Üzerinde yoğunca tartışılan ve günlük yaşamı derinden etkileyen ekonomik krizin konjonkturel olmadığı, tam tersine uzun vadeli bir sürecin ürünü olduğunu bilmek gerekir. Kökleri 1970’lere dayanan ekonomik liberalizme geçiş sürecinin geçtiği aşamaların yeni bir evresine girişinin belirtilerini burada görmek mümkün.
1970’lerde yaşanan ekonomik krizin aşılması için Milton Friedman’da sembolize edilen Monetarist ekonomi uygulamaları çözüm arayışı olarak ortaya çıktı. Özel sektörün desteklenmesi, faaliyetlerine yönelik kredi ve teşviklerin artırılması, buna karşın vergilerin ve ücretlerin düşürülmesi, keynesyen ekonominin ürünü olan kamu işletmeciliğinin sınırlandırılması, devletin ekonomiden çekilerek prensip olarak eldeki tüm varlıkların özel sektöre satılması, monopol konumdaki sermayenin uluslararasına açılması, bunun için serbest bölgelerin oluşturulması, gümrük vergilerinin düşürülmesi, mülkiyet edinme, yatırım yapma konusundaki engellerin kaldırılması vb kararlar öne çıktı.
Teorideki bu sürecin pratik yaşamda yer bulabilmesi için siyasal düzenin yeniden şekillenmesi, toplumsal ve kamusal muhafeletin minimalize edilmesi gerekmekteydi. Bunun için yani liberal bir sistem için hiç de liberal olmayan bir yol tercih edildi. Bir anlamda darbe yoluyla iktidarı ele geçirmek en kestirmeci yöntem oldu. Pilot uygulama Şili’de oldu. Yine Güneydoğu Asya’daki singapur, güney kore, tayland gibi ülkelerin uygulamaları ve gelişmeleri örnek teşkil eden ekonomik pilot alanlar olarak göze çarptı. Daha sonra Arjantin, Türkiye, Pakistan vb birçok ülkede örnekler görüldü. Reagan, Thatcher, Kohl, Gorbaçhov Pinochet, Özal gibi aktörler liberal politikaların uygulayıcısı olarak siyaset sahnesinin parlayan yıldızları oldular.
Özellikle Regaen, Gorbaçhov görüşmeleri, ardından Sovyetlerin Yıkılışı, Almanyaların birleşmesi, Doğu Avrupa’da başlayan siyasal değişim ve batı Avrupayla entegrasyon süreci ki, 1990’ların başına rastlar ve bugünü etkileyen sürecin birinci evresi oldu.
Bu sürecin sonucunda dünya ekonomisinin liberalize olmasının önündeki bütün engeller nerdeyse ortadan kalktı. Artık ulusal ekonomilerin sınırları içinde sıkışan monopoller şirket birleşmeleri yoluyla, ya da büyüklerin küçükleri yutmasıyla ulusların ötesine taştılar. Var olan borsaların yeniden düzenlenmesi, çeşitli ülkelerde yenilerinin katılması, yine bankaların kredi alışverişlerinde engellerin kaldırılması, devletlere, yatırım şirketlerine ve küçük ölçekli bankalara kredi vermelerinin önünün açılması finans kaynaklarının rahat hareket etmesine zemin hazırladı. Yine merkez bankaları özerkleşerek ulusal devletten ziyade uluslararası sermaye yapısının ihtiyacına göre yeniden dizayn edildi.
Bu döneme damgasını vuran bir başka önemli etken ise Çin, hindistan, Latin Amerika, Güney Afrika, Ortadoğu, Doğu Avrupa ülkelerinde işgücünün düşük fiyatlarla üretime katılmasının sağlanması idi. Bırakınız büyük firmaları, Avrupa ve Amerika’daki küçük veya orta ölçekli herhangi bir firmanın cesur davranan yöneticilerinin buralarda ucuz işgücüne yönelik yaptıkları yatırımlardan elde ettikleri düşük maliyetli ürünleri dünya piyasalarında yüksek fiyatlarla satmaları, bir anda hızla büyümelerine ve zenginleşmelerine imkan sundu.
Günümüze değin doğu Asya ülkelerinde, Japonya’da yaşanan dönemsel krizler, yine Batı Avrupa’da etkisini gören ekonomik durgunluk, bazı Doğu Avrupa, Rusya ve Türkiye gibi ülkelerde 90’lı yılların sonu ve 2000 başlarında yaşanan krizler hep dönemsel ve belli bölgelerle sınırlı oldu.
Bu süreçlerin hepsinden etkilenen ülkeler ve bölgeler oldu. Ancak hepsinin genel uygulaması ki, bunu destekleyen IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlar eliyle global ekonomiye tam integrasyon biçiminde oldu. Nihayetinde uygulanan reçetelerin sonucunda belli aşamalarda kaydedildi.
Nihayetinde Kuzey Kore istisna, hatta Küba dahil, ki liberalizmin özgün bir figürü biçiminde durmakta, tüm dünya ülkeleri sistemle iç içedir. Siyasal alanda Irak’taki Saddam Yönetimi, Afganistan Taliban rejimi Savaş yoluyla tasfiye edildiler. Iran, Suriye, Kuzey Kore, Libya Izolasyon uygulamalarıyla sürdürülebilir bir biçimde kontrol altında tutulmaktadırlar. Venezuella gibi gelişen yeni muhalefet biçimleri ise sıkı izlenmeye alındı.
Ekonomik siyasal ve askeri anlamda ABD, Ekonomik Anlamda, AB, Çin, Hindistan, Japonya’nın devlet anlamında isimleri öne çıksa da, aslında belirleyici olan şirketlerdir. Mercedes, General Motor, Ford, Microsoft, Google, Coca-Cola gibi sayısız firmaların, bankaların yatırımları, ürünleri, kredi kartları artık dünyanın her yerinde hemen hemen her evinde var. Bireyin günlük yaşamı, kültürel, siyasal, düşünsel yaşamı ile iç içe geçmiş durumda.
Bütün bunlar 70’li yıllarda başlayan sürecin zirvesidir. Ya da sonudur. Haliyle şu an ki kriz artık hiçbir krize benzememektedir. Tüm dünyayı etkisi altına alan Global bir krizdir.
Üretim, yatırım, paylaşım süreci derinden etkilenecektir. Finansal kaynakların mevcut kullanım biçimi bunun üretim ve yatırıma dönüşümü artık sürece yanıt veremiyor.
Global anlamdaki ücret farklılıkları sürdürülebilir değil
Ekonominin aktörlerinin merkezileştiği bölge olan batı bu işlevini kaybetmektedir. Artık Çin, Hindistan, Rusya, Enerji merkezli Körfez ülkeleri, hammadde kaynakları, işgücü potansiyeli, ve gelişmeye açık Pazar payı ile Afrikada alınan ekonomik kararlar, gerçekleşen uygulamalarda hayati derecede etkilidir. Daha da etkileyecektir.
Buna karşın bretton woods anlaşmasıyla oluşan mevcut kurumsal yapılar, Dünya Bankası, IMF gibi Birleşmiş milletler gibi, daha sonra kurulan dünya ticaret örgütü gibi kuruluşlar etkisini yitirmektedir. Yine çeşitli ülkelerin bir araya geldiği OECD, G-7, G-20 gibi işbirliği örgütlerinin de fonksiyonu giderek yok olmaktadır.
Yaşanan güncel krize çare bulmak için sayılan bütün kurumların yetkilileri, hükümet yöneticileri defalarca toplandılar, toplanmaktadırlar. Ancak hiçte akılcı bir sonuç alabilmiş değiller. Şu an ABD, Almanya, Fransa örneklerinde görüldüğü gibi yapılan tek şey büyük şirketlerin iflas etmemesi için parasal olarak sübvanse etme yönteminin kullanılmasıdır. Bu hala merkezi devletin, kendinde olduğunu sandığı şirketi kurtararak devlet ve şirket olarak hakimiyetini sürdürme refleksinin ulusalcı mantaliteye dayalı bir mantığın ürünüdür. En başta bu iflas etmiştir. Oysa artık uluslararsılaşmış bir şirketi bir devletin tekbaşına kurtarması mümkün değildir. Gerekli olup olmadığı, ya da nasıl olması gerektiği ise teorik bir tartışmanın konusudur. Ya da krizin çözümü sadece ABD, Almanya gibi güçlü ekonomiler olsalar dahi bir ülkenin kendi iç uygulamalarıyla aşılması mümkün değildir. IMF’nin krizdeki orta gelirli bir ülkeyi kredi ile destekleyerek kurtarmaya çalışması IMF’yi artık etkili kılmaz.
Bu kriz çok ciddidir ve on yılları alacak bir sürece nedendir. Mevcut mantık ve uygulamalarla yapılan bir nevi hastaya serum verilerek yaşamını devam ettirmesi yöntemidir. Ama hastayı ayağa kaldırıp zinde kılacak bir tedavi değildir.
Bu süreç daha çok felsefi ve teorik tartışmayı gerektiren bir süreçtir. Ulus ve merkezi devlet refleksinden kurtulup global bir zihniyete sahip olmayla ilintilidir. Örneğin bir Almanın kendi sorununu çözebilmesinin hintli, arjantinli veya kürdistanlı bir bireyle ilintili olduğunu bilmesi ve buna göre projeksiyon yapması kaçınılmazdır. Aynı şekilde bir kürdün, arabın rusun kenyalının isveçlinin lokal kalması duyarsız olması çözümü bir takım merkezlerden beklemesi de soncu getirmeyecektir.
Birbirini etkileyen global dünyanın nüfusunu ekonomik, siyasal, kültürel ve sosyal ögeleriyle kapsayacak yeni teorik tartışmaların günlük yaşamı da etkileyecek uygulamaların kaçınılmaz olduğu bir süreç sözkonusu. Üstelik herşeye gebe, tiranlıkları, diktatörlükleri, imparatorlukları aratacak dünya tarihinde görülmemiş katliamlara, çevresel küresel yıkımlara neden olacak olumsuz faktörlere karşın, bütün insanlığın binlerce yıldır birbiriyle çatışan, çelişen, farklılaşan özelliklerini aşıp, sürdürülebilir, farklılıkları, çevreyi, doğayı koruyucu bir zihniyetin de yaratılmasının imkanı ve zemini var.






