiler veren arkeolojik kazılar ve gelişen antropolojik çalışmalar bölgedeki insanların iç içe geçen, etnik, dinsel, kültürel yapıları ve üretim biçimleri hakkında detaylı bilgiler verdiği gibi Kürtlerinde bunun içindeki konumunu belirleyerek bize bilgiler vermektedir. Örneğin Kürtlerin Hurriler döneminde dağların eteklerine taraçalar yaparak tarımsal üretim yaptıkları, ovalarda sulamayı yaygın hale getirmek için seki ve havadan su taşıyan kanal ve kanaletler inşa ettikleri tespit edilebilmektedir. Nehirlerin önünde bentler oluşturularak göl ve göletler inşa edilmiş, derinlik kazanan suyun kışın donması önlenmiş ve hayvanların daha rahat sulanması sağlanmıştır. Yine yazın bu göletlerin suyunun yarattığı basınçla açılan harklar (herq) veya inşa edilen kanallarla tarımsal alanlara su taşırılmıştır.

Hint-Avrupa dil gurubunda yer alan Hattilerin kurulmasından önce aynı bölgede Sümerce, Akadça, proto-Hattice, Hurrice, Luvice, Palaca ve Mittanice’nin kullanıldığı yazıtlarla kesinlikle kanıtlanmaktadır. Kullanılan bu dillerin bazıları  günümüze kadar varlığını sürdürdü ki, bunlardan biri de Kürtçe’dir. Bu veriler Kürtlerin ilgili uygarlıklarla ne kadar iç içe olduklarını açığa çıkardığı  gibi günümüze değin bir sürekliliğin de varlığına işaret etmektedir. Özellikle Hattilerin, Mittanilerle süreklilik arz eden ilişkinin varlığına yazıtlarda yer verilmesi daha sonra kurulan Medlerin hayvan sürülerinin Anadolu’nun içlerine kadar rahat yayılması ve Hattilerle ayın özellikleri taşıyan beslenme ve yetiştiricilik biçimi ortak özellik taşıyan ya da aynı süreçten geçen insanlığın uygarlık mirasında ki paylarını ve alışverişlerini bize göstermektedir.

Kürtlerin hala günümüzde de olduğu gibi ilk uygarlıklar döneminde de yoğun faaliyet gösterdikleri sektör hayvancılıktır. Bugün nasıl bilgi ve teknoloji merkezli ekonomik faaliyetler baskın ve egemen ekonomik güç ise ilk uygarlıklar için de hayvancılık egemen ekonomik güç ve faaliyettir. Çünkü hayvan ve hayvansal ürünler beslenme, giyinme, barınma ve korunma ihtiyacı için birebirdir. Ayrıca tarımla kıyaslandığında bir tarlada üretim için bir çok insanın çalışmasına gereksinim duyulurken, birkaç çoban koca bir hayvan sürüsünü yönlendirebilir. Yani daha az maliyetli ve daha az işgücüne gereksinim duyar. Yine bir tarlanın sel baskınları, kuraklık, otçul hayvanlar tarafından tüketilmesi, çatışmalarda yakılması gibi risklerine karşılık, hayvanların göçebelik yoluyla iklim ve coğrafi gereksinimlerine göre yönlendirilmesi mümkündür. Yukarıda da değinildiği gibi Medlerin iktidar döneminde Kralın koyunları ve sığırları Ekbatan’dan Zağrosların tepelerine, Ermeni yaylasına ve Anadolu’nun içlerine kadar geniş otlaklara giderek otlardı. Kışın ise nispeten sıcak olan ve otlakların stok olarak tutulduğu kışlaklarda otlamaktaydı. Böylece barınaklara, ot, saman, yem ve arpa gibi besinlere gereksinim duyulmadan az emek ve maliyetle bütün yıl geçirilirdi. Gerek dış saldırılar, gerekse iç çatışmalar nedeniyle sürü sahipleri hayvanları çatışma bölgesinden uzak tutabildiği gibi, doğal mağaralara da yerleştirerek, koruyabilmekteydiler. Özellikle doğal mağaralar kar, fırtına, soğuk gibi doğal şartların yanı sıra yırtıcı hayvanlar, hırsızlar, soyguncular ve yabancı işgalciler tarafından yapılabilecek saldırılar karşısında insan ve hayvanların korunmaları için büyük bir olanak sağlamıştır.

Kürdistan’daki üretim faaliyetleri aynı zamanda üretim ilişkilerini ve toplumsal işbölümünü de yönlendirmiştir. Êl (eşir, aşiret) temel örgütlenme biçimi olmuştur. Hurri veya Mittanilerin iktidarı  birer êl iktidarıydı. Med devleti êl beylerinin oluşturduğu bir federasyon veya konfederasyondur. Her êl ve alt kolları ekonomik faaliyetlerine göre ortak üretim biçimleri geliştirdikleri gibi hiyerarşiye dayalı faaliyetlerde geliştirmişlerdir. Pigari (palute), coli, Zıbareti, Şıkati, Novane (notırvane), Şırigahi, Qıbaleti vb gibi faaliyetler ortak üretim biçimlerini ifade ederken, xulam, odax, noker, şıvan, gavan konumları ve kavramları  üst sınıfa evde, tarlada, ve hayvansal faaliyetlerde hizmeti ifade etmektedir. Bu üretim ilişkilerinin devamını görmek halen mümkündür.  

Êl iktidarında ekonomi  

Ortak ve sınıflı üretim ilişkileri olmasına rağmen Kürtlerin uluslaşma sürecinin gecikmesi nedeniyle üretim êl sınırlarından ulusal sınırlara ulaşamadı. Her êlin kendine yeterli olması, Coğrafi faktörler, diğer etnik gruplarla iç  içe olma, din ve mezhep farklılıkları, dış saldırılar, kapalı  bir coğrafyanın varlığı beklenen sıçramanın gecikmesinde önemli rol oynadı.

20. yüzyılda da devam eden sıkıntılar son dönemlerde kısmen aşılmış gibi görünse de benzer sebeplerle sıkıntılar sürmektedir. Macid R. Cafer’e göre Kürdistan’da birliğin oluşmasını  engelleyen faktörlerin başlıcaları hala yukarıdakilerle aynıdır. Cafer’e göre:

·         Kürdistan arazisinin engebeli oluşu ve iletişimi engellemesi

·         Toplumun aşiret yapısı ve aşiretlerin bir birlik sağlayamayacak kadar küçük olması ve yine bunları bir güç altında tutacak bir gücün olamayışı.

·         Dinsel temellere dayanan mezhep farklılaşması.

·         Kürdistan’ın iç kara parçası olması ve Kürtleri egemenliğinde bulunduran devletlerin içlerinde Kürt azınlığın bulunması.

·         Komşu devletlerin birbirleriyle anlaşmaları veya Kürtleri birbirine kırdırmaları ulusal bütünleşme ve devletleşme sürecini olumsuz etkiliyor.

Êla Şêxbızini (şehbızın aşireti) tipik bir örnektir. Kürdistan’ın Soran bölgesinden dış saldırılar ve aşiretsel çatışmalar yüzünden göç eden Şêxbızıniler, önce Serhat bölgesi, ardından Anadolu’nun içlerine yerleşmişlerdir. Bu êl gittiği her yerde diğer êlin ekonomik ve siyasi iktidar alanına girdiği için hoş karşılanmamış, sürekli gerginlikler yaşamış nihayetinde Kürdistan’ın sınırında bir bölgeye yerleşmiştir. Gerçekten de hemen her êlin yazın göç ettiği kışın tekrar döndüğü bir alan hakimiyeti söz konusudur ve êl bu alan içinde kendi kendine yeten bir ekonomik faaliyet göstermektedir. Aynı özellikleri taşıyan êllerle iktisadi ilişkisi sınırlı olmakla birlikte alan paylaşımı konusunda bir gerginlik taşımaktadır. Hatta bu bir karakter özelliği kazanmış ve Kürdistan sürekli êl kavgalarına sahne olmuştur. Aileler arası kavgalarda da bu karakteristik özelliği görmek mümkündür.

Coğrafi faktörlere bakıldığında günümüzde sahip oldukları güç ve teknolojiye rağmen devletler bölgeye tam hakim olmayı başaramadığı gibi bir êlin diğerine müdahale etmesi ve tamamen hakimiyetini kurması da tarihsel seyir içinde pek mümkün olmamıştır. Dağların saldırıya uğrayanlar için korunmaya elverişli olması, otorite sahiplerinin kurum ve mekanizmalarının saldırılar karşısında korunmasının güçlüğü, ulaşım, iletişim, lojistik ve destek noktasında yaşanan zorluklar ulusal otorite oluşmasını  engellemektedir. Bunu trajik bir biçimde Şeyh İdrisi Bitlis’i dile getirmektedir. Bitlisi Çaldıran Savaşından sonra Yavuz Sultan Selim’den Osmanlının hükümranlığını istemekte bunun nedeni olarak da hiçbir Kürt êlinin diğerinin hükümranlığını kabul etmeyeceğini ileri sürmektedir. İdrisi’yi bu söyleme iten kültürel ve siyasal yaklaşımının oluşması salt o günle anlatılacak bir gaflet veya hıyanetin sonucu değildir. Salt Kürtleri değil, bölgede yaşayan diğer halkların ve dışarıdan gelen güçlerin yerleşme ve barınma pozisyonuna uzun süreli bir tarihsel sürecin sonucunda bakıldığında anlaşılır. Hatta günümüzde bile fethedilemeyen bu bölgenin ekonomik, coğrafi şartlarının ve insan unsurunun iyi kavranması gerekir. O günden bu yana bütün Kürdistan’ı kapsıyacak düzeyde tam hakimiyet sürdüren bir devletin gerçekleşmesi de henüz mümkün olmamıştır.

Kürtlerin, tarihin uzun evreleri boyu Ermeniler, Süryaniyer, Keldaniler, Araplar, Farslar, Türklerlerle iç içe olmaları nedeniyle egemen bir kütle haline gelmeleri söz konusu olmadığı gibi, iktisadi ve siyasi otoritenin dayandırılacağı bir güç de oluşmamıştır. Ayrıca bu etnik grupların Kürdistan dışında etnik ve dinsel bağlantıları ve otorite güçleri vardı ve bu otoriteleriyle Kürdistan’ın iç işleyişine müdahale edebilmekteydiler.

Dikkat edilirse yukarıda ilk çağ dönemi Kürtlerin durumu anlatılırken daha olumlu bir bir pozisyonda bulundukları  ve içinde yaşadıkları uygarlıklar arasında etkili bir konumda oldukları vurgulandı. Ancak Samilerin güneyden gelmesiyle başlayan sürecin ardından özellikle Roma-Bizans’ın batıdan gelen saldırılarının ardından Kürtlerin geniş kapsamlı etkinliklerini yitirdikleri belirtilebilir. “Roma reş bê bext e-kararoma bahtsızdır”  “Roma reşe bêyum û zulımkar- hayırsız zulümkar kararoma”  Ya da “Bextê Roma reş Tune ye- kararomanın bahtı  yoktur” gibi nitelendirmeler. O dönemden Kürtçeye girmiş  deyimlerdir. Ki daha sonra batıdan gelen her saldırı için özdeşleşmiştir. Bu anlamıyla Osmanlı’dan ya da günümüzde batıdan gelen saldırılar da “Roma bê bext” deyimiyle özdeş tutulmuştur.

Kürdistan’a yapılan dış saldırıların etkisi oldukça derindir. Batıdan Bizanslılar’dan önce Büyük İskenderin, sonrasında, Haçlıların, Osmanlıların ve Günümüz emperyalist devletlerin Kürdistan’a giriş biçimi bir nevi Roma Reş  deyimini doğrularcasına sürmüştür. Güneyden İslamiyet öncesinde Arapların ataları Samilerin ve İslamiyet döneminde Arapların; Doğudan Türklerin, Moğolların ve Farsların, Kuzeyden Rusların saldırıları da Roma Reşten pek farklı değildi. Bütün bu saldırılar Kürtlerin artık otorite olma şansını neredeyse tamamen ortadan kaldırmış ve savunma pozisyonuna çekilerek ancak kendilerini korumalarına yol açmıştır.

Yine ister dışarıdan olsun ister içeriden gelişsin hiçbir din ve mezhep tamamen Kürtler üzerinde etkili olmamıştır. Bu yüzden Kürtler arasında dinsel ve mezhepsel farklılıklar derindir. Hatta bu yüzden soyu, dili, kültürü, coğrafyası aynı  olan insanlar birbirleriyle çatışmış ve aynı inançtan olan başka halkların Kürdistan’a yerleşmelerine ve iktidar olmalarına yardımcı olmuşlardır. Büyük Selçukluların Kürdistan üzerinden Anadolu’ya girmelerinin, Türkmenlerin hiçbir direnişle karşılaşmadan Kürdistan’a ve Anadolu’ya yerleşmelerinin temelinde dinsel birlikteliğin rolü büyüktür. Aynı dinden olanların Roma Reş  olan Bizans’a karşı ittifak yapmaları kaçınılmazdı. Ya da Osmanlı-İran Çaldıran Savaşında Sünni Kürtlerin Osmanlıyla ittifak yapmaları, Alevi ve Şii mezhebine mensup Kürtlerin İran’a yakın durmaları ve ittifak yapmaları her Kürt êlinin bir diğerine karşı etkinlik kurma, çıkar sağlama ve güç olmanın  ötesinde bir şey değildi.

Bu anlayış günümüze değin süren ideolojik çatışmalar için de geçerlidir. Örneğin Kürdistan’da egemen olan devletlerin muhalefetteki sol güçleri Kürt taraftarları  sayesinde Kürdistan’da konumlanmışlardır. Bunlar Kürdistan’da dillerini, kültürlerini, ideolojik fikirlerini yaymış, Kürtlerin temel sorunlarının çözümüne de kendi yöntemleriyle yaklaşmışlardır. Bu yüzden Kürtlerin sorunlarının yerine kendi devletleriyle olan sorunlarını başa koymuşlardır. Haliyle Kürtler egemen otoritenin ezilmişliğinden kaçarken, muhalifler aracılığıyla yeni bir bağımlı  sürece girmişlerdir. Hatta, Arapça, Farsça ve Türkçe bunlar eliyle Kürdistan’da daha rahat yayılmıştır. Çünkü egemenlere karşı direnç kültürü dile de yansımış ve Kürtler ulusal konularda olduğu gibi dil konusunda da reaksiyon göstermişlerdir. Ama dost güçlere gösterilen şefkat karşısında dirençte kırılmış ve onların dili öğrenilmiştir. Onlar ise Kürtleri temel almadıkları  için Kürtçe öğrenme gereksiniminde bulunmamışlardır.

Dış saldırı kaynaklı etkilerle oluşan sosyal ve siyasi merkezli gelişmenin ekonomiye etkisi irdelendiğinde ulusal pazarın oluşmasını engellediği ve bunun da devletleşme yönünde atılan adımların cılız kalmasına neden olduğu sonucuna varmak kaçınılmaz olur. Bu durum Kürdistan’da ekonomik yapıyı  derinden etkilemiş, özellikle 16. Yüzyıldan sonra dış güçlerin kalıcı egemenliğinin söz konusu olduğu kentlerde üretim faaliyetlerine katılma payı Kürtler açısından azalmıştır. Dağlara çekilen Kürtler saldırılar karşısında avantajlı olan hayvancılıkla uğraşmayı sürdürürken êl yapısının daha da güçlenmesi, siyasi, askeri, iktisadi ve sosyal otorite olarak varlığını  katmerleştirerek sürdürmesine yol açtı. Buna karşılık kentlerde kalanlar aşiretsizleşirken, politik etkinliklerini yitirdiler. Kentte iktidar olan devlet idaresinin denetiminde çeşitli işlerde faaliyetler gösterdiler. Kürtler arasında dış saldırılar karşısında kentte kalan, ya da aşiretlerden kopup kente yerleşenler aşiretler tarafından Kurmanci olarak nitelendirilmişlerdir. Ki bunun açılımı Celadet Bedirxan’a göre “Kurd-man-cih” olarak geçer, yani yerleşik kalan Kürtler anlamında kullanmışlardır. Bu yüzyıldan itibaren genel olarak yerleşik yaşama ve uzun vadeye dayalı ekonomik faaliyetler olan tarım ve zanaatla yeterince uğraşamamışlardır. Celali êlinin bir dönem etkili olduğu Musul ve çevresinde tarımsal üretimin artması, ürünlerinin Bağdat, Halep ve diğer Arap kent pazarlarında alıcı bulması vb benzeri örneklerle karşılaşmak mümkündür ama tüm tarihsel süreç bağlamında belirleyici değildir. Genel olarak imar ve inşaat işlerinde Ermenilerin, ticarette Arap ve Yahudilerin varlığı söz konusuyken, marangozluk, dericilik, nalbantlık, debbağlık, keçecilik, halı işleme, boya imali, bakır işleme, demircilik gibi küçük esnafların faaliyetlerinde bir etnik yapının hakimiyetini görmek pek mümkün değildir. Yerine ve yöresine göre Kürtler, Türkmenler, Araplar veya Ermeniler etkili olabilmişlerdir. Yine egemen devletin memuriyetinde bulunan, medreselerde eğitim yapan, askeri birimlerde yer alan ve ticaret kervanlarında bulunan Kürtlerin varlığı da az değildir.

Êlin tamamen egemen olduğu kırsal alanlarda ekonomik faaliyet de Kürtlerin elindeydi. Bir başka noktaya da dikkat çekmek gerekir. Köylerle kentler arasında üretim bağlamında büyük farklılıklar yoktu. Kürt köylerinin büyük bir bölümünde tarımsal ürünlerin işlenmesi, değirmenlerin işletilmesi, halı ve kilim dokumacılığı, dericilik, nalbantlık, marangozluk, meyvelerin kışlık olarak kurutulması, sarnıçlarda depolanması üretim fazlasının kent pazarlarına gönderilerek satılması gibi işler yapılmıştır. Yine yaylalarda hayvanlardan yün elde edilmekte bir bölümü için satış için stoklanırken, kalanı eğrilerek kilim dokunmak için kullanılmakta, giyecekler yapılmaktadır. Yine hayvan derileri tuzlanarak kurutulmak ya pazara satılmakta ya da elbise ve çarık yapılarak kullanılmaktadır. Hayvan etinin fazlasıda kurutularak kışlık saklanmaktadır. Bunun gibi süt ürünlerinden peynir ve yağ üretilmekte bir bölümü kış tüketimi için sarınçlarda stoklanırken arta kalanı pazarlara gönderilmektedir.

Kürt miranlıklarının hakim olduğu bölgelerde siyasi otoritenin niteliği ne olursa olsun sosyal ve ekonomik güç Kürtlerdi. Yukarıda örneği verilen Celali êli, Musul’a hakim olduğu dönemde her ne kadar Osmanlı güçleri mevcutsa da otoriteleri sıradan bir memuriyetin ötesine taşmamaktaydı. Asıl iktisadi ve siyasi otorite Kürtlere aitti. Hele hele Behdinan, Botan, Xerzan (Harzan), Serhat, Dersim, Soran, Kermanşah, Senendec, Urmiye bölgelerinde büyük imparatorlukların güçlerinin varlığına rağmen siyasi, iktisadi ve toplumsal güç Kürtlerdi. Kürt nüfusunun yoğunluklu kesimi kırsal alanda olsa dahi kentlerde de önemli bir sayıyı barındırmaktaydı.  Üstelik siyasi ve iktisadi olarak kır kente hakimdi. Kürt mirleri, beyleri, ağaları kırsal alanda inşa ettikleri qesrlerınde (kale) yaşasalar da kentsel alanın siyasi kaderinin tayin edilmesine, iktisadi faaliyetlerinin yönlendirilmesine ve kontrolüne hakimdirler.

Siyasi haritalara bakıldığında Osmanlı  ve Safevinin hakim olduğu dönemlerde dahi ticaretin denetimi Kürtlerin elindeydi. Örneğin Kafkasya ve İran’dan gelen mallar Kürdistan sınırlarına girdiği ilk anda Erzurum veya Erzincan’da Osmanlı  yönetimi tarafından kontrol edilir ve vergilendirilirdi. Bu mallar İstanbul, Bursa ve İzmir’e giderse Tokat ve Amasya’da üzerinden geçerdi. Buna karşılık Osmanlı merkezlerinden gelen malları  taşıyan kervanlar ilkin Malatya’da vergi vererek Kürdistan sınırları  içine girerlerdi. Üstelik bir mal Kürdistan’a girdiğinde iki katı  vergi alınırdı. Bir bölümü Osmanlı topraklarına girme bedeli olarak alınırken diğeri bölümü koruma vergisiydi. Çünkü bir ticari kervanın Kürdistan’dan rahat geçiş yapabilmesi veya ticari faaliyet gösterebilmesi için Kürt saldırılarından korunması gerekirdi. Bunlar ya onayı olmayan mirlerin, ya Kürt eşkıyalarının ya da belli bir alana hakim olan êlin saldırılarıydı. Eğer geçiş hakkı olarak bunlara bir ödeme yapılmazsa ya haraç alınır ya da kervanların tüm mallarına el konulur, kervan sahipleri soyulur ve küçük düşürülecek bir şekilde geldikleri yere gönderilirlerdi.  

Bu yüzden otoritesi etkisiz kalan Osmanlı  Kürtlerin yaptıklarını usülsüzlük olarak değerlendirmekte ve eylemi yapanların ele geçirilmesi ve cezalandırılması için çaba göstermekteydi. Bu aslında bir iktidar savaşı olarak görülüyordu. Ancak kentin Osmanlı denetiminde tutulması direkt bir bağımlılığa da yol açıyordu. Kürt köylerinde üretilen ticari ürünlerin kent tüccarlarına satılmasıyla merkezi devletin denetimine girmesi söz konusu. Kente gelen ürünlerden girişte vergi alınarak merkezi devlete gelir kaynağı yaratıldı. Yine kentteki ticari ürünler vergi kapsamına alınarak merkezi devlete gelir kaynağı oluşturuldu. Alınan ürünler imparatorluğun ticari politikalarına uyumlu bir biçimde kullanıldı. 

Kürdistan’da soygunculuğa karşı oluşturulan güvenlik ağının getirdiği zorunluluktan kaynaklı olarak yol ve koruma vergilerinin alınmasının yanı sıra hem iç  ticaretten hem de dış ticaretten vergi tahsil edilmesi ticaret merkezlerinin sıkı bir biçimde denetime alındığını ve ağır  vergi yükü yüzündün göçlerin yaşandığı ortaya çıkmaktadır.

Örneğin; tarımsal vergilerde olduğu gibi boyalı tekstil ürünlerinden yüksek vergiler alınmaktaydı ve vergi oranlarının Rum ve Karaman vilayetlerindekinden daha yüksek olabildiği ortaya çıkmakta (Faroqhı s: 187) Kentlerdeki boyahane vergileri bölgedeki tekstil zanaatlarının önemli boyutlara vardığını gösterecek kadar yüksekken, vergi hacmi büzülmeye yol açmıştır. Çünkü boyahane vergileri Rıha ve Harran’da 100.000 akçeyi, Harput ve çevre köylerinde 80.000 akçeyi, Siverek ve yöresindeki yerleşimlerde ise 72.000 akçeyi bulmaktadır.

[2]

16. ve 17. Yüzyıllarda dağlık bölgelerde aşiretlerin egemen olması, mali ve ekonomik sıkıntıların yaşanması, siyasal iktidarsızlık gibi nedenlerle Kürt kentlerinden Kayseri, Kırşehir, İstanbul gibi bölgelere göç görülebilmekteydi. Bu göçler özellikle kentliler tarafından yapılmaktaydı. Ancak bunlar arasında Kürtlerin olması düşük bir ihtimaldir. Çünkü  yerleşik Kürtlerin köy ve dağlarda yaşayanlarla ilişkileri yoğundu. Bunlar çerçicilik, zanaatkarlık yaparken ürünlerini yine êl mensuplarıyla ekonomik ilişkilerde değerlendirirlerdi. Ama dış bölgelerden kent merkezlerine gelmiş tüccar, bürokrat ve askeri yetkililerin göç edenler arasında olması muhtemeldir. Yine yoğunluklu olarak Türkmenlerin batıya göçü görülen olağan bir durumdur. Jennings’in bildirdiğine göre Erzurum yaklaşık bir yüzyıl içinde göç hareketinden kaynaklı olarak boşalıp yeniden dolmuştur.

[3] 


Êl iktidarından ulusal iktidara geçiş mücadelesi ve ekonomi

Yukarıda da vurgulandığı gibi el sınırından ulusal sınırlara sıçrayamayan ve otorite oluşturamayan Kürtler, ulusal bir ekonomi de geliştiremediler. Bu yüzden günümüzde şekillendiği biçimiyle bölgede yapay da olsa ulusal devletler oluştukça Kürdistan’daki ekonomik faaliyetlerde de gerileme yaşandı ve tek tek egemen olan devletlere bağımlı hale gelindi.

Oysa Kürtler arasında ululsal devlet-ulusal ekonomi düşüncesi aslında oldukça uzun bir geçmişe sahiptir. Şöyleki, daha Ehmedê Xani’nin ideallerinde ulusal birliğin gereğinden bahsedilmektedir. Xani’nin yaşadığı dönemde ticaretin yeni bir biçimde gelişmeye başladığı görülmekteydi. Coğrafi keşiflerle önemini yitiren ipek ve baharat yolları yerine batıdan gelen ticari mallara dayalı yeni bir ekonomik dönüşüm süreci söz konusuydu. Bu dönemde Hollanda florini oldukça kıymetli olup, Ehmedê Xani’nin eserlerinde geçmektedir. Çünkü Hollanda aynı zamanda ticarette de etkiliydi. Ardından İngilizler, Fransızlar, Almanlar ve Rusların önce ticaret yoluyla daha sonra bizatihi askeri ve siyasi güçleriyle bölgede konumlandıklarına tarih tanıklık etmektedir.

Ticaretin karakterinin değişmesi, ipek ve baharat yollarının etkisini kaybetmesi, ağır vergiler ve iktidar kavgası  18 ve 19. yüzyıllar boyu yerel zanaatların önemini yitirmesine geleneksel üretim biçimlerinin giderek cılızlaşmasına ve neredeyse ortadan kalkmasına neden oldu. Örneğin, yünlü dokuma batıdan gelen endüstriyel malların daha ucuz ve yaygın olması karşısında etkisini yitirdi. Bu sektörde faaliyet gösteren küçük ve orta boy işletmelerin çoğu kendi imalatları ile rekabet edemedikleri için ya kapandılar ya da batılı firmalara eklemlenerek onların  ürünlerini satmaya yönelik faaliyetler geliştirdiler. Bakır, demir, krom gibi madenlerin işlenmesinde yaşanan benzeri durum geleneksel imalat sektörünün biçim değiştirmesine ve yeni imalat sektörüne dönüşme sürecine işaret etmektedir.

Musul, Kerkük, Kermanşah, Diyarbakır, Mamuretül-aziz, Bitlis, Urfa, Antep, Erzurum, Van yörelerinde imalat sektörü  dönüşüm sürecine girdi. Buna paralel olarak siyasi, askeri ve toplumsal dengelerde de farklılaşmalar ve yeni şekillenmeler yaşanmaya başlandı. Bu şekillenmenin oluşmasında emperyalist güçler, Osmanlı  ve Kürtlerin rolünü iktisadi ve siyasi temelde ayrı ayrı  ele almak gerekir.

Önce ticari yollarla bölgeye giren emperyalist güçlerden İngilizler 19. Yüzyıl başlarında Fırat-Dicle nehrinin avantajlarından yararlanarak, tarım projeleri geliştirdiler. Pamuk, tahıl üretimi ve endüstriyel bitkilerin yetiştirilmesi ve hammadde olarak kullanılması için faaliyet gösterdiler. Bölgedeki hammaddelerin küçük teknelerle nehirler üzerinden körfeze taşınması için çalıştılar. Yine Süveyş kanalı açılmadan önce Akdeniz’in Fırat Dicle’ye kanaletler açılarak Körfeze bağlanması için fizibilite çalışmaları yaptılar. Fransızlar benzeri biçimde, tarım projeleri geliştirdikleri gibi İngilizlerle ciddi bir rekabete giriştiler. Ruslar ise Kars ve Erzurum yöresinden Erzincan’a kadar uzanan bölgelerde etkili olmaya çalıştı. Malakan ineğinin geliştirilmesi, meyvecilik, patates ekimi ve Transkafkasya yolları üzerinden sağlanan ticaretin kontrolü için gayret gösterdi. Emperyalist bölüşüm sürecine sonradan katılan Almanya özellikle Berlin-Bağdat demiryolu projesiyle hem Mezopotamya hem Anadolu hem de İran üzerinden Hindistan’a uzanan yollarda etkili olmak istiyordu. Ayrıca kutsal kitaplarda cennet olarak gösterilen Mezopotamya Almanların yerleşmeyi hayal ettikleri bir topraktır. İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya gibi dönemin emperyalist güçleri bölgenin zengin tarım ürünleri, maden cevherleri ve stratejik konumu nedeniyle alana yerleşmek için bütün olanaklarını seferber ettiler. Birde buna batıda gerileyen ve elindeki yerleri tutmaya çalışan Osmanlı eklenirse Kürdistan’ın devlerin çatışma alanına dönüştüğü sonucuna varılabilir

Osmanlı’da hemen 1800’lerin başlarında başlayan ve devam eden; merkezi devlet, valilik sistemi, yeni ordu düzeni, vergi sistemi, arazi yasası, Tanzimat ve İslahat fermanları gibi reformlar Kürdistan’ı da etkiledi. Örneğin, İkinci Mahmut döneminde Kürdistan’ı merkeze bağlama girişimleri büyük çatışmalara neden oldu. Yine Abdulhamit döneminde Hamidiye alaylarının oluşturulması, Harran ve mezopotamya’daki verimli birçok toprakların Abdülhamid’in kişisel mülkiyeti haline getirilmesi, bir bölümünün emperyalist ülkelerin şahıs ve firmalarına satılması Kürdistan’ı yabancıların müdahalesine açık hale getirdi.

Kürtlerde boş durmadılar. Miranlıkların sınırlarını genişleterek kendi krallıklarında Kürdistani bir oluşuma gitme eğilimleri gelişti. Birbirleriyle içte iktidar mücadelesi veren miranlıklar dışa karşı da bağımsızlık savaşına girmeye başladılar. Bu süreç faaliyet biçimlerini, örgütlenme tarzlarını, siyasi anlayışlarını da etkiledi. Bu anlamda oldukça ileri bir düzeye varan Bedirhanlar, askeri yapılanma biçimini değiştirerek modern tarzda örgütlenmeye başladılar. İki tane silah fabrikası kuruldu. Yurt dışına öğrenci gönderilerek modern eğitim almaları sağlandı. İçte muhalefet olabilecek Süryaniler denetim altına alındı. Bölgedeki birçok Kürt miri ve êl reisiyle ittifaka gidildi. İngiliz ve Fransızlarla ticari ilişkilerin yanı sıra diplomatik ilişkiler geliştirildi. Hatta Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile ortak düşman görülen Osmanlıya karşı ittifak yapıldı. Kavalalı’nın Kürdistan sınırlarından rahatlıkla geçip Anadolu’nun içlerine kadar girmesine destek verildi. Çukurova’da başlatılan tarımsal faaliyetlere ilk kez bu dönemde Kürdistan’dan mevsimlik tarım işçileri gitmeye başladı. 

Fakat, 1847’de Osmanlının Kürdistan’dan tamamen çıkarılması için başlatılan savaşta Bedirhan Bey’in yeğeni Yezdanşer’in iktidar olmak için Osmanlıdan destek alması  ve ondan yana tavır koyması büyük bir yenilgiyi getirdi. Bir yıl sonra kendisinin tekrar isyanı da sonuç alıcı  olmadı. Bu tarihten itibaren Kürtler siyasi ve ekonomik faaliyetlerinde iç dinamiklerini kaybedip kendilerini egemen güçlere dayanarak var etmeye başladılar. Hamidiye Alayları bu yönüyle tipik bir örnektir. Osmanlı eliyle oluşturulan ve Kürtleri merkeze bağlı hale getirmeyi hedefleyen anlayıştan yararlanan Kürt êlleri birliklere katıldıktan sonra çoğunlukla Ermenilere ve kent merkezlerine saldırıp iktidar alanlarının büyütmeye çalıştılar. Bir taraftan Ermenileri kovup hakimiyet alanlarını genişletmeleri, bir taraftan da Kürt olmayan üretici güçlerin ekonomilerini denetimlerine alıp kendi yakınlarını konumlandırmaları reel anlamda bölgede Kürt unsurunun güçlü hale gelmesini sağlamıştır. Nihayetinde Bitlis, Erzurum, Van yörelerinde Hamidiye alaylarına karşı yapılan birçok isyana ve Abdulhamid’e gönderilen elçiler aracılığıyla iletilen şikayetlere rağmen Osmanlı yönetimi bu alayların uygulamalarına ses çıkaramamıştır. Çünkü bunların bertaraf edilmesi veya denetim altına alınması Kürt merkezli yeni bir isyanın çıkışı olabilirdi. Bu yüzden gevşek bağlarla da olsa merkeze bağlı kalmaları yeterli görüldü. 

Hem 1850’lerden sonra üretimin niteliği değişmiş  emperyalist güçlerin büyük ölçekli faaliyetleri gelişmiş  ve bölgede nüfusun demografik yapısını ve üretim ilişkilerini derinden etkilemiştir. Örneğin Berlin-Bağdat demiryolunun yapımında, Çukurova ve Mezopotamya’daki tarımsal alanlarda, Divriği, Hekimhan, Elazığ, Ergani  bölgelerinde çıkarılan maden ocaklarında, Ermenilerin çekildiği bölgelerdeki inşa ve zanaat dallarında çalışanların büyük bölümü Kürtlerdendi. Proleterleşmeye başlayan ve yerleşik yaşama geçen Kürtlerin çalışmalarına karşılık iyi ücret alamamaları hoşnutsuzluk yaratmış birçok kez tepki ve isyanlara neden olmuştur. Ancak bu egemen devletlerin denetiminde olduğu için ulusal taleplerle bütünleşerek yaygınlık kazanmamış ve sınırlı kalmıştır.

1850’lere kadar Kürt miranları önderliğinde süren ulusal talepler güçlerini kırsal kesimden ve êl ittifakından alıyordu. Ama 1850’lerden sonra kırsal kesimlerin yanı sıra kentsel alanda, emek cephesinde, ticaret alanında, egemen devletlerin memuriyetlerinde çalışanlarda ve medreselerde yetişen şeyh ve melleler noktasında da ulusal talepler dile getiriliyordu.

Fakat bunların merkezi güç oluşturmaları  Şeyh Ubeydullah İsyanına kadar pek mümkün olmadı. Çünkü  daha geniş ölçekte düşünüldüğünde belirleyici dinamikler büyük güçler arasındaki iktidar savaşında yatıyordu. Bedirhanların yenilgisinden itibaren hızlanan Kürdistan’ı yeniden fetih süreci büyük güçleri de karşı karşıya getirdi. Özellikle 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ardından emperyalistlerin bir çatışma alanı olan birinci dünya savaşı, Kürdistan’da büyük bir yıkıma neden oldu. Yetmezmiş gibi açlık, yoksulluk, hastalık, sefalet, sürgün, kıtlık, kuraklık, sel baskınları da savaşla eş zamanlı  devam eden felaketlerdi.

Uzun süren savaşların yarattığı felaketlerin ardından elde edilen siyasi, iktisadi ve askeri sonuçlar Kürtler ve Kürdistan için tamamen bir yıkım oldu. Kürdistan dört parçaya bölündü. Daha önce Kürdistan’da güç barındıran bölge imparatorlukları  ve emperyalist devletlerin yerine yerel ve ulusal devletler kuruldu. Türkiye, İran ve ardından Suriye Kürdistan topraklarını emperyalist devletlerin öncülük ettiği siyasi sınırlar ve anlaşmalarla hakimiyetlerinde tuttular. Şeyh Sait, Şeyh Mahmut Berzenci, Sımko ayaklanmaları  oluşan statüye karşı büyük isyanlar olarak gerçekleşse de gereken sonucu almaktan uzak kaldı. Her bir parçada egemen devletler Kürtleri denetimlerinde tutmak sisteme bağlamak ve ulusal devletleri içinde eritmek için büyük gayret sarfettiler. Her parçada belli dönemler için hakimiyetlerini tahsis etseler de süreklilik isteyen bir istikrar tutturdukları da söylenemez.

Öte yandan Mehabad Kürt Cumhuriyetinin kurulması, Kürtlerin Irak devletinden özerkliği koparması ve Irak anayasasında Kürtlerin ve Arapların devletin ortak sahipleri olmalarının kabulü 1980 yılına kadar olan direnişlerin zirvesiydi.  

1920-50’yılları siyasi ve ekonomik gücün kırılması  

1920’li yıllardan İkinci Dünya Savaşına kadar egemen devletlerle Kürtler arasında yaşanan yoğun çatışmalar iktisadi faaliyetlerin gelişmesinde büyük engel teşkil etti. Halk daha çok geçimlik düzeyde ekonomik faaliyet gösterirken devletin el attığı alanlar üretim maliyeti düşük, yoğun çaba gerektirmeyen, kolay taşınabilir ve tüketilebilir ürünlere ulaşmak ve kullanmaktı. Bundan hareketle ilkin hayvan ve hayvansal ürünlere el atıldı. Kürt bölgelerinde bulunan askeri birliklerin, kamu görevlilerinin ve kent sakinlerinin beslenme ihtiyacının karşılanmasının yanı sıra bir bölümü merkezi bölgelere aktarıldı. Örneğin, Erzurum, Kars, Van, Erzincan yöresinden hayvan sürüleri devlete ait işletmeler tarafından satın alınarak tüketilirken büyük bölümü de İstanbul, Ankara gibi kent merkezlerine aktarılmaktaydı. Bunun gibi, Kürt hayvan ve hayvan ürünleri Bağdat, Basra, Tebriz, İsfahan, Tahran, Halep, Şam, Riyad, Mekke, Beyrut gibi Ortadoğu kent pazarlarına kadar ulaşabilmekteydi.

Tahıl, tütün, pirinç ve meyve türleri de yoğun bir çaba gerektirmeden üretilebilen mallar olduğundan bunların alım satımı da canlıydı. Ancak daha çok yerel pazarlarda tüketildiğinden dış pazarlara ulaşabilecek yoğunlukta değildi.

Bu dönem de egemen devletlerin en çok önemsedikleri Kürdistan’daki madenlerdi. İmparatorluklar döneminde işletmeye açılan maden işletmeleri tekrar aktif hale getirilirken, yenileri de açıldı. Askeri tedbirlerin alındığı ve işletmenin devletin tekelinde tutulduğu Kürt maden bölgelerinde büyük petrol rezervleri, demir, krom, bakır cevherleri iştah kabartıyordu. Ancak bu maden cevherlerinin etrafında beklenen endüstriyel kalkınma gerçekleşmedi. Çünkü temel mantalite Madenlerin çıkarılması ve merkezi bölgelere aktarılması ya da işlenmeden ham halde satılması  biçiminde oldu. Örneğin, Irak petrol hammaddesini petro-kimya sanayini geliştirecek biçimde işleme gereği duymadan ham biçimde dış piyasalara pazarlarken, Türkiye petrol, demir, bakır ve kromu Kürdistan dışına taşıyarak işlemiştir. Bu entegre sosyo-ekonomik sanayileşme ve gelişmeye fırsat tanımazken egemen devletlerin üretim yanı  sıra taşıma maliyetlerini arttırmıştır.  

1950-80 yılları egemen devletlerin ekonomik kurumlaşması  

İkinci Dünya Savaşından sonra Türkiye ve İran’ın Marshall yardımlarını alması batı ekonomisine entegre olma eğilimine girmesi, tarım ve maden kaynaklarının kullanımına yönelmesi daha sistematik projelerin uygulanmasını getirdi. Yine Irak ve Suriye SSCB etkisiyle merkezi ekonomi politikaları geliştirdiler. İran’da toprak reformu ve Kürtlerin göçebelikten yerleşik yaşama zorlanması, Türkiye’nin Kürdistan’da et kombinaları, süt, yem, şeker, tütün ve un fabrikaları inşa etmesi; birincisi merkezi bölgelere daha önce ham biçimde aktarılan malların işlenmesini, ikincisi Kürt üreticilerinin mallarının alımı ve tüketiminin belli bir sistem dahilinde ele alınarak merkeze aktarılmasının sağlanması, üçüncüsü kaçakçılığın önlenerek egemen devletin sınırları içinde merkeze tabii bir iktisadi, sosyal ve siyasal sistemin inşa edilmesi biçiminde açığa çıktı. Gerçektende bu tarihlerde İran ve Türk siyasal yaşamında Kürtler yer almaya başladıkları gibi devletten kredi ve teşviklerde aldılar. Yine üretimlerini devlete ait işletmelere satarak sisteme entegre olmaya başladılar.

Birbaşka önemli adım da enerji kaynaklarına yönelik yatırımlardadır. Türkiye Kürdistan’da Hidroelektrik barajları  inşa ederek batı bölgelerinde gelişen sanayi için enerji temin ederken, İran ve Irak petrol, hidroelektrik ve doğalgaz yatırımlarıyla ihtiyacının fazlasını karşılamıştır.

Ayrıca Kürdistan’dan egemen devletlerin merkezi yerleşim bölgelerine ekonomik nedenlerle göçün yaşandığı  bir dönem oldu. Yani Kürt egemen sınıfları gibi emekçileri de sisteme entegre olmaya başladılar. Bir nevi Kürtlerin egemen devletlere entegre olma süreci başladı. 

Ama muhalefetin bittiği anlamına gelmez. Örneğin, emekçiler Türkiye ve İran sol hareketleri içerisinde sınıfsal sorunlarla tanıştıktan sonra mücadelelerini ulusal zemine çekmeye başladılar. İran’da TUDEH’ten ayrışan Kürtler, Jiyanawey Kurd ve Komala da örgütlenirken, 1980’lerde PKK’nin yükselişi de Türkiye solundan bir ayrışmanın göstergesidir. Buna karşılık Adalet Partisi, CHP, MSP gibi partilerin içinde Kürt egemenlerinin aktif bir biçimde yer almaları siyasal tercihin sisteme entegrasyon ve ekonomik kaynaklı olduğunu ortaya koymaktadır.

Irak ve Suriye’de ise merkezi devletin ekonomi ve siyasetteki ağırlığı Kürtlerin kendi bölgelerinde kalmalarına neden olduğu gibi iktisadi faaliyetlerinin farklılaşmasına ve sınıflaşmanın oluşmasına fırsat vermedi. Bu yüzden geleneksel önderlikli Kürt direnişi uzun bir dalga yakaladı ve halen aynı çizgiyi sürdürmektedir.  

1980’lerden günümüze Kürtlerin ekonomide de yeniden var olması  

1979’da Türkiye’de sıkıyönetim 1980’de askeri darbe, İran Devrimi, İran-Irak savaşı Ortadoğu’da olduğu gibi Kürdistan’da da büyük alt-üst oluşlara neden oldu. Bir devletten kaçan Kürt diğerine sığındı. Her devlet kendi Kürdünü  bombalarken diğer devletin Kürdünü destekledi.

Türkiye liberal politikalarla dünya ekonomisine entegre olma sürecine girerken, Kürdistan’da GAP gibi sulama, enerji ve tarımsal üretim artışını hedefleyen projeler geliştirdi. Suyu kontrol etmenin politik avantajını da kullandı. Bunun paralelinde Kürt köylerine kadar elektrik, yol, okul inşasıyla kırsal alanı  kentsel yaşama entegre etmeye başladı. Böylece büyük bir asimilasyon sürecine de girilmiş oldu. Ancak PKK’nin aynı dönemde silahlı mücadeleye başlaması Kürtlerin dönüşüm sürecini Türkiye’nin amaçladığının ötesinde tersine çevirdi. Kürtlerin dönüşümü beraberinde siyasal talepleri de getirdi.

Artan direniş savaş ekonomisi uygulanmasına ve salt askeri harcamalar açısından en az 200 milyar dolara mal olurken, Kürt köyleri boşaltıldı. Yaylalar yasaklandı. Bu yüzden tarım ve hayvancılık felç oldu. Bunun ekonomik maliyeti henüz tespit edilebilmiş değil. Yine Kürdistan’dan göçle beraber sermaye ve emek kaçışı yaşandı. Kişi başına gelir Türkiye’de 3000 dolar civarındaki iken Kürdistan’da 600 dolar seviyesine kadar indi. Yine Cumhuriyetin kuruluşu döneminde Türkiye egemenliğindeki Kürt bölgelerinin Türkiye sanayiindeki payı yüzde 20 iken, 1980’lerde yüzde 12’lere ve 1990’larda yüzde 4’lere kadar düştü.

Kürt köylerini boşaltan, halkı Teccema kamplarında toplayan ve Halepçe örneğinde kitlesel katliamlar yapan Irak’taki Baas rejimi verimli tarımsal alanları yandaşlarına verirken, hayvancılıkta Arapları teşvik etti. Ancak körfez savaşı sonrasında Kürtlerin bölgelerinde iktidar olmaları belli bir ölçüde yeni bir yapılanmaya fırsat verdi. Behdinan ve Soran bölgesinde yeniden imar, tarımsal üretim, kentsel altyapı, sulama, enerji temini ve ticaret alanında kaydadeğer gelişmeleri görmek mümkün. Ancak kaynakların bölüşümü, üretimin karakteri ve gelişme stratejisi içsel ve dışsal ilişkilerle dünyadaki siyasi konjonktürün durumu belirsizliklerin oluşmasına neden olmaktadır.

Kürdistan eyaletinin varlığı ve Kürt kimliğinin tanınması İran’daki İslami rejimin ileriye atılan bir adımı  gibi görünse de sonrası gelişmeler pek tatmin edici olmadı.  Önce İ-KDP Lideri Abdurrahman Kasımlo, ardından yerine geçen Şerefkendi’nin suikastle öldürülmesinin neden olduğu siyasal kaosun devamı  olarak Kürt siyasal hareketleri baskıyla karşılaştı. Kermanşah, Senendec, Urmiye kentlerinde küçük ölçekli, atölye düzeyinde imalatın ötesine geçilemedi. Geleneksel tarım modern teşviklere kaydırılamadı. Pazar için üretim yerine tüketim için üretim anlayışı halen devam etmektedir. Bu işleyiş toplumun günübirlik ihtiyaçlarını ancak karşılarken, kalkınma hamlesini başlatacak entegre bir sanayileşmenin altyapısından çok uzaktır.

Kürtleri yabancı statüsünde gören ve kimlik vermeyen Suriye ise verimli tarım alanlarına Arapları yerleştirirken, Kürtleri dışladı. Burada Kürtler emek yoğun hamaliye işlerde çalışmaktadır.

Bütün bunlara rağmen 19.yüzyılda başlayan Kürdistan’ın sömürgeleşme sürecinden bu yana Kürt direnişinin meyve verdiği bir dönemle karşıkarşıyayız. Güneyde fiili iktidar Kuzeyde Kürtlerin örgütlenebilme ve siyaset yapabilme kabiliyetleri, doğuda kendi dinamiklerini açığa çıkarma sürecinin pekişmesi bütün Kürtleri birbirine yakınlaştırdığı gibi geri adım atmayacaklarını ve mücadelelerinin özneleri olduklarını ortaya koymaktadır. Bunun iktisada yansıması ise ilkin bir bilinç biçiminde ortaya çıkarken giderek örgütlenmeye dönüşmekte emek, sermaye ve doğal kaynakların yarattığı değerin kendi ellerinde kalmasını  sağlayacaktır.  

 [1] Yazıtlarda Hatti ismi geçmektedir. Hitit ismini reform hareketlerinin öncüsü Luther kullanmıştır. Bkz Muazzez İlmiye Çığ, Ortadoğu Uygarlık Mirası, Kaynak Yayınları, 2002, s 116-134

[2]  Faroqhı s: 189

[3] Faroqhı s:90’dan akt

 

Kaynakça:

Bulloch, J. and Morris, H: No Friends But the Mountains: The Tragic History of the Kurds, 1992 Oxford University Press.

Cafer, Macid R. : Azgelişmişlik içinde geribıraktırımışlık, Yöntem 1979 İstanbul

Chaliand, G. (ed.): People Without a Country: The Kurds and Kurdistan, Zed Press, 1980 London

Faroqhı, Suraıya: Osmanlı’da Kentler ve Kentliler, Tarih vakfı yurt yayınları ikinci baskı 1994 İstanbul

Özer, Ahmet: Modernleşme ve Güneydoğu imge yay 1998 Ankara

Pamuk, Şevket: Osmanlı Ekonomisinde Bağımlılık ve Büyüme (1820-1913) Tarih Vakfı Yurt Yayınları 2. Baskı, 1994 İstanbul

Pelda, Ahmet; Üç Damar; Statüsüz Ülkenin Ekonomi Güncesi, Çıma Yayınları, 2000, İstanbul

Çığ, Muazzez İlmiye: Ortadoğu Uygarlık Mirası, Kaynak Yayınları, 2002, İstanbul

 

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read