Barış İçin Savaşmak
- Category: Haber duyuru
"Savaş, en son tercih edilen bir olaydır. Savaşı hiç kimse tercih etmez. Aslında en kötü senaryodur. Ama savaşmamak için, savaşları önlemek için, barışı yapmak için, barışa herkesi mecbur kılmak için savaşa da hazır olmak gerekir.” Bu sözler, 27 Eylül’de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ağzından çıktı. Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu halkları için barış içerikli bu sözlerin hiçbir kıymeti yok. Zira söyleyen belli. Fakat bazı durumlarda kimin söylediğine değil de ne söylediğine bakınca, söz dizisinden başka anlamlar çıkarmak mümkün olabiliyor. Tıpkı A. Gül’ün savaş ve barış denklemini kurduğu bu cümlede olduğu gibi.
Savaş bir yana, genel olarak egemenlerin özel olarak Gül’ün ve AKP Hükümeti'nin barıştan ne anladığını biliyoruz. Onlar için barış, sömürgeci devletleri karşısında Kürt halkının boynunun kırılmasıdır. Burjuvazi karşısında proletaryanın diz bağlarının çözülmesidir. Onlar için barış, ekonomik-siyasi çıkarları uğruna en yakınından başlayarak bölge halklarının köleleştirilmesidir. Hasılı ortalığın süt liman edildiği köleleştirici bir barıştır, söz ettikleri.
Savaş ve barış... Kendi başına ele alındığında anlam bakımından birbirini dışlayan, fakat Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyasındaki siyasal gelişmelerle ele alındığında müthiş bir iç içe geçmişliği anlatan iki olgu.
AKP, gerçek bir savaş partisi olarak pozisyon alıyor. Odak noktasında Kürt sorunu dursa da, bununla sınırlı kalmayan siyasal gelişmelerle ele alındığında, bu tanım, gerçek zeminine daha fazla oturuyor. Bir yanda Kürt gerillasına karşı sürdürülen ve düzeyi yükseltilen kirli savaş, sınır ötesi askeri saldırganlık; öte yanda Kürt siyasetçilere ve seçilmişlere uygulanan ‘seferberlik ve savaş hali hukuku’... Bir yanda ABD emperyalizminin çıkarları doğrultusunda NATO’nun füze kalkanı projesine işbirlikçi temelde yapılan yataklık; öte yanda Akdeniz’deki çıkar çatışması nedeniyle Kıbrıs Rum kesimine yönelik kullanılan savaş söylemleri ve tırmandırılan gerilim... NATO'nun Libya saldırısında İzmir'in üs haline getirilmesi ve saldırıda Türkiye'nin aktif rol alması, Suriye'ye karşı aldığı tutum da AKP'nin savaş partisi kimliğini daha fazla görünür kılıyor.
Tam da burada A. Gül’ün savaş ve barışa dair söylemini kendisinden soyutlayarak ele almak mümkün. Yani barış, için savaşa hazırlanmak ya da savaşmak fikrini! Bugün bakımından Türkiyeli ve Kürdistanlı emekçiler için tarif edilecek en doğru siyasal perspektifi yalın haliyle anlatan fikir bu olsa gerek.
AKP, Kürdistan’ı kan gölüne ve zindana çevirmek istiyor. 17 Ekim’de süresi dolan tezkere Meclise gönderilerek yeniden uzatılıyor. Kandil’e yönelik sınır ötesi askeri saldırganlığın tüm hazırlıkları kesintisiz bir şekilde sürdürülüyor. Bu, işçi sınıfı ve emekçilerinin köle statüsünü uzun yıllar sürdürme siyasetinin de bir parçasıdır. Türkiyeli işçi ve emekçilerin kaderi, Kürdistan’daki savaşın nihai sonucuyla dolaysız bir şekilde bağlı ne de olsa.
Yanı sıra sonuca ulaştığı oranda, füze kalkanının Türkiye ve Kürdistan topraklarına kurulmasıyla halklarımızın emperyalist çıkar ve gerici bölgesel savaşların atış menzili içerisine alınmış olması da uzun vadede demokrasi, barış, özgürlük ve onurlu bir yaşam mücadelesini geriletecektir. Bu durumda ne halkların barışı sağlanacak, ne de özgürlüğü. Neresinden bakılırsa bakılsın, tek çıkar yol kalıyor geriye: Barış için savaşmak!
Türk ve Kürt halklarının mücadele birliğinin zemininin objektif olarak daha fazla güçlendiği bir dönemdeyiz aynı zamanda. Füze kalkanının Türk ve Kürt uluslarından ezilenlerin iç içe geçtiği, yaşadığı kentlerden olan Malatya’ya kurulacak olması, bu objektif duruma sembol olacak bir anlamı taşıdığını söyleyebiliriz mesela. Füze kalkanı ekseninde başlayan ve büyüme potansiyelini bağrında fazlasıyla taşıyan bu anti-emperyalist mücadele, halkların birleşik mücadelesine ve zaferine göz kırpıyor.
Üstelik birleşik mücadelenin örgütsel zemini de paralel bir şekilde gelişiyor. Malatya, politik sürece coğrafi bir sembol oluyorsa, hazırlıkları yürütülen Kongre Girişimi de bunun örgütsel sembolünü oluşturuyor diyebiliriz. Birinin henüz soyut bir çıkarsama, ötekinin giderek daha somut bir biçime büründüğü, yine de her ikisinin pozitif bir yön taşıdığı muhakkak.
Kongre Girişimi’ni örgütleyen özneler sürece tam da bu noktadan yaklaşmalıdır. Şüphesiz Kongre, siyasal temelde bir birliği ön görüyor. İhtiyaç olan da bu. Bu bakımdan gelinen aşama, Türkiye-Kuzey Kürdistan halklarının birleşik mücadelesinin ayrışık, kopuk hali düşünüldüğünde oldukça anlamlı ve umut vaat ediyor. Ekim ayının ortalarında ete-kemiğe bürünecek olan Kongre, yukarıda söylenegelen siyasal koşulların tam da ortasına doğmuş olacak. Kuruluş amacına ve adına layık olacaksa eğer, Kongre, bu siyasal koşullarda özgürleştirici bir barış için savaşmak zorundadır. Siyasal pratiği bu yönde işlemek durumundadır.
Örgütsel hazırlıklar, kitle tanıtım toplantıları, program-tüzük hazırlığı bir yana, bu daha yolun başındayken siyasal gelişmelere Kongre olarak müdahale etmeyi de gerekli kılıyor. Gerek Kürt halkımıza yönelik devlet terörüne karşı mücadele seferberliği, gerekse de füze kalkanına karşı anti-emperyalist mücadeleyi büyütme gerekliliği, tek tek her bir Kongre bileşeninin ve bütünsel olarak Kongre’nin görüş alanı içerisindedir, olmalıdır. İzmir’de 30 Kürt siyasetçisinin tutuklanmasına karşı İzmir Kongre Girişimi’nin sokağa çıkarak eylem yapması, bu açıdan anlamlı ve önemlidir. Büyütülmesi gereken yan budur. Birleşik bir hareket yaratmak görüş açısı bu şekilde gerçeğe bürünebilir, güçlendirilebilir.
AKP, PKK’yi ve Kürt halkımızı yalnızlaştırarak imha sürecini sonuçlandırmak istiyor. Bunu yalnızca yürüttüğü bölgesel ve uluslararası diplomasiyle yapmıyor, Türkiye cephesinden yalıtarak da onu temel müttefikinden yoksun kılmak istiyor. Bu zehirli siyasetin panzehirini ise yine Kongre örgütlenmesinin örgütsel olarak başarıya ulaştırılmasında, ama daha önemlisi hızla sokakta siyaset yapacak bir ataklığa kavuşturulmasında bulmak mümkün. Kongre örgütlenmesinin şekillenmeye başladığı şu günlerde, bu örgütsel biçimi hızla siyasal pratikle buluşturmak elzem oluyor. Bu, bir yanıyla sömürgeci diktatörlüğe ve AKP Hükümetine verilecek anlamlı bir politik yanıt olurken, diğer yanıyla Kongre örgütlenmesini sokakta güçlendirmek anlamına da geliyor.
Platformlar, cephesel örgütlenmeler, kongre ya da adına ne derseniz deyin, bu tip birlikler aynı zamanda tek tek bileşenlerin enerjilerinin açığa çıkmasıyla daha fazla güçleniyor. Kongre Girişimi’nin aktif unsuru olan sosyalistler de meseleyi bu bilinçle ele alıyor. İstanbul’u NATO’ya dar eden, Kürt halkına karşı yürütülen sömürgeci saldırılara karşı batıdaki tutarlı devrimci siyasete ve Kürdistan’da militan mücadele deneyimine sahip olan sosyalistler, Kongre’nin bu süreçte oynayacağı rolün kendi varlık koşullarında içkin olduğunun bilincindedir. Kendi eylemlerini güçlendirmek yolundan Kongre'yi ve birleşik hareketi bu yönde daha fazla itmelidir sosyalistler.
Savaş partisi AKP, barışı öldürmek için savaşı hazırlıyor. Komünistlere, sosyalistlere, ilericilere, yurtseverlere düşen ise barış için kavgayı büyütmek, savaşa hazırlanmak, barış için savaşmaktır
SERXWEBUN
Ulusulara Bağımsızlık
Halklara Serbestiyet
Bireylere Özgürlük
İçinde bulunduğumuz uygarlığın özellikleri kriter alındığında,
Siyaset biliminin geçmiş tecrübeleri ve günümüz öngörüleri esas alındığında
Her ulusun temsiliyeti bağımsızlıkla özdeştir. Bundan dolayı yeryüzündeki her ulus gibi Kürtlerin hakkı bağımsız bir devlettir.
Ama hiçbir ulus hiç bir zaman saf bir ırka, tek bir ırkın yaşadığı bir coğrafyaya sahip değildir. Farklı uluslara ait guruplar, bireyler ve etnik birimler görülebilmektedir. Ayrıca her ulusun mensubu bireyler ve guruplar farklı dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara, ayrı yaşam anlayışlarına sahip olabilirler. Kürdistan'da da Araplar, Farslar, Türkler başta olmak üzere kadim halklar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Rumlar, Kafkasik halklar ve başka guruplar, etnik temsiliyetler mevcut. Bu halkların Kürdistan Coğrafyasında bütün haklarına sahip olmaları şarttır. bunların kendilerini ifadeleri önünde engel olacak hiçbir uygulama ve yasa kabul...