“Ehli el-hak” mezhebinin en büyük şairi
- Category: Çand û Wêje
İslami sürecin başlamasıyla birlikte, Ortadoğu’nun diğer halklarında olduğu gibi Kürtlerde de İslam’ın etkisiyle birçok alanda olduğu gibi edebiyat alanında da yeni bir süreç başlamıştı. İslam’ın fetihlerinin olumsuzlukları bir yana, denilebilir ki; bu dönemde bir “aydınlanma” söz konusudur.
Kürt edebiyatında bu süreç, yazılı edebiyat alanının adeta altın sürecidir. Orta ve yakın çağın Kürt edebiyatının en önemli isimleri bu sürecin ürünüdürler. Baba Tahîr Hemedanî, Eli Herirî, Feqê Teyranî, Melayê Cizirî ve Kürt edebiyatının temel taşı Ehmedê Xanî bu zemin üzerinde filizlendiler. Burada sadece yazımız açısından önemli gördüğümüz üç temel isim üzerinde duracağız. Bunlar Baba Tahîr, M. Cizirî ve E. Xanî’dir.
Baba Tahîr (Tahîr Uryan Hemedanî), ilk Kürt edebiyatçısı olması itibarıyla duruşu bir edebiyatçıdan daha çok, bir düşünce adamı ve mistik filozof duruşuna daha yakındır. Kendi yaşamında inanç öğesi ileri boyutta olsa bile, düşünce ve fikirde gelişkindir. Düşünce ve inanç veya akıl ile iman o kadar iç içedir ki birbirinden ayırmak adeta beyhude bir çaba olmaktadır.
‘Vahdeti El-vücud’ bütün Ortadoğu’yu etkiledi
Baba Tahîr’ın felsefi düşünüş tarzı daha çok ilahi aşkta kendini göstermektedir. Çünkü bu aşk derin bir felsefi ve düşünsel sisteme dayalıdır. Ortadoğu “vahdeti El-Vücud” varlığın birliğinde somutlaşan bu aşkın düşünsel temeli, bütün Ortadoğu tasavvufçularını derinden etkilemiştir. İslam’da mistik felsefe denilen olayın kaynağını da bu teşkil ediyor.
Vahdeti El-vücud felsefesi Muhyedin El Arabi, Feridedin El-Atar, Hallac El-Mansur vb düşünürler tarafından formülleşmiştir. Kimi farklılıklar olsa da, hepsi bir noktada birleşiyorlar. Bu düşünürlere göre; “evrende her şey bir şeydir.” Bu da vahdeti El-Vücud’un temel taşıdır. Bu anlamda evrende var olan bütün fenomenler, olgular ve varlıklar tanrının bir tezahürü ve görüntüsüdür. Dolayısıyla her şey veya bütün varlıklar tanrı kavramında birleşiyorlar. O halde; Allah ile bütünleşen her şeyle (bütün evrenle) bütünleşiyor! Allaha aşık olan kimse, bütün insanlara ve evrene aşıktır. Vahdeti El-vücuda ulaşmak için iki aşama vardır.
Birinci aşama; “Vahdeti El-şuhud”tur. Bu aşamada bütün varlıkları, kendi başına bağımsız bir şekilde görmek gerekir. İkinci aşama ise “vahdeti el-kusud”tur. Bu aşamanın anlamı, bir insan kendi iradesini tanrı iradesiyle birleştirmesidir. Bu iki aşamadan sonra üçüncü ve en yetkin aşama olan “vahdeti el-vücud” aşaması gelmektedir. Yani burada bütün önceki aşamaların sonucu vardır. Çünkü insan varlığı artık tanrı varlığıyla birleşmektedir. Tanrıyla beraber tek varlık haline geliyor. Hallac-ı Mansur, bu aşama için “Fena Fi Allah” demektedir. Yani “Allah’ta kaybolma veya onunla bütünleşmek” anlamına gelmektedir.
Feodal baskıcı sisteme karşı bir vicdani ayaklanma
Baba Tahîr Hemedanî’nin döneminde (935-1010) bu felsefe Ortadoğu’da yaygın bir şekilde, özellikle mistik dini medreselerde egemen bir durumdaydı. Baba Tahîr, birçok tasavvuf düşünürleri gibi egemen feodal baskıcı sisteme karşı ruhsal, yaşamsal ve düşünsel anlamda vicdani bir ayaklanma içindedir. Bu vicdani ayaklanmasını, şiirsel tema ve imgelerle dile getirmiştir. Dönemin feodal-dogmatik hilafet sisteminin zulmüne ve eşitsizliğine karşı, haklı öfkesini şöyle dile getirmiştir;
“eğer elim feleğin çarkına ulaşırsa,
Ben söyleyeceğim;
Çok ayıptır senin bu işin,
Sen yüz çeşit nimet
Bazılarına veriyorsun,
Bazılarının da arpa ekmeği bile
Eline geçmiyor”
Baba Tahîr Hemedanî burada “feleğin çarkını” bir sembol olarak egemen feodal sistemin yerine kullanmaktadır. Bu aynı zamanda siyasal-sosyal ve ahlaki bir tutumdur.
Baba Tahîr Hemedanî bir dörtlükte tasavvuf inancının temeli de olan ilahi aşkını şöyle dile getirmiştir;
“şayet aşkın dışında y
ürekte başka bir şey varsa,
Yetmiş iki halk arasında kafirim,
Bu fani dünyanın hedefinde,
Kanatsız kırılmış bir ok gibiyim”
Başka bir dörtlükte Hemedanî mistik ve gizemli düşünsel tarzını şöyle dile getiriyor;
“Şayet gönül dilber olursa,
o zaman dilber kimdir?
Eğer dilber gönülse,
gönlün adı nedir?
Ben gönül ve dilberi
iç içe görüyorum
Bilmiyorum gönül kimdir,
dilber kimdir?”
Hemedanî’nin burada ifade ettiği gibi ilahi aşk yolunu tutan kimse Allah’la bütünleşiyor. Allah’la (hakikatle) veya sevgiliyle birleşen bir aşık, aynı zamanda sevgilinin (doğru ve iyi olan, her şey) bir parçası olup ondan kopmaz bir duruma geliyor. Bu da varlığın birliği felsefesinin bir gereğidir.
‘Biz iki ruhuz, tek bir vücutta birleşen’
Hemedanî için gönül ve sevgili birdir ve ikisi arasında fark yoktur. Tıpkı Hallac-ı Mansur’un dediği gibi “Ulaşınca denize damla, kendisi deniz oldu”. Burada damla insandır, deniz ise hakikat veya “Allah”tır. İnsan aşk yoluyla tanrının makamına ulaştığı zaman, kendisi de Allah oluyor. Aynı bu nedenden dolayı; Hallacı Mansur, “Ena-El-Hak” yani ben hakikatim veya ben tanrıyım demiştir. Hallac-ı Mansur temelini yeni Platonculuk, Mani, Zerdüşt (Zerdeşt) ve bütün doğu mistisizmine dayanan bu felsefe daha açık ifadelerle şu mısralarla dile getiriliyor;
“sevdiğimle bir oldum ve
sevdiğim ben oldu,
Biz iki ruhuz,
tek bir vücutta birleşen
Beni gördüğünde odur gördüğün,
Ve onu gördüğünde, beni görürsün
Ve böylece beni görmek
onu görmektir
Ve onu görmek ise beni görmek”
Bu mısralar aynı zamanda “Vahdeti El vücud”un edebi tasviridir. Baba Tahîr tıpkı Hallac-ı Mansur gibi hakikat aşkına ve felsefesine göre, kendi yaşamında da uygun bir ahlaki tutum sahibidir. Örneğin kendisine nankörlük edenlere bile, hizmet etmenin gereğini duymaktadır. Bu tutumunu şu dörtlükte seslenmektedir;
“Şalı giyeceğim ve
boynuma kiras geçireceğim,
Feleğin çarkının dönmesini
seyredeceğim
Dolaşacağım bütün deryaları
boydan boya,
Ve nankörümün eline
su dökeceğim”
Hemedanî’nin bu yaklaşımı Hz. İsa’nın barışçıl ve hümanist tutumuna oldukça yakındır. Çünkü ona nankörlük edenlere bile, sevgiyle ve hoşgörüyle yaklaşmayı ihmal etmiyor.
İslam’ın sol-sosyalist yorumu: Ehli-el hak
Baba Tahîr Hemedanî için aşk, aynı zamanda ibadetin özü ve ruhudur. Çünkü ona göre ibadetleri içselleştiren ve biçimden ziyade, bir gerçek haline getiren Allah’ın sevgisi ve aşkıdır. Mistik İslam kültüründe bu ibadet şekli Batıniciliktir. Yani her şeyde özü aramaktır. Her şeyde özü aramak, felsefi açıdan Sokratça bir yöntemdir. Sokrat, felsefe sanatını biçimsel bir şekilde ele alan Atina Sofistlerine karşı, felsefenin özünü ön plana çıkarmaya çalışmıştır. İslam’daki mistik düşüncenin anlamı da budur. Çünkü Batıni demek işin iç yüzünü anlamaktır. Ayrıca bir düşüncenin ruhsal-duygusal ve yaşamsal açıdan içselleştirip ve temsilini yapmaktır.
Hemedanî gibi birçok mistik filozof ve tasavvufçu, esas ibadet namaz, dua ve haçta değildir demiştir. Kendinde yoğunlaşmak, kendini Sokrat gibi tanımak ve ibadetleri içselleştirmek işin esasıdır. Yunus Emre bu konuda şöyle der; “Allah’ı ararsan gönlünde ara, Mekke’de, Kudüs’te, Hac’da değil”
Hemedanî’nin düşünsel metodu, yaşam tecrübesinden ve kültürel kimliğinden bağımsız değildir. Kürt edebiyatının tarihi kaynaklarına göre Hemedanî, gezgin bir derviş ve mürşittir. Sürekli gezerek, halkı aydınlatma, ilişki ve diyalog kurma gibi bir yaşam tarzına da sahiptir.
Hemedanî Kürtlerin ve Perslerin eski edebiyat geleneklerini, İslam’ın sol-sosyalist yorumu olarak kabul edilen “Ehli-el hak” (hakkın sahipleri) tasavvuf felsefesiyle sentezleştirerek, yeni bir edebi ve düşünsel çizgiye yol açmıştır. Hemedanî aynı zamanda “Ehli el-hak” mezhebinin en büyük şairi ve teorisyenidir.
‘Daha çok bilgiyi elde etmek için ne yapabilirim?’
“Ehli el-hak” mezhebi, Loristan (Doğu Kürdistan’ın güney bölgesi) Kürtlerine özgüdür. Esasında Zerdüşt felsefesi ve Aleviliğin bir karışımıdır. Bu mezhebe göre 4. Halife Ali bir Allah’tır. Bu nedenle “Aliye Allah” mezhebi de denilmektedir. Bu mezhepte mistik felsefi düşünce, ilahi aşk, müzikle ibadet yapma yaşamın önemli etkinlikleridir. Nikitin bu konuda şöyle der; “Sofi dervişler gibi, Ehli hak mensupları da müzikli zikirle, tanrı sevgisi, kardeşlik sevgisi üstüne yapılan konuşmalarda uygulanan ve edebi meclisleri düzenlemektedir”
Hemedanî, Kürt ve Fars edebiyatında derin izler ve etkilere sahiptir. Hem Kürdistan, hem de bütün İran’da yepyeni bir edebiyat ekolüne yol açmıştır. Bilhassa, ünlü İran şairi Ömer Hayyam’dan önce dörtlük tarzında şiir yazmıştır. Hemedanî’nin mistik-gizemli yaşamıyla ilgili kimi ilginç hikayeler de vardır. Bu hikayelerden birisi onun ismi olan “uryan”la ilgilidir. Rivayete göre, Hemedanî bir gün Hemedan medresesinde öğrencilerine şu soruyu sorar; “Daha çok bilgiyi elde etmek için ne yapabilirim?” Öğrenciler şu yanıtı verirler; “Bu gece buz tutmuş bir su havuzunun içinde sabaha kadar kal”. Hemedanî böyle bir maceraya girişiyor. Sabah havuzdan çıktığı zaman, hakikat ve bilgi yolunda bütün kapılar ona açılıyor! Kendisi havuza girdiği zaman çırılçıplak bir halde olduğu için “üryan” lakabını alıyor. “Üryan” Arapça da çırılçıplak anlamına gelmektedir. Bu nedenle de ona Baba Tahîr Üryan da denilmektedir.
HÜSEYİN ŞAWİŞ
DEVAM EDECEK
Kürt edebiyatında platonik-felsefi aşkın ustası
Kürt yazılı edebiyatında en önemli isimlerden biri de felsefi tema, sembol ve imgelerini en çok kullanan Melayê Cizirî’dir. Cizirî (1404-1479) bir tasavvufçu olarak, net vurgularla Vahdedi el-vücud (varlığın birliği) felsefesini dile getirmiştir. Fakat diğer felsefi akımların etkisinde de kalmıştır. Ortadoğu’nun yeni Platonculuk akımından tutalım da, Avrupa’nın deneycilik felsefesine kadar olan geniş bir yelpaze Cizirî’nin edebi temalarında izler bırakmışlardır.
Cizirî’de Baba Tahîr Hemedanî gibi Batıni (içsel, görünmeyen iç yüzü) ve mistik ibadeti esas almıştır. Belli bir öğrenme ve yoğunlaşmadan sonra, maddi ve bilinen doğal-sosyal yaşamı bir kenara bırakmıştır. Kendini bir bütün olarak münzevi bir yaşama vermiştir. Kimilerine göre Cizirî, Kürt edebiyatında platonik-felsefi aşkın ustasıdır. Çünkü bütün şiirlerinde mistik ve romantik bir hakikat aşkı vardır. Kendisi 75 yaşında evlenmeden hayata veda etmiştir. Melayê Cizirî ilahi (yani hakikat) ve hakikat aşkını, şiirlerinde ve tüm eserlerinde yoğunca işlemiştir. Bir şiirinde kendi yüreğini Hallac-ı Mansur’un kişiliğine benzetmektedir;
“… aşkın ustası kalbi sıktı,
Baştan ayağa o kadar yakıyor ki;
‘ena el-hak’ sembolünü daima söylüyor,
İnan ki; mansur’dur kalp”
Melayê Cizirî’nin felsefesinde aşk bir ibadettir
M. Cizirî’ye göre ilahi veya hakikat aşkı, mahir bir öğretmen gibidir. Önce insanın kalbini zapt eder ve sıkar, ardından ona hakim olur. Hakim olduktan sonra, insanın başından ayağına kadar bütün vücudunu hakikat ateşiyle ısıtır ve harekete geçirir. Sonra hakikat içerisinde eritir. Hakikat içinde eriyen yürek, Mansur’laşır ve ene-l hak diye haykırır. Tıpkı Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi bu gizemli ruhsal ve düşünsel yaklaşım, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun eski felsefi mirası olan Zerdüştiliğe, Maniciliğe ve yeni Platonculuğa dayanmaktadır. Özünde aklın ve vicdanın sentezi yatmaktadır.
Cizirî’nin felsefesinde aşk bir ibadettir. Çünkü aşkın yoluyla insanın kalbi, Kabe’ye veya Tori-Sina dağına dönüşebilir. Ateş gibi insanın iç dünyasını aydınlatır. Tıpkı “Allah’ın” Hira mağarasında Hz. Muhammed’e gösterdiği gibi. Hakikat aşkı, insanın aklını, yüreğini, sezgiye ve mukaşefeye (iç geziye) zorluyor. İnsanın yüreğini tıpkı, Musa’nın yüreği gibi Tori-Sina dağında duyduğu kutsal ses “Ena Allah”, “Ena Ene-l Hak” kadar inançla doludur;
“yürek bir kabedir,
içinde Allah (hakikat) vardır,
Kalbimin (Musa) ateşi, içinde yanıyordu,
Kalp hem kabe’dir, hem Tori-Sina’dır”
(yani bu tasavvufa göre Allah insanın içindedir, insan eksik bir tanrıdır, tanrı ise mükemmel bir insan)
M. Cizirî için hakikat yolu, tıpkı Dicle nehrinin macerası gibi çok çetrefilli bir yoldur. Dolambaçlı derin vadiler içinde kavisler çizerek bin bir tehlikenin olduğu bir yoldur. Çünkü güdüler ve alışkanlıklar hakikate ulaşma yolunda engel durumundadırlar. Bu nedenle gerçeği arayan kimse, bu tür engelleri hesaba katmak ve aşmak zorundadır. Cizirî bu konuda şöyle der;
“… gafil olma, yolun tehlikelerini bil,
Dicle gibi içinde çeşit çeşit dalgalar,
Kuyular ve çukurlar vardır”
Cizirî’ye göre, bütün varlıklar birlikten varolmuştur
Cizirî gerçek ve sahte olanı birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunu gerçekleştirmek için biçimsel veya zahiri güzelliklerden kurtulup gerçeğe en yakın veya Batıni güzelliklere (ruh güzelliği) ulaşmak gerekir. Bu anlamda şöyle der;
“…aşkın anlamını bilmiyorsan,
güzelliğin ayetini oku,
Muhabbetin ayetini birbirinden
ayırt etmek için”
M. Cizirî’nin eserlerinde “Vahdeti El-Vücut” kavramı “Vahdeti El-Mutlak” olarak da geçmektedir. Burada “mutlak” kavramı, varlığın veya vücudun kesin var oluşumu için kullanılmıştır. Dolayısıyla aynı anlama işaret etmektedir. Bu anlamda tıpkı, M. Arabi’de olduğu gibi Cizirî için bütün kainat birdir. Bütün varlıklar, kainatın ayrı ayrı parçaları olarak bu birlikten varolmuştur. Her şeyin kendi çıkış kökenine indirirsek, tıpkı ayrı ayrı harf, kelime ve cümlelerden meydana gelen yazı gibi tek doğrultu ve noktada birleşerek sonuçlanacaktır. Cizirî, bu gerçeği anlayamayanları ya da kabul etmeyenleri çelişki ve kuşkularla dolu yaşamaya mahkumdurlar diye işaret ediyor şu mısralarda;
“… birbirinden mefsul (ayrı) olan harfler,
Onları asıllarına döndürürsen,
Harfler tek bir çizgiye döner”
“ey molla, vahdeti el-mutlak,
Yüreklerde görünen bir ışıktır,
Aşk sahibi olanlar,
Bu mesele de kuşkuya düştüler…”
Allahın (burada Allah kelimesi bilinen klasik dini anlamda değildir. Daha çok felsefi ve fikirsel anlamdadır.) birliği bütün evreni kapsamına almaktadır. Tıpkı güneşin çıkışı ve bütün varlıkların onun ışığından etkilenmesi gibi çok açık bir şekilde “vahdeti el-vücud”un gerçeği karşımıza çıkıyor. Biz insanlar, şayet bu hakikatı görmüyorsak; sorun hakikatte değildir! Tam tersine sorun bizim gözümüzün bir hastalığıdır.
Yine birliğin özelliğinde, mutlak olan hareket ve sürekliliktir. Çünkü hareketin bir anlamı da devamlılıktır. Bu anlamda “hiçbir varlık, hareket dışında değildir”. Bu mistik materyalizmin diğer gerçeği ise “sonun yokluğu ve sonsuzluktur” çünkü bu felsefeye göre; başlangıcı olmayan bir şeyin, sonu da olmaz. Sadece hep bir var olma devamlılığı vardır. Bu anlamda Allah veya hakikatin birçok tezahürü ve sıfatları vardır. Fakat öz itibariyle yine hepsi birdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi. Her ne kadar dalgaların biçimi birbirinden ayrı olsalar da, özünde hepsi sudur. Cizirî bu felsefesini açık imge ve sembollerle şöyle dile getiriyor;
“… birliğin sırrı ezelden almış,
ebede kadar,
Zatıyla birdir ve tektir, sayıları yoktur
Kıdemde ezel ve ebed ikisi de birdir
Devamlılık böyle istiyor ki,
Ne ezel, ne ebed olsun
İyi bil ki; derya birdir; dalga olsun,
köpük olsun
Birliğin güneşi almış kendine evreni
Bir tek bulut yoktur,
Fakat gözümüzde hastalık çoktur”
‘Bir zerre inayeti dünyanın mülküne vermem’
Cizirî’nin felsefi yaklaşımlarında toplumsal-ahlaksal öğelerde sıkça görmek mümkündür. Örneğin Cizirî için en büyük cesaret ve güç, hakikate ulaşma yolundaki bütün yasa ve kaideleri ciddiye almaktır ve işlenmektir. Kaba ve fiziki cesaret yerine, akla ve mantığa dayalı bir cesaret öneriyor. Cizirî bu kapsamda şiirlerinde şöyle der;
“… kendini pehlivan olarak bilmek için,
Allah için yanlışlıkla teraziye el atma”
Cizirî için toplumsal yaşamda mal, mülk ve dünyevi otoritelerin önemi yoktur. Onun için hikmet, hakikat her şeyin üstündedir. Şiirlerinde maddi bütün otoritelerin manevi değerler yanında, bir kıl kadar değerlerinin olmadığını vurgulamaktadır.
“… padişahlık ve emirlik” Mela’nın yanında kıl değerindedir. “Bir zerre inayeti (hakikat aşkı) dünyanın mülküne vermem.” Başka yerde şöyle der; “biz yaşam suyunun çeşmesinden, safi bir şişe içtik, sen bizim lezzet ve zevklerimize yüz cilt kitapla ulaşamazsın”
Evet, duygu yoluyla elde edilen hakikatin tadı, Cizirî’ye göre yüz cilt kitapta bulmak mümkün değildir. Fakat burada Cizirî kitapların veya bilginin önemini yadsımıyor. Sonuç olarak Cizirî’nin edebiyatında belirttiğimiz, düşünsel felsefi izler dışında daha geniş ve derin noktalarda vardır.
Kaynak: Özgür Politika
SERXWEBUN
Ulusulara Bağımsızlık Halklara Serbestiyet Bireylere Özgürlük İçinde bulunduğumuz uygarlığın özellikleri kriter alındığında, Siyaset biliminin geçmiş tecrübeleri ve günümüz öngörüleri esas alındığında Her ulusun temsiliyeti bağımsızlıkla özdeştir. Bundan dolayı yeryüzündeki her ulus gibi Kürtlerin hakkı bağımsız bir devlettir. Ama hiçbir ulus hiç bir zaman saf bir ırka, tek bir ırkın yaşadığı bir coğrafyaya sahip değildir. Farklı uluslara ait guruplar, bireyler ve etnik birimler görülebilmektedir. Ayrıca her ulusun mensubu bireyler ve guruplar farklı dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara, ayrı yaşam anlayışlarına sahip olabilirler. Kürdistan'da da Araplar, Farslar, Türkler başta olmak üzere kadim halklar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Rumlar, Kafkasik halklar ve başka guruplar, etnik temsiliyetler mevcut. Bu halkların Kürdistan Coğrafyasında bütün haklarına sahip olmaları şarttır. bunların kendilerini ifadeleri önünde engel olacak hiçbir uygulama ve yasa kabul...