Breaking News:
Wan’da sefaletin sefaleti -Ehmed Pelda - Thursday, 01 December 2011 22:57
27 Yıl Sonra Tekrar Van-4-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 29 November 2011 17:20
27 Yıl Sonra Tekrar Van-3-A.Haydar Gürbüz - Monday, 28 November 2011 16:32
27 Yıl Sonra Tekrar Van-2-A.Haydar Gürbüz - Saturday, 26 November 2011 21:07
27 Yıl Sonra Tekrar Van-1-A.Haydar Gürbüz - Friday, 25 November 2011 18:17
Techno-Ecology: Ekonomi ve politikanın gerçek sahnesi - Wednesday, 23 November 2011 23:12
Bir tutsaktan mektup var - Wednesday, 23 November 2011 22:38
Güç mücadelesinin yeni kutsal kitabı-Ehmed Pelda - Sunday, 13 November 2011 15:11
Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 25 October 2011 07:45
zel dağının rüzgarı - Friday, 21 October 2011 16:29
Barış İçin Savaşmak - Tuesday, 11 October 2011 07:17
İkiyüzlülük abidesi - Sıtkı Güngör - Tuesday, 11 October 2011 07:14
Sancı-Ehmed Pelda - Tuesday, 11 October 2011 07:09

İkiyüzlülük abidesi - Sıtkı Güngör

 

Son dönemlerde “bölge lideri”, “dünya lideri” sıfatlarıyla Türk basını tarafından yüceltilen Başbakan Erdoğan, bu kez dünyaya Amerika kıtasından seslendi. BM genel kurulunda 22 Eylül'de yaptığı konuşmada hedefe yine İsrail'i koydu. İsrail ile gergin ilişkiler üzerinden siyasi değerlendirmeler yapan Başbakan, Filistin ve Somali değinmeleri ile de ahlak ve vicdan sahibi kesildi.

Sahtekarlık, ikiyüzlülük gibi burjuva siyasete has temel özelliklerin Erdoğan şahsında pek sınırının kalmadığını söylemek mümkün. Yaptığı açıklamalarla, Türk siyaset tarihinin son yıllardaki en ikiyüzlü ve demagog tavrını sergiliyor. BM konuşması son örnek oldu.

Son 60 yılda Türk burjuva devletinin İsrail ile kurduğu askeri, ekonomik ve siyasi ilişkilerin düzeyi biliniyor. Bugüne kadar açık-gizli anlaşmalarla bu ilişki süregeldi. Bölgesel düzeyde daha fazla söz sahibi olmak isteyen Türk burjuvazisi ve AKP, şimdi kimi politik hesaplarla durumu yeni düzeyde dengelemek, rolünü/pozisyonunu güçlendirmek istiyor.

Erdoğan İsrail'e karşı her platformda sesini yükseltedursun, Türkiye-İsrail ilişkilerinin serüveni başka şeyler söylüyor bize. İsrail'i ilk tanıyan Müslüman ülkenin Türkiye olduğu biliniyor. Filistin topraklarının açık işgaline dayanan ve Müslüman Filistin halkına karşı on yıllardır süren Siyonist zulme arka çıkmaktı bu karar ve sonraki ilişkilerin yörüngesi oldu.

Soğuk savaş sürecinin başlaması, Türkiye'nin Sovyetler Birliği'ne karşı batı blokunda yer alma arzusu, bu anlamda Kuzey Atlantik Paktı'na (NATO) dahil olma çabası, İsrail ile yakınlaşan ilişkilere paralel bir biçimde Washington'da Dünya Bankası ile sürdürülen kredi görüşmeleri, bunlar ve daha başkaca ekonomik-siyasi çıkarlar, işi İsrail siyonizmi ile dostane ilişkilerin kurulmasına götürmüştür. Ne Filistin ne de Türk halkının bu stratejik işbirliğinde bir çıkarı olmamıştır.

60 yıl boyunca Türkiye-İsrail ilişkisi zaman zaman dalgalansa da esaslı bir değişikliğe uğramadan sürdü. Örneğin, daha 90'lı yılların başında yine BM Genel Kurulu'nda oylamaya sunulan siyonizmin ırkçılık olduğu yönündeki karara, Türkiye çekimser oy kullanmış, İsrail'den yana açık tavır almıştı. Bakmayın siz şimdi Erdoğan'ın esip gürlemesine. Siyonist işgalin ve kitle kıyımlarının suç ortağıdır Türkiye. Menderes döneminden bu yana gelen hükümetler ve son olarak AKP, bu suç ortaklığının sahipleridir. Kimse aldanmamalıdır.

Kaldı ki, Türkiye'nin Filistin sorununun çözümünde oynadığı rol, gerçekte mazlum Filistin halkının kurtuluşu amacını taşımadı hiçbir zaman. Türk burjuva devleti, kendi çıkarları doğrultusunda sorunla ilişkilenmiş, gerçek bir simsar rolü oynamıştır.

Erdoğan açısından Filistin, Somali ya da yerkürenin başka bir yerinde dünya gericiliğinin işlediği suçlara tavır alıyor görünmenin, ahlaki ve vicdani söylemlerle yapılan ajitasyonun, insani değerlerden söz etmenin gerçek bir yansıması yok. AKP'nin ve başbakanın kullandığı törel değerlerinin kıymeti kendinden menkul.

AKP, özellikle İsrail meselesinde iki kere ikiyüzlüdür. Birincisi; İsrail'e karşı tavrı bölgesel politik hesaplara dayanıyor ve oldukça dengeli sürdürülüyor. BM'de “Buradan bir kez daha İsrail’e seslenmek istiyorum: İşgal altındaki Filistin topraklarıdır, İsrail toprakları değil” diyen Başbakan, bütün dünya alemin bildiği ve aslında açık ya da zımnen kabul ettiği bu gerçeği dile getirmenin ötesinde ne yapıyor? Hiç!

İkincisi; bir an için Erdoğan'ın İsrail işgaline ve siyonist zulme tavır aldığını varsayalım. Peki, ya Kürdistan'daki eylemi neyi anlatıyor? Netenyahu'nun, Barak'ın, Perez'in, Şaron'un ve öncellerinin Filistin pratiği neyse, Erdoğan'ın Kürdistan pratiği de odur. İsrail'in plajlarda ya da sokaklarda çocukları katlettiği doğrudur. Fakat çok uzağa gitmeden, 21 Ağustos'ta Kandil'e yapılan hava saldırısında 6 aylık bir bebek ve üç çocuğun da aralarında olduğu sivil araçta bombayla katledilen 7 sivil Kürt'e ne demeli? Filistin'in işgal altında olduğu da bir gerçek. Peki, ya Kürdistan'ı nereye koymalı? Zindanlarda binlerce Filistinli politik tutsak var. Peki, ya Türkiye ve Kürdistan'da son bir yıl içerisinde tutuklanan 4 bini aşkın Kürt siyasetçisini nasıl anlatmalı? FHKC Genel Sekreteri ve seçilmiş devrimci siyasetçi Ahmet Sedat'ın vekilliği engellendi ve kendisi hala tutsak. Peki, ya Hatip Dicle başta gelmek üzere seçilen Kürt vekillerin esaret altında tutulmasına ve yenilerinin esir alınmasına ne demeli? BM'de Filistin'in devlet olarak kabul edilmesine destek verdiğini söylüyor Erdoğan. Versin. Peki ya milyonlarca Kürt'ün demokratik özerklik talebini nereye koyuyor? Zindana ya da mezara!

Erdoğan'ın sözlerinin yönü dış politikaya dönük. Ancak gözlerini iç politikaya diktiğini söylemek mümkün. BM'den Türkiye'ye bakarak konuşuyor. Ezici bir çoğunluğu Müslüman olan Anadolu halkına sesleniyor aslında. Hükümet yanlısı basının da aktif desteğiyle belirli bir düzeyde kamuoyunu etkilediği bir gerçek. Bu yanılsamaya izin vermemek gerekiyor. Başta Filistin ve Kürt sorunu üzerinden Erdoğan'ın taşıdığı maskenin ardındaki kanlı yüzünü her fırsatta deşifre etmek sosyalistlerin, ilericilerin, devrimcilerin görevidir. Siyasal iklimdeki gelişmeler buna uygun fırsatlar sunmaktadır. (Atılım)

SmartNews.com