doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Yeni Dünya Düzeninde Güçler Türkiye ve Kürtler

e-Posta Yazdır PDF

Türkiye’nin AB adaylığı devletin isteminden ve girişimlerinden ziyade ABD’nin öncülük ettiği uluslar arası  yapılanmanın neticesidir. Kısa bir süre önce gündeme gelen AB adaylığının Öcalan’a yapılan komployla yakın ilişkisi var. Üstelik AB’ye girişte Öcalan’ın savunmasının Türkiye’nin çabalarından daha büyük bir etkisi olmuştur. Bunun anlaşılabilmesi için dünya dengelerinin ve uluslar arası ilişlerin incelenmesi şarttır.

Özellikle Sovyetlerin dağılmasından sonra Ortadoğu’daki nüfuz alanı ve zenginlik kaynaklarına yönelmek için Sovyete bağlı oluşumların tasfiyesi, Doğu Avrupa’nın ve Balkanların yeniden yapılanması ve ardından Orta Asya’ya Rusya’ya nüfuz edilerek ekonomik kaynaklarına el atılması ABD’nin yeni stratejik hedeflerinin başında gelmektedir. Körfez Savaşı, Yugoslavya’ya müdahale edilmesi, şu anda da Çeçenlerin desteklenmesi bu stratejinin devamı olarak görülmektedir. Tabii bu yönelimler sadece ekonomik kaynaklara el koymayla gerçekleşen ve biten bir durum değildir. Uluslar arası ilişkilerin yeniden şekillenmesini de derinden etkilemektedir. NATO, BM, IMF, Dünya Bankası gibi uluslar arası kurumların ilk kuruluş dönemlerindeki niteliği ile bugünkü niteliği arasında da büyük farklılaşmalar oluşmaktadır. Yine teamüller uluslar arası hukukun yönünü belirlemektedir. Örneğin; iki kutuplu dünya siyasetinin hakim olduğu bir dönemde ABD’nin müdahalesi işgal olarak nitelendirilerek gerginliklere yol açarken şimdi barış adına yapılıyor gibi gösterilmektedir. Bu da yetmiyor. Artık dünyanın her hangi bir yerinde bir sorun çıktığında ABD’nin müdahalesi talep edilmektedir. Bu da oluşan teamüllerin artık, uluslar arası hukukun normlarına dönüşecek bir biçim almaktadır. Bu durum aynı zamanda ABD’nin dünya siyasetindeki yerinin önemini ortaya koymaktadır. Ancak bunun tekbaşına olduğu ve hep böyle süreceği anlamı da çıkarılamaz. Çünkü geçen zaman içinde bu yönelim başka güçlerinde kendilerini yeniden reorganize  etmelerine yol açmakta ve dünya siyasetinde yeni stratejiler belirlemelerine neden olmaktadır. Bu anlamda Avrupa, Çin ve Rusya’nın ABD’den ayrılmaya başlayan uluslar arası politikalarının yavaş yavaş renk verdiği bir döneme girilmektedir.

ABD, Körfez savaşının ardından Ortadoğu’da İran’a ambargo uygularken Avrupa ve Çin tarafından reddedilmiş  ve ambargo işlevsiz bırakılmıştır. İran’ın Rusya ve Çin’den silah alımı artarken, Avrupa ile ekonomik ilişkileri daha da derinleşmiştir. Bir başka nokta ise Balkanlarda Almanya etkin olmak istemiş ve Avrupa’da belirleyici güç olmanın yanı sıra Avrupa’nın kendi nüfuzunda hem de Rusya üzerinde etkin olacak bir devlete dönüşmesini sağlayacak koşulların oluşması için başlattığı girişim ABD tarafından işlemez hale getirilmiştir. NATO, İngiltere, Türkiye faktörünü kullanarak Almanya’yı  etkisiz kılan ABD ardından müdahalede bulunarak Avrupa’yı  kendi yedeğine çekmiştir.

Rusya’nın burada yeniden boy gösterisi ve Sırpları  desteklemesi ise ekonomik krizinin derinleşmesi yüzünden pek sonuç  alıcı olmamıştır. Zaten Rusya’daki ekonomik kriz, ABD eliyle gerçekleşen bir durumdur. 1990’lardan sonra yaşanan ekonomik krizlerin bir yönü de siyasal mücadelelerin etkisiyle yaratılan bir krizdir. Bu krizler artık önümüzdeki dönemlerde savaşların sadece silahlı güçler arasında değil aynı zamanda borsalara da taşınacağını göstermektedir. Şöyle ki, Sovyet’in yıkılmasından sonra Rusya’nın kapitalizme geçişinin ürkekliğini atlatmak, kapitalist ekonomi için açılan yeni fırsatları değerlendirmek, oluşan yapısal değişimi kendi çıkarları zemininde oturtmak maksadıyla Rus borsalarına spekülatörler tarafından büyük paralar yatırıldı. Bu Rusların döviz sıkıntısı çekmelerini önlerken İstanbul’da olduğu gibi Çin, Japonya, Hindistan’a kadar olan ülkelerde tüketim mallarının ticaretini yapmasını sağladı. Yine büyük yatırımlar için Özellikle hammadde kaynaklarının değerlendirilmesi, değişen düzenin ihtiyaçlarına göre gerek duyulan yatırımların yapılması  ABD ve Alman kökenli çok uluslu şirketler eliyle gerçekleşti. Makine, elektronik eşya, bilgisayar sistemleri, satış mağazaları, konut ve fabrika yapımı için gerekli büyük yatırımların ihalelerini merkezleri bu ülkelerde bulunan firmalar aldı. Bunlarda Türkiye, Güney Kore, Tayvan, Avrupa’nın bazı kuruluşlarına taşeron olarak yaptırıldı. Bu Rusya’da ekonomik canlanmaya yol açarken, Sovyet geleneği çerçevesinde oluşan siyaseti terk etmesini de sağlamaktaydı. Özellikle Sovyet döneminde oluşan kurumsal ve siyasal yapıların neredeyse tümü tasfiye edildi. Eski fabrikalar yeni sisteme uyarlanamadı ve tamamen kapandı. Üstelik Rusya’nın dünya sahnesindeki vizyonu sarsıldı. Gerek içerde gerekse dışarıda rayına oturmayan siyasi ve ekonomik yapının bu gidişatı Rusya’nın  üçüncü dünyalaşmasına yol açmaktaydı. Tabi buna karşı içeriden oluşan tepkiler yeniden yapılanmayı, halen varolan ve henüz tamamıyla dinamiklerini kaybetmemiş gücün tekrar organize edilerek üçüncü dünyalaşmaya karşı durması, aktif bir politika izlenmesi üstelik Sovyetin dağılmasından sonra BDT (Bağımsız Devletler Topluluğu) içerisindeki ülkelerin yeniden Rusya kontrolüne alınması için politikalar geliştirildi. Ayrıca içeride siyasi yapının sağlam temeller üzerine oturmaması, gelir dağılımında oluşan dengesizlik, eğitimde yaşanan fırsat eşitsizliği ve düşen kalite, bölüşümde yaşan sorunların yarattığı siyasi, kültürel ve toplumsal çalkantının önlenmesi için ilgili mekanizmaların kurulması ve işletilmesi gerekmekteydi. İşte bu nedenler Rusya’nın dünya sahnesinde kaderi belirlenen değil kaderini belirleyen güç olması için gerekçe oldu. Bakü-Ceyhan’ı engelleme girişimi çerçevesinde Kafkaslara gerek darbelerle gerekse tehditlerle müdahalesi, Sırpları desteklemesi, Çeçenistan’a saldırması, ABD’nin istemleri çerçevesinde sürdürdüğü Ortadoğu’daki sorunların  çözümü için barış girişimlerinde aktif güç olarak yer almak istemesi bu politikaların ilk yansımalarıydı. ABD’nin ünlü  spekülatörü Geoge Soros’un önce hisselerini satması  daha sonrada Rusya borsasının çökmek üzere olduğunu söylemesi bütün yabancı spekülatörlerin ellerindeki hisselerini panik içinde satarak çekilmesine neden oldu. Bu Rusya’dan büyük sermaye çıkışı demekti. Girilen ekonomik kriz büyük savaşların yarattığı tahribatlardan daha ağır sonuçlar yarattı.  Üstelik savaşlarda her ne kadar can ve mal kaybı olsa da zor günlerde birlik dayanışma ve mücadele verme gücü her zaman olur. Ama borsaların çökmesiyle önce büyük ekonomik kayıp ardından Moskova sokaklarında ve hiç ulaşılamayan uzak bölgelerinde açlıktan ve soğuktan ölen insanlar görüldü. Üstelik savaşlarda görülen birlik duygusundan hiç eser yok. Aksine mafyalaşma, hırsızlık, soygun, fuhuş had safhada ve demoralize olmuş, dağılmış, direnme gücünü yitirmiş bir toplum. Daha beteri görülmeyen düşman dost olarak algılanmakta ve kurtarıcı  olması beklenirken suçluluk sadece beceriksizlik yetmezlik gibi değerlendirmelerde aranmaktadır. Son AGİT toplantısında Yeltsin’in Clinton’a kızgın olması bundan olsa gerek. ABD’ninsadece saldırısı sadece dağılan Sovyet toprakları ve Rusya değil.

Çin’de ABD için büyük önem arz ediyor. Çin’in ekonomisini liberalize etmeye çalışması 94 yıl sonra Hong-Kong’un kendine katılmasıyla daha da hızlandı. Anlaşma gereği önce İngiltere’ye bağlı Hong-Kong, ekonomik yapısı itibarıyla kapitalist dünya tarafından desteklenmişti. Uzak Asya’nın dört kaplanından biri olarak görülmekte ve elektronik yatırımları alanında büyük atılımlar yapmaktaydı. Daha önce liberalizasyon politikaları başlatan Çin, Hong-Kong’un katılmasıyla da bu süreci daha da hızlandırdı. ABD ve İngiltere bu kanalı kullanarak Çin’e yatırım yapmak ve Rusya’da olduğu gibi ekonomik değerlerine yönelmek istemektedir. Bu yüzden Clinton Çin’i ziyaret etmektedir. Üstelik ABD Irak’a, Libya’ya, Balkanlara, Somali’ye müdahale ederken İnsan Haklarını gerekçe yaparken Dünyada hak ihlalinin en çok olduğu ve sürekli iktidar tarafından idamlar ve infazların yapıldığı Çin’de bunu gerekçe yapmamaktadır. Başkan Clinton, Çin’e giderken sadece ekonomik konularda konuşmakta, hak ihlalleri konusunu gündeme getirmemektedir. Ancak Çin’in Sovyetlere göre avantajları var ve bunun bilinciyle hareket etmektedir. Bu anlamda Çin yüksek sesle dünyada çok kutupluluğu savunan tek ülkedir. Çin her şeyden önce çok uluslu bir ülke olmayışın avantajını yaşamakta ve kışkırtılan mikro milliyetçiliklerden az etkilenecek bir yapıda. İlk uygarlıklardan günümüze derin ve köklü bir kültürel yapıya sahip olması bir başka avantaj. Ekonomik olarakta kendine yetebilen geniş bir coğrafyaya sahip. Silah üretimi ve teknolojisi konusunda da hatırı sayılır bir yere sahiptir. Her ne kadar bir milyarın üzerinde bir nüfus potansiyeline sahip olsa da büyük bölümünün köylü olması ve kapalı ekonomik yapı çerçevesinde kendini idame ettirmesi devlete olan yükü hafifletmektedir. Bu gün Çin’in modern kesimini üçyüz milyonun üzerinde bir nüfus oluşturmaktadır ve bunlar için harekete geçirilen kaynaklar oldukça fazla sayılır. Bir başka avantaj belki de en önemlisi ABD, Japonya, Avrupa’da eğitim gören kapitalist sistemi uzun zamandır çok iyi bilen büyük nüfus eğitimden sonra ülkesine dönerek çalışmaktadır.

BM’nin daimi üyeside olan Çin dünya siyaset sahnesinde gürültülü bir biçimde yer almasa da dengeleri gözetmekte ve ilişkilerini tüm dünya ülkeleriyle sürdürmektedir. Özellikle Avrupa, Amerika, Japonya ile ilişkilerinde hassas olup ekonomik düzeyle sınırlıdır. Son dönemlerde hem ABD hem de Avrupa Birliğiyle önemli ekonomik anlaşmalar yaptı. Bu noktada kendine güvenmektedir. Ama dünya da uygulanan politikaları da yakından takip etmekte ve aleyhine olabilecek temel değişikliklerde de hayır diyebilecek ağırlıktadır.

Peki böyle bir imparatorluğun hiç mi zaafiyeti yok. Elbette var. Nüfus sorunları, hak ihlalleri, Kültürel değişim, otoriter rejimin hakimiyeti büyük sorunlardır. Kapitalizmin kurumsallaşmasıyla demografik değişim, bireysel özgürlük talepleri, kır-kent çatışması, sınıfsal farklılaşmanın belirgin hale gelecek olması büyük handikaplar olarak görülebilir. Aslında hak ihlalleri konusunda ABD’nin hiç ses çıkarmaması, içten içe yarayı daha da kaşımak ve derinleştirmek istemesinden kaynaklanmaktadır.

Buna karşılık Çin çok kutupluluğu yaratarak yakın gelecekte karşısına çıkacak olan bu problemlerini çözeceği farklı yönelimlere girmek istiyor. Uluslar arası sorunların yaşanması ve bunlara müdahale Çin’i ulusal bütünlüğe götürme ve iç dinamiklerinden kaynaklı sorunları  dışardan kaynaklı olduğunu yansıtma fırsatını bulabilecektir. Üstelik muhalefet edenleri de dış güçlerin oyunu olarak gösterip baskı yapabilecektir. Nihayet 1988 yılında Tienanmen meydanında öğrencilerin başlattığı özgürlük talepleri bu şekilde bastırılmıştı. Yani Çin kapitalize oldukça kapitalist siyaseti oynayacaktır. Ama bunu emperyalist bir güç olarak yapmak istemektedir. Önümüzdeki dönemlerde Çin gündemimizi daha sık meşgul edecektir.

ABD’nin güçlenmesini istemediği bölgelerden biri de Avrupa’dır. Eğer Avrupa ülkeleri birliklerini sağlayarak bunu askeri alana da yansıtırlarsa ABD için asıl sorun işte o zaman başlayacaktır. Çünkü Avrupa büyük bir sermaye birikimine sahip, tarihsel olarak da bugünkü kapitalizmin geliştiği ana bölgedir. ABD’nin yanı sıra bütün dünyaya kültürel, bilimsel, iktisadi ve toplumsal etkisi büyüktür. Üstelik mültecilerin yoğun olması itibarıyla aynı zamanda dünya kültürünü  de kendi bağrında taşımaktadır. Ama Avrupa’nın halen bir devlete dönüşememiş olmasının getirdiği çok başlılık, siyasi arenada ortak karar alamaması bu noktada ABD’nin etkili olmasına yol açmaktadır. Üstelik NATO eliyle ABD, Avrupa’da belirleyici askeri güç sayılabilir ve bu çerçevede de bütün uluslar arası politikalarında Avrupa’ya dayanmaktadır. Yani ABD-Avrupa ittifakı, ABD’nin istediği tek kutuplu global dünya siyasetinin uygulanması için temel ögedir. Buna karşılık Almanya ve Fransa kendi liderliklerinde birleşmiş bir Avrupa’nın oluşumunu istemektedirler. Merkezileşecek olan bu gücün dünya siyasetinde belirleyici olması, ekonomik ve askeri cephede de etkin olabileceği varsayılmaktadır. Avrupa ekonomik alanda birleşme yönünde oldukça aşamalar kaydetmiştir. Şirket evliliklerinin ardından ortak para birimine gidilmesi için Euro’nun para birimi olarak piyasaya sürülmesi önemli bir adım sayılır. Yine AB’nin Avrupa devletine dönüştürülmesi için oluşturulan siyasi kurumların yanı sıra hukuki normları içeren birlikte Kopenhag kriterleri AHİM ve Avrupa Adalet Divanıyla sağlanmıştır. Şu an önemli olan iki sorun var. Avrupa savunma birliği ve oluşacak Avrupa Devletinde kimlerin yer alacağı. Avrupa öncelikle Pentagon etkisindeki NATO’nun yanı sıra Avrupa savunma birliğinin askeri olarak teşkilatlanmasını istemektedir. Şu an belirtilmemekle birlikte zamanla bunun NATO yerine ikame edilmesi hedeflenmektedir. Ama bunun için ABD’nin aşılması oldukça zordur. Çünkü ABD Avrupa’nın tek devlet olmasını ve kendinden bağımsız hareket edecek bir güç olmasını da istemiyor. Özellikle ikinci sorun olan Avrupa devletinin oluşumunda Batı Avrupa ülkeleri kendi birliklerini istiyorlar. Yani Doğu Avrupa’nın geri kalmış bölgeleri, Balkan ülkeleri, Türkiye ve Baltık ülkelerinin bu devlet içerisinde yer almalarını pek istemiyor. Ama yoğun ekonomik ilişkiler yüzünden bunlardan kopmakta istemiyor. Bu yüzden bu ülkeleri tam olarak nereye koyacağı konusunda fikir birliğine ulaşmış değildir. Bu durum Avrupa’nın yumuşak karnını oluştururken durumdan ABD yararlanmaktadır. ABD’nin Ortadoğu’da dayanağı olan İsrail, Türkiye ve Avrupa’da İngiltere bu noktada büyük önem arz etmektedirler. İngiltere’nin tarihteki rolü yanı sıra ekonomik ve siyasi güç olduğu bilinmektedir. İsrail sadece Ortadoğu’da değil Yahudi sermayedarlar aracılığıyla Avrupa’da ekonomik bir güç ve siyasette de önemli bir rol oynamaktadır. Türkiye hem Avrupa’da bulunan Türk nüfusu, hem Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’daki konumu, hem ekonomik pazar olması itibarıyla önemli bir yerdedir. Yine Türkiye’nin karşıkarşıya olduğu Kürt sorunu da Avrupa’ya taşmıştır. Siyasi, Hukuki ve ekonomik olarak Kürt sorunu Avrupa’nın da gündemindedir. 9 Ekim komplosuyla harekete geçen pentagon etkisindeki NATO aynı zamanda ABD’nin Avrupa’ya karşı bir hamlesidir de. ABD önce yerinde İmha etmeyi tasarladığı PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’ın son olarak Türkiye’ye verilmesini sağlayarak iç savaşın çıkmasını tasarlamıştır. Bu çerçevede Yugoslavya’daki gibi Türkiye’ye müdahale söz konusu idi. Hatırlanırsa Öcalan’ın Avrupa’da olduğu dönemlerde Türkiye’ye müdahale basına da yansımıştı. Hatta yirmi ABD parlamenteri buna konuda imza da toplamak için girişimlerde bulunmuşlardı. Yunanistan’ın ve İngiltere’nin desteğini alan bu tasarımla Kıbrıs ve Ege sorunu da ABD’nin istediği şekilde çözülecek üstelik Avrupa’ya hakimiyet pekişecekti. Öcalan şahsında Kürt sorunu konusunda adımlar atmaya hazırlanan İtalya ve Almanya ABD’nin baskıları karşısında dayanamayarak geri adım atmışlardı. Özellikle Da lema ve Shröder görüşmesinin ardından İtalyan Başbakanın Amerika’yı ziyaretinin ardından baskının rengi net olarak ortaya çıkmış ve Avrupa bu konuda geri adım atmak zorunda kalmıştı. Ancak Öcalan’ın savunmasıyla bu saldırıyı boşa çıkarması yeni bir hamleyi gerektirdi. Birden bire Türkiye’nin AB’ye girmesi gündeme geldi. Ecevit’in ABD’yi ziyareti, Clinton’un TBMM’de konuşma yapması, AGİT zirvesi ve Helsinki görüşmelerinde Clinton’ın telefon diplomasisini devreye sokması peş peşe gelen ABD desteğiydi. Bir nevi Türkiye’nin AB’ye girmesinde belirleyici olan Öcalan ve Clinton oldu.

Görülüyor ki, 150 milyar dolar silah yatırımı  için girişimde bulunan ve miktarı daha da arttıracak olan Türkiye’nin AB’ye girecek olması ve yine ABD denetiminde Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlarda saldırı gücü olarak dizayn edilmesi NATO’nun daha da kurumsallaşmasına ve Avrupa savunma birliğinin gereksiz kalmasına yol açacaktır. Çünkü sınırları genişleyecek bir Avrupa NATO’ya muhtaçtır ve kendi savunma birliğini oluşturması zayıf bir ihtimal olarak kalır. Yine sınırları genişleyen Avrupa’nın batı Avrupa’nın birliğini oluşturacak devleti gerçekleştirmesi ihtimali oldukça zayıflar. Bir başka nokta da İsrail ve İngiltere yanı sıra Türkiye eliyle de Avrupa daha fazla ABD’nin denetimine girecek, uluslar arası politikalarda peşine takılmak zorunda kalacaktır.

Ancak bu Avrupa’nın hamlelerinin bittiği anlamına gelmez. İçine alacağı Türkiye ile Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Ege sorunu konusunda söz sahibi olacaktır. Türkiye’nin Avrupa kriterlerine göre yapılandırılması, ekonomik olarak ucuz işgücü, ucuz tarımsal ürünler, atıl durumdaki Kürt bölgelerinin kaynaklarının kullanımı  yeni yatırım hamlelerini beklemektedir. Birde Türkiye’nin Avrupa kriterlerine uyacak olması bir nevi asimle olması ve entegrenin hızlanması anlamına da gelmektedir ki, bu da Türkiye’nin Avrupa eline geçecek olan bir koz olmasını sağlayabilir. Bu çerçevede Türkiye hem konumundan dolayı, hem de ABD, Avrupa arasındaki rekabet ve uzlaşmalarda önemli bir koz olacaktır. Önemi artacaktır. Bu iki gücün denetiminde ama Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya’ya nazaran biraz daha gelişmiş ve aktif bir düzeyde kalacaktır.

Bu dengeler içerisinde Kürt sorunun çözülmesi kolay olmayacaktır. Hele Öcalan’ın çözüm önerilerinin geciktirilmesi ve bu konuda cesur adımlar atılmaması inisiyatifin elden çıkmasına neden olabilir. Çünkü gelecek dönemde Kürtlerin bırakınız bitmesi yeni hamleler yapması için büyük fırsatlar doğuyor. ABD ve Avrupa’ın Kürt sorunun çözümünde belirleyici olma isteminin yaratacağı rekabet bundan sonra daha da büyüyecektir. Çin ve Rusya’nın da yakınlaşmalarının yanı sıra Çeçenistan örneğinde olduğu gibi silaha kuşanmaları önümüzdeki dönemde gerek Kürt sorununda gerekse Kafkaslarda ve Orta Asya’da etkili olacağını  göstermektedir. Öcalan Rusya’da iken IMF’den yardım alabilmek için sahiplenemeyen Primakov politikası pek olumlu bir sonuç  vermedi. Çünkü istenen düzeyde para alınamadığı gibi diplomatik bir koz kaybedildi. Bunun için Kürt siyasal hareketlerinin bundan sonra atacakları adımlara kayıtsız kalamazlar. Hatta daha etkili olmak isteyeceklerdir. İşte bu çelişki ve karmaşalar Kürt hareketlerinin kendilerini yaşatmaları, geliştirmeleri ve derin siyasi oluşumlar gerçekleştirmeleri için büyük fırsatlar doğurmaktadır. Görüldüğü kadarıyla Kürt siyaseti de bundan sonra birkaç  koldan yürüyecektir. Bir taraftan Demokratik Cumhuriyet eksenli barışçı siyaset öte taraftan her zaman Demoklesin kılıcı gibi duracak olan askeri güçler. Eğer şu an Demokratik Cumhuriyet projesine doğru yaklaşım gösterilmez ve cevaplandırılmazsa Kürtlerin yeniden silaha başvurmaları hem kendileri için hem de uluslar arasında büyük bir haklılık ve meşruiyet kazanacak üstelik bu çelişkilerden daha da beslenerek güçlenecektir. Bu süreçte çıkacak olan bir savaş  da daha önce yaşanan düşük yoğunluk savaş olmayacak aksine bütün bölgeyi derinden etkileyecek bir savaş olacaktır. Bunun kazanımlarından çok yıkımları daha çok olabilir. Türkiye şu an yakaladığı süreçten tamamen kopabileceği gibi ekonomik kültürel, dilsel ve kurumsal sorunlar yaşayan Kürtlerin kendilerini toparlamaları da oldukça gecikebilir.

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read