doza ray u ramane

birdoz

Tuesday
Sep 07th


Kürtlerin Üç Handikapı: Fakirlik, bilgisizlik ve dağınıklık

e-Posta Yazdır PDF

Dünyada yüzbinlerle ifade edilen ulusların bile sahip oldukları ekonomik, siyasi, askeri, kültürel ve toplumsal statü, değerler sistemi, insani yaşam ölçekleri, taşıdıkları yerel ve evrensel özgünlükler, sahip oldukları algı, bilgi ve bilinç düzeyi ile milyonlarla ifade edilen Kürtlerin sahip olduğu statü ve algı, bilgi, bilinç ve özgünlükler arasında bir karşılaştırma yapıldığında korkunç bir farklılık ortaya çıkmaktadır. 

Kürtler, kimliklerinin gereksinimleri doğrultusunda halen dillerini bile aktif kullanamıyorlar. Toplumsal yapılarını şekillendiremiyorlar. Kültürel değerlerini geliştiremiyorlar. Siyasal platformlarda yasal örgütlenemiyorlar. Bu yüzden özgünlüklerini belirleyemiyor, bilgi sistemlerini kuramıyor, bireysel ve toplumsal bilinçlerini oturtamıyorlar. Yerel özgünlüklerini dünyanın evrensel değerler sistemine taşıyamıyorlar.

Bağımsız ve özgür bir ortama sahip olamamalarının bunda büyük bir etkisi var elbet. Var olan bir birikimin ürünü kültürel, siyasi, askeri, toplumsal değerler ve kurumlar ise egemen devletlerin hakimiyetlerine karşı bir savaş ve mücadele vererek direniş içerisinde yaşamak için can çekişiyorlar. Haliyle normal koşulların gerektirdiği örgütlülük düzeyinde değiller ve değerler açığa çıkmıyor.

Savaş koşullarında bütün araçlar egemenlerin üstümüze örttüğü karanlık perdeleri yırtarak özgür ve aydınlık bir ortam, bir mekan, bir yaşam yaratmaya seferber edilmektedir. Dolayısıyla oluşan öz, biçim ve buna ait değerler sistemi karanlık perdeyi yırtan kavganın sonucunda yeniden yapılanan şekillenmenin eseridir.

Malum yüzbinlerle ifade edilen halkların bile statüsü bağımsız devletler biçiminde sen şekline kavuşmuştur. Kürtler içinse henüz böylesi bir şey söz konusu değil. özgürlüğe yürümek, evrensel değerler yakalayabilmek, bir dayanak gerektirir, bir mekan gerektirir, bir statü gerektirir. Günümüz dünyası için özgürlüğe yürüyen bir dayanağın, bir mekanın gereği ulusal bağımsızlık statüsünü yakalamaktan geçer. Birçok siyaset adamı, aydın, kadro, sosyolog, ekonomist ve diğer toplumbilimci çalıştı, gayret etti, uğraştı didindi. Birçok bilge insan çeşitli teorik saptamalarda bulunmakta ve pratik eylemlere girişmektedir. Ama yetmiyor. Yetmiyor çünkü eldeki ürün bunu gösteriyor. Halen bağımsız bir mekan, halen özgürlüğe yürüyüş için dayanak yapılacak bir değerler sistemi yok.

Ama yine de, ısrarla, her şeye rağmen bunun için kavga edenler çok. Bu yazıyı yazmamda ışık olan ve bu kavgada enteresan bir biçimde yer alan, bizden biri, ama tanımadığımız, rağbet etmediğimiz, başkalarına havale ettiğimiz, bilge bir şahsiyet Saidi Nursi’nin söyledikleri bu yazımın başlığında her şeyi net olarak ortaya koymuştu aslında. Kürtlerin üç handikapı; fakirlik, bilgisizlik, dağınıklık. Bu üç sihirli ama acı hallarımızı ortaya koyan kelimeler için öteki bilgelerimize, aydınlarımıza, politikacılarımıza da baktım. Aslında üç aşağı beş yukarı hepsinin haykırışında da bu üç acı kelimenin dramı yatıyordu.

Saidi Nursi, “Eski Said” diye bilinen döneminde Kürtlerin ulusal hakları için mücadele ederken, birçok gözlemde bulunmuş, kafa yormuş, saptamalar yapmıştı. Kürtlerin içinde bulunduğu handikapları aşamamasında veya önüne koyduğu ülkülere varamamasında, dönemin ihtiyaçlarına yanıt olabilecek üretim araçlarının yokluğunu, bunu gidermek için gerekli ekonomik zenginliğin yetersizliğinin büyük engel olduğunu görmüştü. Ekonomik cephede fakir bir toplum söz konusu olunca, kaçınılmaz olarak beliren yetersiz eğitim, okuma yazma bilenlerin düşüklüğü, mesleki bilgi ve birikimin çağın gereklerine yanıt verememesi ve bunun neticesinde özgür bireyler topluluğunun oluşamamasına tanık olmaktaydı. Ya da belli bir eğitim ve bilinç düzeyinde olan öncülerin toplumu örgütleyerek oluşacak potansiyel enerjiyi bir noktada odaklayıp üretime, amaçlara bilgiye kavuşturacak düzeyde olmadıklarını görmüştü. Toplumsal yapıya egemen olan cehalet ve fakirlik tabiiyeti getirmişti. Ki bundan dine, mezhebe veya kan bağına dayanarak otorite oluşturanlar yararlanıyordu. Din bireylerin Allah’a inanması için değil, şeyhlere, dedelere, mellelere itaat için bir araca dönüşmüştü. Mezhepler, tarikatlar ve aşiretler çıkarları korumak ya da yeni çıkar alanlarına ulaşmak için güç birimlerine dönüşmüştü. Bu güçlerin oluşturduğu yapıdan kaynaklı olarak meydana gelen çelişki çatışma ve iç düşmanlık dolayısıyla oluşan dağınıklığın özgür bireylerin ve bağımsız mekanların oluşması yolunda engel olduğunu görmekteydi. Ülkesinden uzak tutulan bir yaşam ve sürgünlerle dolu bir hayat yüzünden “Yeni Said” döneminde, ulusal mücadelenin gereklerinden ziyade dinsel mücadelenin gereklerine yöneldi Saidi Nursi. Kitlesinin büyük çoğunluğu da Türkiye’deki insanlarken, zor şartlarda onu ziyaret eden Kürtlerin sayısı azınlıkta kalmaktaydı. Bu dönemde Kürt kimliği ve gerekleri yönündeki mücadele arka planda kaldı gibi görünse de aslında dinsel alanda yaptığı çıkışın incelenmeye değer büyük bir yanı vardı. Öğretisinin dinsel yanı bir yana öngördüğü birey tipine bakıldığında kendi tarihsel ve toplumsal değerler sistemi üzerinde yeşeren, toplum kalıplarına yabancı düşen Avrupa merkezli düşünce sistemine karşı bir duruş sergileyen, ama düşün ve bilim alanındaki bütün gelişmeleri destekleyen, tekniğin kullanımını ve ekonomide örgütlü girişimi destekleyen bir anlayışa sahipti. Ortadoğu ve Avrupa düşün dünyasını da etkilemiş olan İşraki ekolünün yaratıcı Kürt bilgesi Suhreverdi’nin günümüze taşıyıcısıydı aynı zamanda Saidi Nursi.

Ama altını çizerek kuvvetli bir vurguyla ulusal birliği haykıran, bağımsız bir mekanda bu birliğin yaratacağı bir inanç sistemi, bir yaşam tarzı ve bir değerler bütününün zorlukları nasıl aşacağının yolunu gösteren bir adres arıyorsak Ehmedi Xani’ye uğramadan olmaz. Kürt bilgesi Ehmedê Xani de Kürtlerin durumuna ilişkin tespitlerinde sorun olarak Said-i Nursi’nin belirttiği fakirlik, cahillik ve dağınıklık durumunu tespit etmişti. Kürtlerin toplumsal birlikteliğinin öncülü konumunda olan Ehmedê Xani, mevcut sorunların çözümünün Kürtlerin birlikteliğinden geçtiğini, bu yönlü mücadele edilmesi gerektiğini söylemekteydi. Üstelik bunun için girişimlerde de bulundu.

Ehmedê Xani’nin yaşadığı 17. Yüzyılın ikinci yarısı, dünyada ulusal mücadelelerin başladığı ve bu temelde devletlerin kurulduğu dönemdi. Avrupa’da merkantilist ekonominin yayılabilmesi, altın, gümüş gibi zenginlik kaynağı madenlerin elde edilebilmesi için sömürgelere ihtiyaç duyulmaktaydı. Özellikle coğrafi keşiflerin başladığı 1492’den bu yana ulusal orduların kurulması, gümrüklerin oluşturulması, ulusal pazarın geliştirilmesi, sömürge bölgelerinin elde edilmesi, merkezi devletlerin güçlendirilmesini gerekli kılmaktaydı. Merkantilizmle gelişen ticaret burjuvazisinden, fizyokrat ve liberal dönemin endüstriyel üretim süreçleri ekonomik ve siyasal şekillenişi, küçük nüanslarla değişikliklere itse de ulusal akımı ve bunun üzerinde şekillenen merkezi devleti güçlendirdi.

Ehmedê Xani’ye bakıldığında, İslam klasiklerinden Farabi, Muhiyeddin Arabi, Harezmi, İbni Batuta, İbni Sina, Mevlana, Ömer Hayyam gibi felsefe ve bilim insanlarının yarattığı eserlerden ve kültürel derinlikten iz bulmak mümkün olduğu gibi Tales, Demokritos, Aristo, Platon gibi Helen uygarlığının teorisyenlerinden de haberdar olduğunu gösteren vurgular görmek mümkün. Döneminde Avrupa’daki teorik ve siyasal gelişmeleri izliyordu. Rönesans ve Reform hareketlerinin gelişmelerinin yanı sıra ticaretin yayılmasıyla kapitalizmin gelişimini kavrayıp, anlamlandırıyordu. Bacon, Kopernik, Galile, Kepler, Boyle, Newton, Locke ve diğer filozofların çalışmalarından ya haberdardı ya da onların düşün sisteminin üretim metotlarını besleyen sürece hakimdi.

1612’de Hollanda’da ve 1649’da İngiltere’de burjuvazinin iktidarı ele geçirmeye yönelik girişimleri, Fransız Devrimi’nin ön koşullarını hazırlamaktaydı. Bu gelişmeler ticaret yoluyla Ortadoğu’ya da yansımaktaydı. Özellikle Hollanda ile İngiltere etkiliydi. Öyle ki, günümüzde doların dünyadaki etkisi gibi Hollanda Florini de o dönem etkiliydi. Xani’nin eserlerinde florinin değeri dile getirilmektedir. Kürt Coğrafyasının birçok yöresini gezmenin ötesinde, Kafkaslar’daki gelişmelerden de haberdardı. Çünkü Bayezit bölgesi Osmanlıdan İran’a ve Asya’nın içlerine giden yol üzerindeydi. Yine güneyden gelen ve Kafkaslara giden yolda Bayezit’ten geçmekteydi. Bazı araştırmacılara göre İstanbul’a, Halep’e kadar gitmiş ve Ortadoğu ile onu etkileyen bölgelerdeki gelişmelerden haberdar olmuş, bizzat içinde yaşayarak takip etmişti.

Düşünsel temelleri olgunlaşmaya başlayan Xani, Kürtler için döneme denk düşecek tespit ve önerilerde bulundu. Dağınık ve parçalı durumun giderilebilmesi için bağımsız bir devletin oluşmasını şart görüyordu. İktisadi, siyasi, askeri, bilimsel, kültürel ve toplumsal şekillenmede devletin gerekliliğini temel alırken dönemin hastalıklarına eleştirel yaklaşıyordu. Çünkü, devletleşme bilincinden uzak bir cehalet, fesatlık ve aşiretsel çıkarların neden olduğu dağınıklık, aynı zamanda fakirliğin aşılmasını da engelliyordu. Kanımca Beko imgesi biraz cehaletin eseridir. Çünkü kendi gücüyle ayakta duramayacak kadar zayıf olan insanların bir güce dayanma gereksinimi beraberinde irdelenmesi gereken birçok sorunu taşır. Özgür bir beyin kendini geliştirme, özgücünü harekete geçirme, yaşamın bilincine varma, yaptığının anlamını kavrayan bir nitelik ister. Bunun yolu hüner bilmekten, bilgiye danışmaktan, emek harcamaktan geçer. Hünerini emek ve bilgiyle yoğuranın tutkusu büyüktür. Tasavvuru güçlü ve derindir. Yoğurduğunun hamuruyla yapmayacağı, yapamayacağı yoktur. Şekil vereceği hamurunun tutkusu büyük, tasavvuru derindir. Mem’le Zin’in aşkı bir tutkuya işarettir. Ulusal özgürlük ve bağımsızlığın tasavvurudur. Böylesi tutkulu bir yürüyüşü arzulayan, büyük bir geleceği tasavvur eden Xani, dönemin Kürt beylerinin eksiğini, cehaletini, çıkarcılığını ulusal aşka diken olan Bekolarla izah etmektedir.

Ancak Xani’nin haykırışı döneminde görülmedi. Tutkusu, tasavvuru anlaşılmadı. Beko, Mem’le Zin’in hayatta iken buluşmalarına izin vermedi. Fakat Xani’nin istekleri yaşadığı dönemde bilince çıkarılamadıysa da, tohumu atılan çiçeğin filizlenmesi, yeniden tohum vermesi ve sonraki kuşakların gül bahçesinde dikilmesi için fırsat kolladı. Sabırla bekledi. Beklentilere cevap olmamışsa da Kürt emirlikleri, beyleri, ağaları konumlarını bölgedeki ve dünyadaki gelişmelerle kıyaslayarak sonuçlar çıkarıyor, boş durmuyorlardı. Yeni arayışlara giriyor, politikalar üretiyorlardı. Daha önce dar kapsamlı çıkarlar çerçevesinde egemen güçlerle yapılan çatışma ve anlaşmalar, bu kez ulusal projelerle donanmaya başlamıştı artık.

Mir Muhammed isyanı bu yönlü cılız seslerin en yüksek etkiyi yaratan ilk girişimiydi. Ama Botan Miri Bedirhan Bey’in tarzı çok farklıydı. Silah fabrikaları kurması, askeri donanımı Avrupa’daki kriterlere göre çağdaş ölçülere kavuşturması, Osmanlı’yla çatışma halinde olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa ile ittifaka girmesi, onun İngilizlerin yardımıyla yaptığı reformların benzerini hakimiyet alanında yapması, önemli gelişmeleri beraberinde getirdi. İstekler Ehmedê Xani’nin istekleriydi. Düzenlemeler devlet tipiydi. Mali sistem kuruldu, adalet mekanizmaları düzenlenerek merkezileştirildi, aşiretlerden bağımsız süreklilik isteyen ve dönemin ihtiyaçlarına göre gerekli donanıma sahip ordunun oluşması sağlandı, tarımsal üretimin gelişmesi teşvik edilirken, ticaretinin yapılması desteklendi. Fransız ve İngilizlerle ticaret yapıldı. Bu ülkelerden tüccarlar Kürdistan’dan hammadde ürünleri alırken, imalat ürünleri satmaya başladılar. Yaşanan gelişmeler paralelinde siyaset de modern tarzda ele alınıp yeniden düzenleniyordu. Üstelik bunun daha da gelişmesi felsefi ve bilimsel temellerinin oturması teknik donanımın temelinin atılması ve sürekliliğinin sağlanması, toplumsal kesimlerin bütünleşmesi, ortak amaç ve hedefler doğrultusunda dönemin gereklerine göre gelişmeyi temsil eden yönetim sanatının gelişmesi için Avrupa’ya eğitim amacıyla birçok genç beyin gönderildi.

Bu gelişmeler karşısında Osmanlı’nın kaygıları ve yaklaşımları çok ciddi olmuştur. Nihayetinde 1840’tan 1847’ye dek uzun süren çatışmalardan sonra Bedirhan Beyin yeğeni Yezdanşer’in geri çekilmesi üzerine direniş düşmüştür. Eruh, Şemdinli alanlarında Bedirhan hareketinin resmen bastırıldığı 15 Ağustos’tan sonra özel bir madalya da çıkarılmış ve bu Osmanlı için tarihi bir dönemeç olarak ilan edilmiştir. (PKK’nin 15 Ağustos’ta Eruh-Şemdinli bölgesinde silahlı mücadeleye başlamasının tesadüf mü, yoksa bilinçli bir belirleme mi olduğu konusunda elimizde bir kaynak yok, ama dikkate değer bir tarih çakışması olarak göze çarpmaktadır.

Yalnız bu damar kesilmedi. Bedirhaniler Kürt tarihine başka biçimleriyle de damgasını vurdu. Direnişin düşmesine neden olan Yezdanşer’in o an ki, yetmezliği, kavrama gücü çok şey kaybettirmişti. Bunun acısı olsa gerek Bedirhan Beyin çocukları ve torunları direk bilgi üretim alanına el attılar. 22 Nisan 1898’de Mithat Mikdat Bedirhan’ın çıkardığı Kürdistan Gazetesiyle Kürt halkına ulusal bilincin aşılanması bilgisizliğin, fakirliğin ve dağınıklığın illetinin ne olduğunun anlatılmasına başlandı. Yine Celadet Bedirhan Kürt dili üzerinde çalışarak hala kullandığımız gramerin temelini attı. Yine Hawar ve Ronahi dergilerini çıkardı. Siyasal alanda da aktivitelerini sürdürdü Bedirhanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bizzat Kürdistan’da bulunarak örgütlenme çalışmalarına katıldılar. Celadet Bedirhan 1927’de Xoybun (Hoybun) örgütünün kuruluşuna öncülük etti ki, bu örgüt Ağrı ayaklanmasını başlatılarak uzun süre direnişini yönlendirdi.

Bedirhan Bey ayaklanmasının bastırılmasından sonra Kürtler boş durmadı emirliklerin güç kaybederek Osmanlıya bağlanması üzerine önderlik niteliğinde bir değişim yaşandı. Yeni dönemin yükselen değeri şeyhler, seyitler ve dedelerdi. Medreselerde okuyan, halkla iç içe olan onların sorunlarını yakından bilen, dünyadaki gelişmeleri, ulusal bağımsızlık hareketlerini yakından takip eden melleler, şeyhler ve seyitler öğrendiklerini halka da taşıdılar. Bunun örgütlenmeye yansıması da emirliklerden farklı oldu. Kürdistan’ın dört bir yanındaki herkese ulaşıldı. Ulusal kurtuluş fikri yayıldı ve nihayetinde tüm Kürt aşiret liderleri askeri ve siyasi güç sahipleriyle ve diğer ileri gelenleriyle ilişkiye geçilmesi, toplantılar yapılması, devlet oluşumu yönünde projeler sunulmasını sağlamıştı. Özellikle Hakkari’de yapılan geniş katılımlı toplantı adeta bir kongre niteliğindeydi. Nihayetinde burada çıkan karar neticesinde önce İran’ın egemenliğinde olan toprakların kurtarılması ve buradan sağlanacak özgür bir alan üzerinden diğer bölgelerin kurtarılması için mücadele edilmesi gereği vurgulandı. Öyle de yapıldı.

Medrese gibi eğitim kurumlarıyla, ulusal fikirlerin geliştirilerek yayılmasıyla bir nevi aşılan bilgisizlik, dağınık olan Kürtleri de bir araya getirerek kongreyle birleştirmiş ve dağınıklık sorunun da aşmıştı. Ama fakirliğe o an için bir çare bulmak mümkün değildi. Ancak etkisi sınırlandırılabilirdi. Bunun amaçla savaş taktiği itibariyle önce İran’a saldırı düzenlenmesinin nedeni, İran’ın ekonomik zayıflığı ve askeri olarak çatışmada olmasından faydalanmak istemişlerdi. Eğer başarılı olunsaydı buradan lojistik alan olarak yararlanılacak. Osmanlıyla uzun süreli bir savaşın beslenme, barınma, silah gereksinimi için çaba gösterilecekti. Acaba bu fakirlik olmasaydı. Farklı bir taktik izlenebilir miydi?

Şeyh Ubeydullah Nehri’nin çocukları ve torunları da mücadeleyi bırakmadılar. Yıllar sonra Londra Konferansı’nda Kürtlerin ileri sürdüğü Kürdistan sınırları Şeyh Ubeydullah Nehri liderliğinde toplananların geldiği bölgelerden ibaretti. O gün çizilen sınırlar bugün hala Kürtlerin özlemini duyduğu sınırlardı ve bu tezi ileriye sürenlerde Nehri’nin torunlarıydı. O gün atılan adım bir bilgi yumağı gibi tarihin sayfalarından günümüze ışık tutmaya devam ediyor.

Şu ana kadar bilgelerimizin teşhis ettiği üç hastalığımız, önderlerimizin sarmaya çalıştığı yaralarımızın başarıya ulaşmamasında dış etkenler vardı. Bunlar bizim hastalıklarımızı iyi biliyor ve müdahalelerinde belirleyici olup yarayı sürekli kanatıyorlardı. Osmanlı ve İran gibi bölge devletlerinin yanı sıra İngiltere, Rusya ve Fransa’nın, daha sonra da Almanya’nın Kuzey Afrika, Mezopotamya, Anadolu ve Kafkasya’ya doğrudan müdahaleleri, Kürtlerin amaçlarına ulaşmalarında büyük engeller teşkil etti. Bölge devletlerinin doğrudan askeri yönelimleri, ekonomik varlıkları talan etmeleri, üretim yollarını tıkamaları, halkı vergiye bağlamaları, askeri ihtiyaçları için insanları zorla götürmeleri yetmezmiş gibi; İngilizler zengin tarım alanlarına doğrudan el atarak pamuk hammaddesi ihtiyacını karşılamaya yöneldi. Almanlar Berlin-Bağdat demiryoluyla madenlere el koydu. Fransızlar tarımsal alanlara ve stratejik kaynaklara yöneldi. Ruslar kuzeyde kendilerine bağımlılığı kronik hale getirecek tarım, hayvancılık ve ulaşım projelerini yaşama geçirdi.

Bu denli derinliğine çıkar çatışmalarının bir neticesi olarak, her ne kadar yaşama geçmemişse de, Sykes-Pico Anlaşması’nın Ortadoğu’yu ve Kürt coğrafyasını paylaştıran bir anlaşma olduğu ve bu nedenle Kürtler için bir devlet oluşumuna fırsat tanımadığı ortaya çıkmaktadır.

Kürtlerin özellikle dağınık, eğitimsiz ve fakirliklerinin net olarak açığa çıktığı bir dönemde, 1915-25 tarihleri arasında yakalanan fırsatların değerlendirilememesinde görülmektedir.

19. yüzyılın ilk yarısında bütünlük arz eden ayaklanmaların bastırılmasından sonra Kürtler, merkezi devlete bağlandı. Baskılar, göçertmeler, arazinin kamulaştırılması, Hamidiye Alaylarının kurulması Osmanlı’nın Kürdistan’daki uygulamalarıydı. Emperyalistlerin doğrudan bölüşüm ve çatışma merkezi olması da Kürtlerin toparlanmasını engelledi. Daha da ötesi Kürtler tarihlerinde ilk kez bu kadar birbirlerinden koptular. Kopuş sınıfsal, siyasal, örgütsel yapı ve hedeflere de yansıdı. Bu özellikle 1915-1925 yıllarında açığa çıktı. Ortadoğu’da yaşanan paylaşım savaşlarında Kürtlerin dağınıklığı yine büyük bir handikap olarak dikildi ve yine tarihi fırsatlar geriye tepilmiş oldu. Kürdistan içinde belirgin üç kesim açığa çıktı.: Krallık isteyen emirlikler, ulusal bağımsızlık isteyen burjuvalar ve hayvancılıkla uğraşan aşiretler. Bunlar Kürtlerin kaderlerini belirlemede etkin rol aldılar.

İlkine bariz örnek Şeyh Mahmut Berzenci’dir Irak’ta İngilizlerin desteklediği Emir Faysal ve İngilizlere karşı savaşarak bağımsız bir Kürt devleti için mücadele etmiştir. Direnişinde ısrarcı davranan Hindistan’a kadar sürgün edilmesine rağmen aralıklarla tekrar toparlanan ve üç kez direniş gösteren Şeyh Mahmut’un gayreti birçok kesimi endişelendirmiştir. Özellikle Anadolu’ya açılan M. Kemal karşı tavır almış ve onu İngiliz işbirlikçisi ilan ederek karşı propagandaya girişmiştir. Çünkü güneyden gelişecek bir hareketin başarısı kuzeyi mutlaka etkileyecekti.

Burjuva karakterli Kürt önderlikleri yukarıda değinilen ve isyanları bastırıldıktan sonra sürgün edilen Bedirhan Bey, Şeyh Ubeydullah ve diğer önderliklerin ailelerinin çocukları veya torunları idiler. Bunların bir bölümü Avrupa’da yaşamış, İstanbul’da da aileleri bulunan ve buradaki siyasetin karakterini bilen, yine İstanbul’da ve Avrupa’nın çeşitli okullarında eğitim görmüş, diplomasiyi bilen insanlardı. Dönemin koşullarına göre çağdaş bir ideolojik karakter taşımaları ve bu karakterde siyasi bir tarz geliştirmeleri ilk göze çarpan yanlarıydı. Kürtlerin kurtuluşunu ulusal bağımsızlıkta görüyorlardı. Bu bilgi birikimi ve siyasi karakterleri itibariyle Kemalistlerle aynı özellikleri taşıyorlardı ve birbirleri için ciddi rakiptiler. Kemalistlerin Anadolu’ya yönelmesi ve halka gitmesine karşılık bunlar da Mezopotamya, Serhat ve Zagroslar, Botan, Behdinan, Soran ve diğer bölgeleri kapsayan Kürt coğrafyasına geldiler. Bunları geçiş yollarında yakalayarak imha etmek isteyen Ankara yönetimi Malatya, Elazığ, Diyarbakır valilerine telgraf göndererek tutuklanıp imha edilmelerini emretti. Fakat, bu emir yerine gelmedi. Ne var ki, gerekli bilgi birikimi ve siyasi karakterleri itibariyle donanıma sahip olsalar da, Kürt burjuvaları örgütlülük konusunda pek başarılı değillerdi. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri ve bunun temelinde oluşacak bir taban yoktu. Bunların startejik istemleriyle aşiretlerin ortak arayışı, emirlerin istemleri uyuşmuyordu. Birbirleriyle uzlaşmaz çelişkilere sahiptiler. Yine kendi aralarındaki çelişki ve çatışmalar da etkinliklerini kırmaktaydı.

Ekonomik ve toplumsal tabanlarının olmaması işlerini güçleştiriyordu. İttifaklar oluşturamıyor, güç yayamıyorlardı. Kemalistler yetmezmiş gibi içsel çelişki ve çatışmalar ve de emperyalistlerin askeri, siyasi ve ekonomik güçleriyle de mücadele etmek zorunda kaldılar.

Genel bir yaklaşımda bulunulursa İkinci Dünya Savaşına kadar, Kürt insan tipinin bilgi kaynağı dinsel inanç ve anlayıştı. Din moduna dayanılarak ulusal, toplumsal, siyasal ve kültürel talepler şekilleniyordu. Ekonomik yapı hayvancılık ve tarımın ötesine geçmiyordu. Madenler, önemli tarımsal alanlar, enerji kaynakları, sanayi tesisleri egemen güçlerin elindeydi. Ekonomik yapı geçimli ve fakirlik kısır döngüsünü kıramıyordu. Üretimin birleştirilememesi, toplumca ortak kullanılabilecek zenginlik kaynaklarının egemen devletler elinde olması, örgütlülüğün geniş kitlelere ulaşımını engelleyen faktörlerin başında geldi.

Mehabad Kürt Cumhuriyetinin kuruluşu tarihi açıdan önemli bir olaydır. Modern devletlerin örgütlülük tarzı benimsendi. Basın ve eğitim alanı ilk el atılan icraatların başında geldi. Mesleki eserlerin üretimi için girişimler oldu. Kadın-çocuk konuları ele alındı, dergi, kitap benzeri yayınlarla kendilerini ifade etmeleri için çaba gösterildi. Devlet idaresi için gerekli idari personelin eğitimini sağlamak amacıyla proje ve tasarılar geliştirildi. Bu bilgi birikimini sağlayarak cehaleti aşma yönünde adım olurken, toplumsal örgütlülüğü de getiriyordu. Zaten devletin olması başlı başına bir örgütlülüktü. Bilgi ve örgütlülüğün birbirini beslediği ve bunun kısa vadede olmasa da orta ve uzun vadede ekonomiyi de etkileyeceği görülmekteydi. Lojistik ihtiyaçların karşılanması, askeri, siyasi toplumsal kurumların idame ettirilmesi başlı başına bir bilgi birikiminin elde edilmesini, bir sisteme oturtularak kullanılabilir hale gelmesini gerektirmekteydi. Burada sağlanacak başarı ekonomide de ifadesini bularak açığa çıkacaktı.

Ne var ki, ilk kuruluşunda Kürtler dünyasında büyük heyecan yaratarak yeni ufukların önünü açan Mehabad Kürt Cumhuriyeti’nin ömrü yetmedi. Her ne kadar dış dengeler yıkılmasında etkili olmuşsa da, içerden de yıkıma direnç gösterilememiştir. Çünkü lojistik, askeri ve ekonomik araçlar yetersizdi ve yapılan hazırlıklar daha kıvamına varamamıştı. Bunları temin edecek ve kullanacak bilgi birikimine sahip kadrolar olgunlaşmamıştı. Modern devletlerden alınan örgütlülük modeli henüz içselleştirilememiş, toplumsal yapıyı belli bir seviyeye getirerek dönüştürememişti.

Kürt inadı olsa gerek her şeye rağmen direnişi sürdürecekleri yeni çıkış noktası bulabiliyorlardı. Başarıyı sağlayabilmek için ihtiyaçları olan öğeleri araştırıyor, bir bir tespit ediyorlardı. Mustafa Barzani önderliğindeki KDP’nin (Kürdistan Demokrat Partisi) peşmerge savaşı, askeri donanımı, örgütsel yapısı, diplomatik ilişiksiyle döneme cevap verilebilmekteydi. Özellikle Güney Kürdistan’da Behdinan , Soran ve Küçük Güney’de etkili odu. Geleneksel unsurlarla modern mücadele taktiklerinin bütünleştiği peşmerge direniş karakterinin oluşmasında daha önce Sovyet’e büyük yürüyüşü gerçekleştiren Melle Mustafa Barzani’nin yeni bilgi donanımı ve örgütleme anlayışının etkisi büyük olsa gerek. Yine Doğu Kürdistan’da da hareketlilikler sürdü. İ-KDP (İran Kürdistan Demokrat Partisi), büyük direnişlere öncülük etti. Üstelik de önderlik bazında bilgi ve örgütlenme açısından çağının gereklerini çok iyi kavramış, sindirmişti. İ-KDP lideri Dr. Abdurrahman Kasımlo, aynı zamanda iktisat dalında öğretim görevlisiydi. Sosyalist enternasyonale de üye olan Kasımlo, Kürdistan ekonomisi, tarihi ve sosyal yapısı üzerine de çalışmalar yapmış kitaplar yayınlamıştı. Bireysel bazda bir takım farklılıkla olsa da toplum olarak Kürtlerin içinde bulunduğu fakirliği, dağınıklığı, bilgisizliği görebiliyordu. Kasımlo barışçıl kişiliğiyle toplumsal yapı ve bünyenin fazla tahrip olmasını istemiyordu. Dönemin İran’da demokratik bir yapının oluşmasını ve bu demokratik ortamda Kürtlerin de kendi yerlerini almalarını talep ediyordu. Ama uzattığı barış gülüne kurşun sıkıldı. Avrupa’da barış talebinde bulunan İran hükümeti yetkilileriyle görüşmeye gitti. Ama karşısında Savak ajanlarını gördü. Öldürüldü.

Barış, demokrasi bir başka bahara kaldı. Bir halk önderinin katline rağmen aynı çizgide ısrar edildi. Kasımlo’nun boşluğunu dolduran Şerfkendi’de aynı söylemi kullandı. Ve o da aynı akibete uğradı.

Direnişler yenilgiler ve yeniden direniş. Ama parçalanarak süren direnişler. 1960’lardan sonra artık Kürtler rahat örgütlenebilmekteydiler. Dünyadaki gelişmelere denk düşen çözümlemeler de yapmaktaydılar. Ama sanki her aşiret bir örgüte dönüşüyordu. Ya da aşiretler karşı olan, onları dışlayarak yükselen örgütler bir süre sonra aynı karakterle varlıklarını sürdürüyorlardı. Ortak noktalar bulup birlikte hareket etme geleneğini hiç yaratamadılar. Birçok kez birbirlerine karşı çatışarak asıl hedefe yönelme şansını yitirmekteydiler. Bunda ideolojik yapılanmanın, evrensel dünyayı anlama, algılama  ve Kürdistani değerlerle bütünleştirme noktasında gerekli bilgi donanımının iyice sindirilemediği görülmekteydi. Aşirete dayalı örgütler, dine dayalı örgütler, solun versiyonları; sosyalist, komünist, sosyal demokrat- Leninist, Maocu, Troçkist örgütler habire ortaya çıkıyordu. Üstelik bunlar bulundukları ülkelerin örgütlerin etkisindeydiler. Yani yaşanılan çağda evrensel tartışmaları takip ediyorlardı ama takip ettiklerini de ulusal değerleriyle bütünleştirme noktasında zorlanıyorlardı. İnsanlarına yabancılaşıyorlardı. Kendilerini topluma kabul ettiremeyince hain, işbirlikçi, gerici kavramlarına sığınarak sözde uğruna mücadele ettikleri insanlarına kurşunları yöneltmişlerdi.

Bu yüzden elde edilen kazançlar da iyi bir zeminde taşırılamadı. Güneyde peşmerge eliyle yapılan mücadele sonrasında ekonomik, siyasal ve kültürel bazda büyük haklar elde etmeyi başarabilmişlerdi. Soran’da olduğu gibi üniversiteler kurulabildi; sanat, edebiyat, tarih gibi bilimin çeşitli dallarında çalışmalar yapılabildi. Ama bu hakların iyi kullanıldığını söylemek pek mümkün değil. Gerçi ardından yaşanan İran-Irak savaşının yıkıcı etkisi de oldu. Ama bu tek başına da bahane olamaz.

İktisadi ve siyasi anlamda sağlanan başarı iyi değerlendirilemedi. İran’ın endüstriyel anlamda pek bir yatırımı olmadığı gibi Kürtler de bunu herhangi bir biçimde organize edemediler. Hatta ilk elden yeltenme gereği bile duymadılar. Irak rejimi Kerkük, Musul başta olmak üzere petrol zenginliklerini kamulaştırma yoluyla devlet denetimine aldı. Hayvancılığı Araplar eliyle sürdürürken Kürtleri geri çekti. Nihayetinde Behdinan, Soran, Küçük Güney, Kürdistan Eyaleti ekonomik olarak bağımlı, kaynak kullanımından yoksun ve öz örgütlülüğü sağlamaktan uzak siyasal haklarla yetindiler.

1991 Körfez krizinde ABD’nin çıkarları çerçevesinde destek verdiği Kürtler ayaklandılar. Üstelik ilk ayaklanan ve Kerkük’e kadar varanlar Saddam’ın Türkiye’dekine benzer koruculuğunu yapanlardı. Ancak örgütler de zaman kaybetmeden ayaklanmaya katıldılar. Daha sonra parlamento kuruldu. Fiili devlet durumu Mehabad Kürt Cumhuriyetinden sonra ilk kez ortaya çıktı. Ancak 1970’lerin başında kazanılan bazı haklarla yetinen ve ileriye götüremeyen YNK ile KDP’nin kendi ayakları üzerinde durmaları pek mümkün olmadı. Türkiye’ye, ABD’ye, Irak’a dayanarak yaşayan KDP’nin yanı sıra İran ve yine ABD’ye dayanarak yaşayan YNK istikrarı hala yakalamış değiller. Birbirleriyle çatıştılar, PKK ile çatıştılar. Çatışırken dahi tek başlarına hareket etmediler. İşgalci ve egemen devletlere dayanarak saldırılar düzenlediler. Halka dayanmadılar. Dayanamazlardı da çünkü bunu gerektirecek bir sorun yoktu ortada aslında. Bağımsız düşünme, örgütlenme, bilgi birikimi ve bilimsel altyapı oluşturma, ekonomik kaynakları denetimine alarak kullanma gücünden yoksun kaldılar. Artık kendi başlarına ayakta kalamayınca ABD eliyle bir oluşuma gidiyorlar. Askeri yapı, bürokratik işleyiş, iç güvenlik, banka oluşturulması, ekonomik model, yatırım ve üretim politikaları doğrudan ABD tarafından organize ediliyor. Derinleşen bağımlılık, öz güçten kopuk bir yaşam, piyon olmanın ötesinde bir anlam taşımıyor.

Kuzeyde Kürtlerin gelişimi daha farklıdır. Devletin yönelimindeki farklılıktan kaynaklanan bir durum söz konusudur. Türkiye, Osmanlı’dan gelen gelenek üzerine burayı kendinden bir parça sayıyor. Misakı Milli’nin bütünlüğü içinde görüyor. Bu görüşünü yaşama geçirecek bütün mekanizmaları da kullanıyor. Yollar inşa ediyor, endüstriyel yatırımlar yapıyor, enerji kaynaklarını ve tarımsal-hayvansal ürünleri merkezlerine aktarıyor. Daha da önemlisi emek güçlerine yöneliyor. Hem ucuz işgücü olarak yararlanıyor. Hem de denetiminde tutmak için eğitim, basın, ulaşım, yatırım teşvik mekanizmalarını kullanıyor. Birey, kimliğine özgü değerleri yitirdikçe devlet katında kazanıyor, yükseliyor, sahipleniliyor. Ama kimliğini benimseyip sahip çıktığı oranda da baskı ve şiddetle karşılaşıyor, ölüme ve hapse mahkum oluyor. Türkiye egemenliğindeki bir Kürt bireyi T. C. yasalarına göre etnik kimliğinin gereksinimi üzerinden bilgi birikimi yapma şansına katiyetle sahip değildir. Kimliği üzerinden hiçbir örgütlülük gerçekleştiremez, ekonomik faaliyet gösteremez.

Tabii toptan yok sayma, toptan reddi de getirmiştir. Yani, Kürtlerin T. C. tarafından yok sayılması, Kürtler tarafından reddedilmiştir. Bu reddin düşünsel kökü derindir. Önemli aşamalar geçirmiştir. Hepsinden öte özgücüne dayanmaktadır. Özellikle 1960’lardan itibaren Türkiye’de okuyan Kürt öğrenciler dünyadaki gelişmeleri yakından takip ettiler. Yine Türkiye siyasi arenasında yaşananlar karşısında konum belirleme zorunluluğu hissettiler. Bu çeşitli örgütlenmeler, organizasyonlar biçiminde görüldü. 1960’lardaki burjuva karakterli düşünsel yapı 1970’lerde yerini sola bıraktı. Çünkü, ilk kez Kürtleri bütün gerçekliğiyle kapsayan bir düşün sistemiyle karşı karşıya gelinmiş ve belli çalışma ve kavramadan sonra benimsenmiştir. Sol siyasal yapı, bilgisizliğin getirdiği cehaletin, ekonomik yetersizliğin getirdiği dağınıklığın reçetesini yazmıştı. Yasaklanan dilin, yok sayılan kimliğin, ezilen emek gücünün, unutturulan geçmişin cevabını solda bulmak Kuzey Kürtleri için yeni örgütlülüklerin ve atılımların fırsatını doğurmuştur. Nihayetinde DDKO, DDKD, KAWA, PRK, PSK, KUK, YEKBUN, PKK vd örgütler sol kimlikle ortaya çıktılar. Bu seçim aslında Kürtler için gönüllü olmasa da zorunlu bir seçimdir. Kendilerini yeniden bulmaları için kaçınılmaz zorunluluk vardır. Bu temel özelliklere sahip örgütlülükleri de emekçi insanlar gerçekleştirdi. Daha çok köylü ve işçi ailelerinin Türkiye metropollerine giderek çalışan ve okuyan çocuklarının gördüğü çelişkiler bu realiteyi doğurmuştur. Bu dönemde Kürt zenginleri, ağa ve şeyhleri sistemle bütünleşmiş, kader birliği etmişlerdir. İki dünya savaşı arasında başkaldıran önderlerin çocukları sistem içinde işadamı, milletvekili, bürokrat olmuşlardır.

Kürtlerin en belirgin tarafları örgütlü olmamaktır. Emirliklerde ve aşiretler döneminde bile örgütlülük vardı. Ancak dağlık kesimde ve kuzeyde göçebe hayvancılığı yoğun olarak sürdüren aşiretler, ideolojik olarak dinsel akımın etkisindeyken, siyasal olarak ulusal istemlere sahip olacak bilgi birikimi ve toplumsal bilince sahip değillerdi. Yine ekonomik olarak geçimlik hayvanlarına otlak araziler bulmak, olanları güvenceye almak istemi siyasi taleplerini etkiliyordu. Bunu kestiren M. Kemal, çıkarlara hitap eden mektuplar gönderiyor, görüşmeler yapıyor, oluşturduğu örgütlenme ve kongre çalışmalarında bu güçlere yer veriyordu. Hatta aşiretler arası çelişki ve çatışmaların yarattığı zaafları da gözetliyordu. M. Kemal ve ekibinin korktuğu bir kesim vardı ki bunlarla direkt savaşmayıp, onları diplomat, memur yaparak sistem içinde eritti. Ya da kontrol altına alındılar ve sınırlı hareket edebildiler. Elde ettikleri bilginin kaynağı ve ekonomik güce merkezi devlet egemen oldu. Buna karşılık Kürt emekçileri ekonomik, etnik, kimlik, sınıf olarak baskı altında kaldı. Baskı sürdükçe de çelişkiyi fark ederek karşıtını hazırladılar, örgütlendiler, önderliklerini ortaya çıkardılar. Abdülmelik Fırat 1999 mart ayında Radikal gazetesine verdiği demeçte “Abdullah Öcalan’ın büyümesinin ve kitleler nezdinde ki yerinin devletin eseri olduğunu” söylemekteydi. Onun bir köylüyken bugün bir önder olmasını devletin politikalarının sonucu olarak gören Abdülmelik Fırat, kendisinin Şex Seid’in torunu olduğunu ve TBMM’de yer aldığını hatırlatarak; 150 aydın olarak örgütlendiklerini ama devlet tarafından dikkate alınmadıklarını belirtmekteydi. Bu söylem önderliğin çıkışının çıkış, ihtiyacıyla olan bağını açık bir biçimde gözler önüne seriyor.

Yıllar sonra, Bedirxan Bey ayaklanmasının bastırıldığı 15 Ağustos tarihinde ve yine aynı yerde (Eruh ve Şemdinli bölgesinde) başlatılan gelişim Kürtler için yeni bir süreç oldu. Bu gelişim oldukça aşama kat etti. On binlerle ifade edilen insanları eğitebiliyor, örgütleyebiliyor, giydirebiliyor, Basın, eğitim, diplomasi, silah, giyecek, yiyecek temini, barınak, ev, idari ve siyasi binaların inşası bir bilgi birikimi, bir örgütlülük ve bir ekonomik gücün ifadesidir. Gerek Türk yetkililerinin açıklamaları olsun gerekse bağımsız kaynaklar olsun, milyarlarca dolara varan ekonomik güçten bahsediyorlar.

Ama yukarıda Güneyli ve Doğulu Kürt örgütleri örneğinde olduğu gibi Kuzeyli örgütlerde parçalıydılar, birbirlerine karşı çatıştılar, solun stratejik hedefi yerine varyasyonlarını esas alarak birbirlerine girdiler. Her örgütsel yapının karakterinde yaşadıkları yörenin motiflerinin etkisini görmekte mümkün. Bir nevi karşılarına aldıkları ve gerici, işbirlikçi, hain sayarak saldırdıkları aşiretsel, dinsel, mezhepsel yapılara benzediler. Gerçekten dil ve tarzları farklı görünse de belli sol klasikler okundu, tartışıp irdeleme ve uyarlama yerine yazılanlara Kuran inanır gibi inanıldı. Örgütsel yapı da liderlik ve örgüt üyeliği bir anlamda aşiret lideri tebaa ilişkisine benzedi. 1970’ler böylesi bir kısır döngünün yaşandığı bir dönemdir.

1980 askeri darbeyle hiçbir örgütün ayakta duramamasına şaşılmamalı. Özlü bir anlayışın, yaşayışın ve örgütlenmenin olmadığı bu darbeyle açığa çıktı. Bu darbe aslında Türkiye’deki Kürt örgütleri ve Türkiye sol örgütleri için bir turnosol kağıdı oldu. Güçlerinin ne olduğunu açığa çıkardı. Üstelik PKK’nin büyük bir çıkış yapmasında darbenin büyük bir katkısının olduğu kanısındayım. Çünkü darbeyle geri çekilen örgütlerin ardından ortada kalan, örgütsüz ve dağınık halk, üstelik de devletten sürekli baskı görmekteydi. İşte bu noktada halkın tek dayanağı oldu PKK. Eğer diğer örgütler olsaydı örgütler arası çatışmalar, birbirine kışkırtılan, insanlar, yeniden bölünmeye yol açacaktı. Yine PKK’nin klasik ideolojik argümanların kısırdöngüsüne girmemesi ve mücadelesi ve deneyimleriyle insanlığın mirası bilgiyi bütünleştirerek bilgi üretimini gerçekleştirmesi bu şartlarda kolay oldu. Çünkü daha önce yaşanan çatışma, dağınıklık, örgütsüzlüğün bir nedeni de ideolojik varyasyonlar yüzündendir. İnsanlar önlerindeki gerçeğe bakmak yerine başka dönemde, başka toplumlar için yapılan çözümlemeleri ortaya çıkarılan gerçeklikleri aynen oldukları gibi kendi topluluklarına dayatıyorlardı. İşte PKK’nin bu süreci aşarak kendi bilgi kaynaklarını oluşturmasında tek başına olması ve mücadelesinin mirasının güçlü olmasından kaynaklanmaktadır.

PKK’de de yetersizlik yaşandı. Birçok noktada çözümlemeler yetersiz kaldı. Ya da yerine getirilemedi. Yeterli ve gerekli yaklaşımın gösterilememesi nedeniyle devlet koruculuk eliyle bölgede daha güçlü örgütlenebildi. İlk aşamada yurtsever olan birçok köylü PKK’de yaşanan yanlış veya eksik yaklaşımlar nedeniyle aşiret ve devlet güçleri eliyle koruculaştı. Yine halk üzerinde otorite olan PKK iktidar olamadı. Yaşanan beklenti ve taleplere yeterince yanıt olamadı. Boşaltılan köyler korunamadı. Kentte yaşama hakim olunamadı. Bu boşluktan devletin yükselen hizbullahı desteklemesine fırsat doğdu, itirafçılık kurumsallaştı ve birçok yurtsever insanın canına, malına ve değerlerine kıydı.

Yaşanan eksiklik tüm dünyadaki Kürtlerin nezdinde ulusal önder olarak kabul gören, Abdullah Öcalan’ın korunamamasında da yaşandı. Sebebi her ne olursa olsun, ABD’den Avrupa’ya, İsrail’e kadar uzanan güçlerin komplodaki rolleri de olsa kabul edilebilir bir durum değildir. Yapılan çıkışın kısa, orta ve uzun vadedeki bütün aşamalarının çok yönlü ele alınması, böylesi tehlikelerin de olasılığının hesaplanarak adımların atılması gerekirdi. Üstelik Öcalan’ın yaptığı çıkışın komployla kesilmediği ve başarıya ulaştığı bir süreç elbette ki farklı olacaktı. Belki yine bugün benimsenen politik argümanlar gündemde olacaktı. Ama bizzat önderlik kurumu eliyle yürüyecek bir diplomasinin, yapılacak bir politikanın, sağlanacak bir hareketliliğin etkisinin daha farklı olacağı da bir gerçekti.

Gerçi halkta yaratılan değer oluşturulan örgütlü güç, sağlanan askeri, siyasi ve askeri donanım O’nun çabucak harcanmasına ve yok edilmesine fırsat vermedi. Daha önce Kürt liderlerinden birinin yakalanması veya fiziken yok olması hareketin de çözülmesine neden olmaktaydı. Ancak yaşanan güncel gelişmeler ve oluşan tıkanmanın aşılmasında da Abdullah Öcalan belirleyici bir rol oynadı. Yine bazı kesimler tarafından Öcalan’ın yakalanmasından sonra PKK’ye üç yıl ömür biçilmişti. Buna PKK içinde olan bazı kesimler ve bazı dostlar da dahildi. Bu dönem aynı zamanda Kürtlerin kendileri açısından, dünya halkları önünde ve dostları karşısında ulaştığı örgütlülük düzeyi ve anlayışın sınanması içinde önemliydi. Nihayetinde KADEK’in kurulması, ilk elde teslimiyet olarak değerlendirilen Öcalan’ın savunmalarının niteliği ortaya çıktıkça gelinen düzeyin rengi de açığa çıktı.

Yalnız politik bazda yaşanan direnişin ve örgütlülük düzeyinin halka sosyal ve ekonomik boyutta yeterince yansımadığı görülüyor. Yasal zeminde yapılan siyasi çalışmalarda birlikte yürüyen ve mücadele eden iki kişinin ortak ekonomik faaliyetler sürdürmesi hala nadir görülen bir gerçekliktir. Dış etkenlerin yarattığı engeller yadsınamaz; ama, siyasal, kültürel, ekonomik, sosyal yaşamda kimi kurumlaşmaların eksikliğinde içsel nedenlerin de rol oynadığı söylenebilir. Örneğin, mesleki birliktelikler ve örgütlülükler ya yoktur ya da semboliktir. Kimlik ve sınıf bilinci üzerinden etkin sendikal örgütlülük cılızdır. Yoğun olan işsizler etkin duruş sergileyen bilgi birikimi ve bilince sahip değiller. Belediyelerle elde edilen yönetme fırsatı iyi değerlendirilemiyor. Egemenin taklidi ve onun başarı ölçüleri temel alınıyor.

Gelinen aşamada artık şunun bilinmesi gerekir Kürtler dünya siyaseti sahnesinde yerini almıştır. Kuzeyi güneyi ve doğusuyla realitesi fiilen kabul görmüştür. Özellikle bölge ve dünya halkları nezdinde böyledir. Duruşunun felsefesi de bellidir. Yereldir; Gılgamış efsanesinden Zerdüşt’a Oradan Hz. Musa’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed’in varolduğu Ortadoğu’dan dünyaya açılmıştır. Felsefe derindir ve yabancı değildir. Ehmedê Xani’ye bir ölçüde cevap olunmuştur. Ya da Saidi Nursi’nin teşhisi bir nebze olsun tedavi sürecine girmiştir.

Yaşananların ve elde edilen değerlerin içselleştirilerek Türk, Arap, Fars, Ermeni, Asuri, Laz ve Çerkez halkına doğrudan ulaştırılması bir gerekliliktir. Zorunluluktur. Bunun başarılması bu halkların şu an temsil edildikleri organlarla ilişkiyle değil; doğrudan temasla mümkündür. Çünkü temsilci organlar farklı özellikler taşımaktadır. Mevcut siyasal ve sosyal yapı içinde kurulmuşlardır ve yaratılan değerlerin yabancısıdırlar. Onlarla eski biçim ve hukuk üzerinde buluşma ancak kendilerini yaşatmalarına fırsat verir. Üstelik bu mücadeleler eliyle oluşan tecrübelerin yayılma şansı da olmaz. Şu an ki, kurumlar halk üzerinden dar politika yapmaktadırlar. Kendilerini ayakta tutmayı temel hedef saymaktadırlar. Özellikle Türkiye’deki siyasi partiler halk üzerinde kamburdurlar. Bu kamburun aşılması gerekmektedir ve bunun için Kürt siyasi hareketleri doğrudan Türkiye’deki tüm halklara gitmeyi görev bilmeliler. Böylesi bir yaklaşımın Kürtlere de büyük bir faydası olacaktır. Dar kalıplarını aşıp, iç içe oldukları halkları daha yakından tanıma ve onlarla derin birliktelik yaratma şansını yakalamaları ve evrensel değerlere ulaşmaları ancak böyle mümkün olabilecektir.

 

Eko-stratejik girdap ve öküzün hikayesi

Kürtlerin yaşadığı coğrafya tüm dünya güçlerini tarih boyu ilgilendiren bir öneme sahiptir. Son olarak Roj TV, KNK, daha önce yerel siyasetçiler ve belediyeler ve genel olarak Kürtlere tüm yönelimin temelinde bölgenin ekonomik ve stratejik boyutu belirleyidir. 

Kürtleri temsilen ortaya çıkan bütün aktörler kendi çağının en güçlü devlet veya siyasi yapılarıyla karşı karşıya kalmışlardır. Çünkü burası; ilk üretimin, ilk mübadelenin ve ilk ticaretin başladığı coğrafya veya kesişim noktasıdır. Ü...

Devamını oku...

Kürtler;kriminal ekonominin işçileri

Henüz teori üreten bir toplum değiliz. Yaşamın boyutlarını kurgulayabilen, bu kurgulara gö...

Haydi artık kabuğumuzu kıralım!

'Devlet bu yıl et ithalatına izin vermeseydi, elimizdeki ticari hayvanların piyasası iyi o...

Kriz çanları tekrar hareketlendi

Peşpeşe gelen 'kriz' haberleri küresel krizin yeniden 'canlandığı' konusu gündeme getirdi....

Kapılar tamamen kapalı

Bütçe açığı, ortak para birimi euroyu kullanan 16 ülke için öngörülen yüzde 3 düzeyinin ...

 

Belkî ....

Kürdistan’da Ekonominin Tarihsel Gelişimine Giriş

More:

Tutarlı argümanlar gerçeğe toslarsa

More:

Bulletin most read