Breaking News:
Wan’da sefaletin sefaleti -Ehmed Pelda - Thursday, 01 December 2011 22:57
27 Yıl Sonra Tekrar Van-4-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 29 November 2011 17:20
27 Yıl Sonra Tekrar Van-3-A.Haydar Gürbüz - Monday, 28 November 2011 16:32
27 Yıl Sonra Tekrar Van-2-A.Haydar Gürbüz - Saturday, 26 November 2011 21:07
27 Yıl Sonra Tekrar Van-1-A.Haydar Gürbüz - Friday, 25 November 2011 18:17
Techno-Ecology: Ekonomi ve politikanın gerçek sahnesi - Wednesday, 23 November 2011 23:12
Bir tutsaktan mektup var - Wednesday, 23 November 2011 22:38
Güç mücadelesinin yeni kutsal kitabı-Ehmed Pelda - Sunday, 13 November 2011 15:11
Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 25 October 2011 07:45
zel dağının rüzgarı - Friday, 21 October 2011 16:29
Barış İçin Savaşmak - Tuesday, 11 October 2011 07:17
İkiyüzlülük abidesi - Sıtkı Güngör - Tuesday, 11 October 2011 07:14
Sancı-Ehmed Pelda - Tuesday, 11 October 2011 07:09

Haber duyuru


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/9-480x320.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81
Sindelfingen’de Dersim’liler Soykırım Karşıtı Etkinliğinde Buluştular

Sindelfingen’de Dersim’liler Soykırım Karşıtı Etkinliğinde Buluştular

Dersim 37-38 Soykırım karşıtı İnisiyatifi tarafından düzenlenen ve birçok şahsiyetin yanısıra BDP Muş Milletvekili Demir Çelik’inde hazır bulunduğu etkinliğe ilgi büyük oldu. Etkinlikte İnisiyatif başkanı Ayfar Ber, BDP Muş Milletvekili Demir Çelik, Yazar Haydar Işık, siyasetçi M.Ayata ve esnaflar adına tertip komitesinde de yer alan Sayın Hasan Taş birer konuşma yaptılar. Geceye ayrıca klamlarıyla Mikail Aslan ve Grubu, kemanıyla Kalan Arif büyük renk ve neşe kattılar.Etkinliğin sunumu Dersim’in ana dilleri olan Zazaca ve Kürtçe yapıldı.Zazaca Ali Güler, Kürtçe Ali haydar Gürbüz proğramı sundular.

Sindelfingen’de 20 Nisan günü Dersim 37-38 Soykırım Karşıtı İnisiyatifi tarafından düzenlenen etkinlik, Dersim Soykırımını uluslar arası mahkeme, UCM’ ye(Roma Ceza Mahkemesi)  taşıma girişimi ile dayanışma amaçlı yapıldı. Etkinliğin açılış konuşmaları ve Selamlama zazaca ve Kürtçe yapıldı, Özelde Dersim Soykırımında yaşamını yitirenler ve genelde de tüm dünyada barış ve demokrasi uğruna hayatlarını kaybedenler için bir dakikalık saygı duruşu yapıldı.

Etkinlikte ilk olarak Kalan Arif sahne alarak izleyicilere keyifli bir Keman dinletisi sundu hemen ardında İnisiyatif Başkanı Ayfer Ber gecenin anlam ve önemini belirten konuşmasını yaptı. Başkan Ayfer Ber konuşmasında;

” Dersim’in Kozmopolitik yapısını vurgulayarak, Dersim’in güçlü aile bağları ve gelenekleri olsada diasporada  asimilasyona uğrayacaklarını ve bunun kaçınılmaz olduğunu vurguladı. Tarihin ilerici nüanslarını taşıyan Dersim halkının kendi değer ve kültürlerine sahip çıkarak yaşatacaklarını, kendilerine yönelik baskı ve inkar polkitikalarına karşı mücadele geleneklerini sürdüreceklerini, inançlarını ve anadillerini sahiplenerek koruyacaklarını dile getirdi.”Konuşmasına Dersim soykırım davasını Uluslararası mahkemeye taşıma sürecini anlattı ,bu süreçte tüm Dersim’lilerin ilerici ve devrimci çevrelerinde dayanışma içerisinde olarak destek vermelerini istedi. Konuşmasında “Halen yakılıp yıkılan, insansızlaştırılmaya çalışılan, baskı ve sömürüyü kemiklerimize kadar yaşamış bir halkız. Ormanlarımız halen yakılıyor,dağlarımız herğün bombalanıyor. Munzurumuz, alabalıklarımız,kutsal mekanlarımız doğamız tahrip ediliyor.Yapılmak istenen barajlar ve hidroelektrik santrallerle var olan onlarca köy ve araziyi sular altında bırakarak insanlarımız evlerinden,yurtlarından sürğün edilerek tıpkı Dersim 37-38 de yapılan soykırırımın devamı olarak bakıp değerlendirmek gerekir.” Dedi. Konuşmasının devamında;

“Dersim 37-38 Soykırımın derin acılarını yaşamış ve bu davanın Uluslar arası mahkemeler gitmesi,Avrupa ve dünya kamuoyu nezninde güncelleşerek bir daha bu katliam ve soykırımların Dersimlerim,Sivasların,Maraşların,Roboskilerin,Gazi ve Cezaevi katliamlarının yaşanılmaması için Türk devletinin Dersim halkına,Kürt ve Alevi halkına hesap vermesi gerekir. Uzun zaman olmasına ve çeşitli sorunlarla karşılaşsakta Dersim 37-38 soykırım derneğini açarak Uluslar arası çalışmaların örğütlenmesi ve tarihi Dersim davasının Uluslar arası alana taşınması için üzerimize düşen görev sorumluluğu sonuna kadar taşıyacağız.”diyerek konuşmasını devam eden Ber,son olarak Dersim halkının kendilerine verecekleri bir kaç kuruşa onurlarını teslim etmeyeceklerini belirtti.”

Gecenin bir başka konuşmacısı da Muş BDP Milletvekili Sayın Demir Çelik’ti, Demir Çelik konuşmasına kürtçe ve zazaca konukları selamlayarak başladı ardında konuşmasına türkçe devam eden Kılınç; Dersim katliamına ve bu anlamda yürütülen çalışmalara değinerek bu gecenin ve oluşumun Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşmesi anlamında yapacağı çalışmaların önemli olduğunu, Koçgiri’den Roboski’ye kadar tüm katliamların aydınlatılması hatta 1915 ermeni soykırımına kadar geriye giderekTürkiye’nin bunlarla mutlaka yüzleşmesi gerektiğini aksi taktirde gerçek anlamda bir demokrasiden bahsedilemeyeciğini inşa edilemeyeceğini belirtti.Kürtler üzerinde yürütülen baskı,tecrit  ve tutuklamalarada değinen Demir, bu uğraşların bir sonuç veremeyeceğini Türkiyede yaşayan herkesin barış ve demokrasi için mutlaka çaba harcamaları ve statükocu zihniyetin değişmesine yardımcı olmalarını istedi.Gece tertip komitesine teşekkür eden Demir BDP Eşbaşkanlarının yoğunluklarından dolayı bu etkinliğe gelemediklerini belirterek selamlarını ve başarı temennilerini komiteye ilettiklerini belirtti.

Geceye dayanışma amaçlı gelen sanatçı Mikail Aslan ve Grubu konuklara unutulmaz bir müzik dinletisi sundular,yer yer hüzünlenen konuklar yer yerde söylenen neşeli klamlarla keyifli anlar yaşadılar.

Gecenin ilerleyen bölümlerinde bir konuşmada Yazar Haydar Işık yaptı, Işık konuşmasında; Etkinliğin ve yeni kurulan İnisiyatifin önemine vurgu ederek Dersim’lilerin kendi kurumlarına ve çalışmalarına gerekli duyarlılığı göstermediğini kurumlara üye olmadıklarını,yapılan çalışmalara maddi anlamda da yeterince destek sunmadıklarını belirterek, bu çalışmaların ancak ve ancak  sizlerin desteğiyle mümkün hale geleceğini Dersim Jenosidi karşıtı İnisiyatifin çalışmalarına mutlaka aktif katılım sağlamalarını derneğe üye olmalarını maddi ve manevi anlamda hertürlü desteği vermelerini bu çalışmanın ancak yoğun kitle desteğiyle başarı sağlayacağının altını çizdi. Daha sonraki bölümde siyasetçi M.Ayata’da bir konuşma yaparak son siyasal gelişmelere, kürtlerin tarihsel anlamda yaşadıkları haksızlıklara ve katliamlara değindi,Geceyi tertipleyen İnisiyatife başarı dileklerini belirten Ayata, bu kurumlara destek verilmesi ve çalışmaların yoğunlaştırılması gerektiğini belirtti. Etkinlik  kürtçe ve zazaca yapılan kapanış ve teşekkür  konuşmasının ardında sona erdi.

 

Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/_dsc0014-600x261.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Açlık Grevine Son verilmesi İstendi

Açlık Grevine Son verilmesi İstendi

Roj bi roj seat bi seat,deke bi deke ji ber zulm û zordariye tirk li hember tecride 15 Kurd laşe wxe jı bo mırine rexıstıne....Ew çı haleki zore ku Kurd iro ji bi cane wxe lı heqe wxe digerin u diparizin.Lı Strassburge geleki siyasetmedar u parlementeran alikari dan Kurd u gotın; eme lı dava ye we xedi derkevin “u hedarbın.Hun ji greve bırçibune lecıh bılin xelaskın.Ez bı tırki bınivisim bıla hemu famkın.... Jurgen Klute, Marie-Christine Vergiat ile Nelson Mandela’nın avukatı ve Güney Afrika Kürdistan ile Dayanışma Komitesi temsilcisi Esa Musa’nın da olduğu 20’ye yakın parlamenter ve şahsiyet, grevcilerin yanında önlükleri ile yerlerini aldılar. Leyla Zana kürtçe yaptığı konuşmada öncelikle grevcileri selamladı sonra orada destek amaçlı bulunan parlementerleri ve ziyaretçileri selamladı.Zana yaptığı konuşmada, gün be gün an be an bedenlerini ölüme yatırarak ölümü beklemek kolay değildir,eğer kürtlere bu baskılar olmasaydı tecrit olmasaydı, en doğal haklarımız tıpkı diğer halkların olduğu gibi verilmiş olsaydı bugün bunlara gerek kalmayacaktı.Dünyade sadece devletlerin sesleri duyulurken ezilen halkların sesini kimse duymuyor diyerek konuşmanın sonunda bu eylemin başarıya ulaştığını ve artık sonlanması gerektiğini vurguladı. Parlamenter Jürgen Klute, üzerindeki önlük ile çadır önünde yaptığı konuşmada başında beri grevcilerle dayanışma içinde olduklarını ifade ederek, parlamenter Marie Christine Vergiat ile birlikte CPT ile görüşme yaptıklarını söyledi. CPT’nin Türkiye’ye odaklandığını söyleyen Klute, “Sizin eyleminiz olmasaydı bu olmayacaktı” diyerek açlık grevinin amacına ulaştığını belirtti. Klute, eylemcilere hitaben, “Sizin mesajınızın yerine ulaştığına ve başarılı olduğuna inanıyorum” diyerek, greve son verilmesi çağrısında bulundu. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Birdoz Info


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/deportees_walking-436x300.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Kürtler ve Ermeniler

 Kürtler ve Ermeniler
 Ortaçağda bu iki halkın farklı ekonomik etkinliklere yönelmesiyle ilişkileri hem bir işbölümüne hem de mekansal bir ayrılığa dönüşmüştür. Kürt beylik ve aşiretleri kırsal alanlarda tarım ve hayvancılık yaparak bölgede egemen olmuşlardır. Ermeniler ise şehir ve kasabalarda zanaatkarlık yapmayı seçmişlerdir. 

Ekonomik bakımdan birbirini tamamlayan bu işbirliğinde Kürtlerin tarımsal alandaki etkinliklerini sürdürebilmeleri Ermeni zanaatkarların imal ettikleri araç gereçlere bağlıydı. Ermenilerin ihtiyacı olan tarım ve hayvancılık ürünleri de Kürtler tarafından üretiliyordu. Ağırlıklı olarak feodal değerlerin egemen olduğu bölgede Kürt feodalleri kendilerini bölgenin hakimi sayıyor ve Ermenilerle Kürtleri kendilerine hizmet etmekle yükümlü reaya olarak görüyorlardı. Örneğin, Peygamber sülalesine mensubiyetlerini iddia eden Lice beylerinin sıkça kullandıkları “Fle penç peran, Kurmanc e du peran” ( Beş paralık Ermeniler, iki Paralık Kürtler) deyimi bu ilişkinin sınıfsal ve ekonomik niteliğini gösteren anlamlı bir sınıfsal özdeyiştir.

Kürtlerin ve Ermenilerin ortaçağdaki ortak yaşamlarında kapalı ekonominin bütün öğelerini görmek mümkündür. Ermeniler tarım alanında ihtiyaç duyulan saban, balta, kazma, kürek, orak, çekiç, nal vb. tarımsal araçlar yanında el tezgahlarında giyim için pamuklu, yünlü kumaşların ve göçebe çadırlarında ya da bey konaklarında kullanılan kilim, palas (kıldan yapılan sergi) vb. ev eşyalarını da imal ederlerdi. Bu iş bölümü o kadar derinleşmişti ki, Kürtler Ermenilerin yaptıkları mesleklerle ilgilenmeyi kendilerine yediremiyor bunu aşağılık bir uğraş sayıyorlardı. Ermeniler de geniş topraklarda büyük köylü yığınlarının emeğini gerektiren tarımsal etkinliklere katılmıyor daha çok zanaatkarlık yapıyorlardı. Çünkü, feodal ilişkilerin sağladığı olanakları kullanarak köylü kitlelerini çalıştırmak Ermeniler için söz konusu değildi. Sınıfsal temeli olan bu farklılaşma önemli sonuçlar doğurdu. Zanaatkarlık yapan Ermeniler şehirlerde, dışa açık bir yaşam sürdürüyor ticaretle de ilgileniyorlardı. Bu, onlara meta değişimini ve giderek para kullanmayı öğretmişti. Meta değişiminden paranın kullanıldığı ticari yaşama geçişte Ermeniler ciddi bir sermaye birikimi sağlamayı başardılar. Bu para kısmen Kürt beylerinin ve küçük üreticilerin parasal ihtiyaçlarına yanıt vermek için tefecilikte de kullanılıyordu. Zanaatkarlıkla birlikte tefeciliğin sağladığı kazanç Ermeni sermayesinin birikimini hızlandırdı. Bu gelişme zengin bir Ermeni burjuvazisinin oluşmasını sağladı. 

İmparatorluğun büyük şehirlerinde yerleşen zengin Ermeni burjuvazisi eğitim olanaklarından da en üst düzeyde yararlandılar. Avrupa’da eğitim gören aydın Ermeni sayısı arttı. Devletin üst kademelerinde görevler aldılar. Vezaretlerde çalıştıkları gibi dışarıda devleti temsil eden elçilik görevleri yapanlar da vardı. Dış dünya ile temasları Avrupa’da yükselen milliyetçilik akımlarından etkilenmelerini sağlamıştı. Bu etkilenme, aydınların öncülük ettiği Ermenilere özerklik sağlama düşüncesine ve bunu gerçekleştirme çabasına yol açtı. Ermenilerin bölgedeki nüfus yoğunluğu Kürtlere nazaran daha azdı. Kürtleri dışlayarak bağımsız bir devlet oluşturmalarının maddi koşulları yoktu. Bunun için önce İngiltere ve Rusya gibi güçlü Avrupa devletlerinin koruması altında özerklik sağlama stratejisi benimsediler. 
Tarihte, bu yapıya bağlı olarak, Kürt bölgesinde cereyan eden iki Kürt-Ermeni çatışması vardır. Kürtler bu çatışma dönemlerini tarihsel milat olarak anarlar. Doğum, ölüm ya da başka önemli bir olay anılırken bu çatışma dönemlerine nispet edilerek anlatılır. Bunlardan ilki 1894 Kürt-Ermeni çatışmasıdır. İkincisi de 1915 Ermeni Tehcir olayıdır.

İlk Kürt-Ermeni Çatışması (Vurguna Flan Ya Ewul)

İlk olarak 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda, Ermeniler Rusya’dan işgal ettiği Doğu Anadolu’dan çekilmemesini, bölgeye özerklik verilmesini ve Ermeniler lehine ıslahat (düzeltim) yapılmasını istediler. 1878 yılında yapılan Ayastefanos Antlaşması’nın 16. maddesinde ve daha sonra aynı yıl toplanan Berlin Kongresi’nde imzalanan antlaşmanın 61. maddesinde Ermeni taleplerine yer verilmek suretiyle Osmanlı-Rus ihtilafı Ermeni sorununa dönüştü. Böylece Ermeniler ilk kez uluslararası bir varlık olarak ortaya çıkmış oldu. Bu gelişmeler Kürtlerle Ermeniler arasındaki ayrışmayı hızlandırdı.
Kürtlerle Ermeniler arasındaki sosyo-ekonomik ve siyasal ayrışma başka faktörlerin eklenmesiyle derinleşerek karşıt konuma gelmelerine neden oldu. Dış destek, Kilisenin artan gücü, Ermenilere özgü bir alfabenin ve gelişmiş bir yazılı edebiyatın olması, eski çağlarda devlet deneyimine sahip olmaları onlara bir üstünlük sağlıyordu. Kürtler ise henüz feodal dönemin karanlıklarında yaşıyorlardı. Buna karşılık, Kürtlerin sayısal üstünlüğe ve aşiretler biçiminde örgütlü vurucu güçlere sahip olmaları onlara avantaj sağlıyordu. Padişahların dış destekli Ermenilerden çekinmesi de Kürtlerin lehineydi.

Avrupa’da Ermeni Meselesinin gündeme gelmesinden sonra ‘Küçük Asya’nın demografik yapısı üzerinde incelemeler başlatıldı. Fransız dışişleri bakanlığının yönettiği bir çalışmada şu sonucun alındığı belirtiliyor: Anadolu’da 14.856.118 toplam nüfus içinde gayrimüslim sayısının 1.801.485 olduğu, bunlardan 1.475.011’inin Ermeni ve 123.947’sinin de Musevi olduğu saptanmıştır.

Bu çalışmada Berlin Antlaşması’nın Ermeniler lehine reform yapılmasını öngören 61. maddesinin uygulanacağı 6 vilayetteki nüfus yapısı da şu şekilde açıklanmıştır:

Sivas: nüfusu 1.086.015, Ermeni nüfusu 170.433

Mamuretül Aziz: nüfusu 578.814, Ermeni nüfusu 69.718

Erzurum: nüfusu 645.702, Ermeni nüfusu 134.967

Bitlis: nüfusu 398.625, Ermeni nüfusu 131.290

Diyarbakır: nüfusu 471.462, Ermeni nüfusu 79.129

Van: nüfusu 430.000, Ermeni nüfusu 80.790

Avrupalıların yaptıkları hesaba göre Ermeni nüfusu toplam nüfusun yüzde 18’ini geçmiyor ve Ermeniler 6 vilayetin hiçbirinde çoğunluğu sağlayamıyordu. Bu gerçeği gören İstanbul’daki büyük Ermeni burjuvazisi Erzurum ya da Bitlis’teki Ermenilerin milli burjuvazi haline gelmesinin ve bağımsızlık özlemiyle ortaya çıkmasının koşullarının olmadığını kavramıştı. Gelişen Ermeni burjuvazisinin imkanları dar bir bölgede küçük işletmeciler için sonu şüpheli bir maceraya girmektense, İmparatorluk çapında yaygın bir işletmeciliği sürdürmeyi tercih edecekleri açıktı. 

II. Mahmut döneminde devlet, hem Ermeni esnafı hem de Kürt beylerini vergilendirdi. Kürt beyleri kendi vergilerini de Ermenilerden aldıkları haraçlarla ödemeye yönelince Ermeniler çifte vergi ödeme zorunluluğu ile karşı karşıya geldiler. Ağır yük altında ezilen ve burjuvalaşmakta olan Ermeni esnafı büyük burjuvaziden yardım görmeyince kendi başının çaresine bakmak için öz değiştirdi ve kilise hiyerarşisi içinde radikalleşti. Çağın sosyalist ve anarşist akımlarından da etkilenen bu hareket merkezi hükümetin desteklediği Kürt feodallerle sonuçsuz bir çatışmaya girdi. Böylece, merkezi hükümetin yönlendirdiği ilk Kürt-Ermeni çatışması su yüzüne çıktı. 
[Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir...])

1880’lerin sonlarında, özellikle doğu illerinde Ermeniler arasında, milliyetçilik akımı güçlenmeye başladı. Hareketin büyümesi ile birlikte farklı politik gruplar örgütlendi. 1887’de Hınçak (Çan), 1890’da Taşnak (İttifak) partisi kuruldu. Dönemin padişahı II.Abdülhamit bütün ayrılıkçı hareketleri bastırmakta kararlıydı. Bu amaçla, yöredeki aşiretlerin Ermenilere karşı duydukları düşmanlık ve kızgınlıktan yararlandı. Bu aşiretlerin padişahın örtülü desteğiyle Ermenilere karşı giriştikleri eylemler ve vergilerdeki yüksek artış, Ermeni radikallerinin başkaldırmalarına gerekçe oldu. Sason Ermenileri vergi vermeyi reddederek ayaklandılar. Ayaklanma yerel aşiretlerden oluşturulan Hamidiye Alayları’nın yardımıyla 1894’te bastırıldı. Bu savaşta her iki taraftan da pek çok insan öldü ve köyler yakıldı. İşte Licelilerin milat olarak andıkları birinci Ermeni katliamı (vırguna flan ya ewul), Padişah Sultan Abdulhamit’in oluruyla, Kürt aşiretlerinin Ermenilere karşı giriştikleri bu ilk savaş sırasında yaşanan olaylardır. Bu savaştan sonra Rusya’dan gelen bir grup Ermeni olayı protesto etmek ve Avrupalı güçlerin davalarına ilgi göstermesini sağlamak amacıyla İstanbul’daki Osmanlı Bankası’nı işgal ettiler. Avrupa’da yankı yapan bu eylem Rus elçisinin müdahalesiyle sonlandırılmış ve tedhişçiler cezalandırılmadan Rusya’ya dönmüşlerdir.

Sultan II. Abdulhamit Hamidiye Alaylarını oluştururken şu mülahazalarda bulunur: “ Rusya ile harp vukuunda, disiplinli bir şekilde yetiştirilen bu Kürt Alayları, bize çok büyük hizmetlerde bulunabilirler. Ayrıca orduda öğrenecekleri ‘itaat’ fikri, kendileri için de faydalı olacaktır. Zabit unvanı verdiğimiz Kürt ağaları ise yeni mevkileriyle övünecekler ve bir miktar zapt-ı rapt altına girmeye gayret edeceklerdir. Çıraklık devirlerini bu şekilde tamamlayacak olan ‘Hamidiye’ alayları sonunda kıymetli bir ordu haline geleceklerdir. Kürt ağalarının bazılarının çocuklarını, İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için de tenkit edildiğimi biliyorum. Senelerdir Hıristiyan Ermeniler nazır mevkilerini işgal etmişlerdir. Bundan sonra da kendi dinimizden olan Kürtleri kendimize yaklaştırmakta ne gibi bir zarar olabilir.” http:// 
[Linkleri Sadece Üyelerimiz Görebilir... ]

[b]Kürt-Ermeni vuruşmasının yer aldığı o günlerin basınında merkezi hükümetin yönlendirmesiyle şu değerlendirme yapılmıştır. “Bölgenin Kürt aşiretleri, Ermenilerin savaş isteğine ayni yöntemle cevap vermektedir. Doğuda Ermeni ve Müslüman gruplar arasındaki çatışma, bir mukateleye (boğazlaşmaya) dönüşmektedir.” 

İkinci Kürt-Ermeni Çatışması – 1915 Tehcir Olayı (Vırguna Fılan Ya Paşin)

Birinci Kürt-Ermeni çatışmasından sonra bölgede görece bir sükunet oluştu. Eski ortak yaşam yeniden canlandı. Babamın verdiği bilgiye göre, 1915 öncesinde Lice’nin kültür, siyaset ve idare yaşamında Ermenilerin belirleyici etkisi vardı. Örneğin, eğitim görmüş Ermenilerin il genel meclisi üyeliğine seçilmiş olduklarını söylerdi. Lice’de idari, mali ve adli işlerde de aydın Ermeniler görev yaparlarmış. Yine babam, gençlik yıllarında Lice’de görev yapan Ermeni bir müstantik (sorgu yargıcı) olduğunu anlatırdı.

Diyarbakır ve Lice Özelinde Ermeni Tehcir Olayı 

1915’te İttihat-Terakki Hükümeti’nin aldığı bir karar uyarınca, yapılan Ermeni tehciri yıllardan beri devam eden ortak yaşamı kökünden yıkmıştır. O tarihlerde İttihat-Terakki Partisi’nin de üyesi olan Diyarbakır Valisi Reşit Paşa hükümetin tehcir kararını katı biçimde yorumlayarak Lice beylerine ve Kürt ağalarına verdiği direktif uyarınca tehcir yer yer Ermeni katliamına dönüşmüş ve Diyarbakır’a götürülen kafiledeki tanınmış zengin Ermenilerin ve din adamlarının çoğunluğu katledilmiştir. Dönemin Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi tehcire tabi tutulan kafileye refakat eden ağalara ve kasaba ileri gelenlerine kimseye dokunmamaları ve onları Diyarbakır’a kadar selametle götürmelerini tembihlemiş ve kendisi de kafileye refakat etmiştir. Ancak, beylerin şikayeti üzerine vali kaymakamın da cezalandırılmasını emretmiş. Kâraz üzerinden Diyarbakır’a götürülen kafile yol boyunca geçtiği köylerdeki duraklarda saldırılara uğramış ve büyük bir katliam yapılmıştır. Kaymakamın dahil olduğu kafile Lice’ye bağlı Kârâz köyünü (şimdiki Kirazlı ilçesi) geçtikten hemen sonra kimi olumsuz girişimleri engellediği için kaymakam öldürülmüş ve yol kenarında gömülmüştür. Yakın zamana kadar yeri belli olan bu mezar dolayısıyla yöre için Tırba kaymekam (kaymakamın mezarı) adı kullanılıyordu. 2006’da Lice Belediye Başkanı’nın çağrılısı olarak ilçeye giderken kaymakamın mezarını yeniden görmek istedim; ancak semtini bulmamıza rağmen mezar yerini tam olarak görmemiz mümkün olmadı. 

Tehcir olayında sayısı bilinmemekle birlikte Diyarbakır’a götürülen kafiledeki Ermenilerin büyük bir kısmının öldürüldüğü biliniyor. Üzerinde kıymetli takı ya da para bulunanların özellikle öldürüldükleri ve taşıdıkları mallara el konulduğu söylenmektedir. Lice’ye 10 ila 15 km mesafede bulunan karkeşe Fis’e (Fis köyünde mağaralı dağ) olarak anılan mağaranın içine yüzlercesinin öldürülerek atıldığı söylentisi yaygındır. Burada öldürülüp mağaraya atılacaklarını anlayan kimi varlıklı Ermeniler üzerlerindeki para ve kıymetli eşyaları kafileye refakat eden tanıdıkları Licelilere kendi rızalarıyla vermeyi yeğledikleri söyleniyor. 

Lice Ermenilerinin tehcirinde kimi dramatik olayların da yaşandığı anlatılmaktadır. Bunlardan bana anlatılanlardan birini Ermeni hemşehrilerime ve tarihe karşı yükümlü olduğum sorumluluğun bir gereği olarak burada anlatmayı gerekli görüyorum: Olay Lice-Hani yolundan Diyarbakır’a götürülen Ermeni kafilesinin Serde köyüne vardığı aşamada gerçekleşiyor. Kafile köyde mola verdiği bir anda birkaç kişi silahla öldürülüyor. Bu anda köyün arkasındaki bir tepeden yüksek sesle “beni bekleyin bana düşen bir görev var hemen geliyorum!” diye bağıran bir kişinin koşarak indiği görülüyor. Gelen kişi yörenin tanınan bir din adamıdır. Kafilenin beklemesini istemesinin nedenini şöyle açıklar: “kafilede bulunan Ermeni Matranı’nı (papaz) öldürmek görevi bana düşer” diyor ve kafilede bulunan Ermeni din adamını kafileden ayırır. Biraz ötede elleri bağlı olarak yere yatırdığı papazın boğazını elindeki dehreyle keserek sözde dini bir görev yapar. Bu olaya 14-15 yaşlarında bir çocukken bizzat tanık olan babam bize anlattığında kardeşimle birlikte derin bir acıya gömülmüş ve insanlığımızdan utanmıştık. Bugün hala bu olayı hatırlayınca yüreğimin derinliklerinden gelen dayanılmaz bir acı ve sıkıntı hissediyorum. İnsanlığın bir daha buna benzer bir olay yaşamamasını yürekten diliyorum. 

Ermeni tehciri ile ilgili olarak kimi yakınlarımın ve tanıdıklarımın bana naklettikleri tanıklıklara da değinmek istiyorum. Tarihin derinliklerinde kalan bu yerel olayları genel tehcir hareketi içinde değerlendirmenin ve tarihe mal olacak bir sonuç çıkarmanın mümkün olduğunu düşündüğüm için bunları da anlatmadan geçemeyeceğim: 1958-59 yıllarında CHP Diyarbakır il örgütünün aktif sekreter üyesi olarak ilçe örgütlerini yeniden kurmak ve kongrelerini yapmakla görevliydim. Aslen Çüngüş beylerinden olup Ergani’de ikamet eden yörenin tanınmış ağalarından ve Ergani CHP İlçe Başkanı Hayri Güldoğan ile birlikte Çüngüş ilçe kongresinden dönüyorduk. Çüngüş Çermik arasında Düdern diye bilinen ve çok derin olduğu rivayet edilen bir mağaranın yanından geçiyorduk. Hayri Bey bana şunları anlattı: “1915 Ermeni tehcirinde Çüngüş’ün ileri gelenlerinden babam kafileyi toplayarak Diyarbakır’a götürmekle görevli olan komitenin başındaydı. Kafile yola çıkmadan toplanan Ermeniler arasında çok beğendiğim güzel bir Ermeni kızını babamın rızasıyla alı koydum ve kendisiyle evlendim. Daha sonra Diyarbakır’a gidecek kafilenin Düdern mağarasına ulaştığında topluca mağaraya atılarak katledildiklerini öğrendik. Bu olaydan uzunca bir süre sonra Ermeni asıllı eşimle birlikte at üzerinde bağa giderken mağaranın bulunduğu yöreye geldiğimizde eşim attan atlayarak mağaraya doğru koştu. Ben de arkasından gittim. Ama eşim mağaranın girişine geldiğinde bana şöyle bağırdı: ‘arkamdan gelme ben anne ve babamın yanına gideceğim sakın bana engel olma !’dedi ve ben yetişemeden kendisini mağaranın derinliklerine attı. Anlaşılan uzun zamandan beri düşünmüş olduğu bu eylemi gerçekleştirmek suretiyle amacına ulaştı.” Hayri Güldoğan’ın anlattığı olay o gün bende derin bir sarsıntı ve emsalsiz bir acı yaratmıştı. Bugün de hatırladıkça aynı derin acıyı hissediyor ve insanlık adına utanç duyuyorum. 

Ermeni tehcir olayında Diyarbakır Valisi Reşit Paşanın tehciri katliama dönüştürmede ne ölçüde etkili olduğunu gösteren bir diğer olayı da dedem Hacı Reşit Efendinin yakın akrabası emekli kadılardan (hakim) Av. Sabir Karaozan’dan öğreniyoruz. Henüz mahiyeti açık olarak bilinmeyen tehcirin başladığı günlerde Diyarbakır’da kadı (hakim) olan Sabir Karaozan , Dicle ırmağının karşı kıyısındaki köylerden birine keşfe giderken yol kenarında yerel kıyafetler içinde başları Kürt köylülerinin taşıdığı kefye ile sarılı üç cesetle karşılaşır. Komşu köylerden kimsenin ilgilenmediği bu cesetler hakkında valiye bilgi vermek için vilayete gider. Valinin huzuruna çıkar ve olayı olduğu gibi anlatır. Vali Reşit Paşa, Kadı Sabir Karaozan’ı dinledikten sonra hiçbir şey söylemeden kolundan tutuyor, kapıya doğru sürükleyerek götürüyor ve “sakın gördüklerini hiç kimseye anlatma, bunu başka yerde anlattığını duyarsam sen de onların akıbetine uğrarsın” dedikten sonra onu dışarıya atarak kapıyı kapatıyor. Sabir Karaozan bu olayı, tehcir kararının uygulamaya konmasından önce, bizzat valinin Kürt köylülerini Ermenilere karşı kışkırtmak amacıyla tezgahladığını tahmin ettiğini ifade etmişti.


Ermeni tehcirinde cinayetler işlendiğine, 1945 ya da 46’da ziyaret ettiğim Diyarbakır Sağlık Müdürünün anlattığı bir olay vesilesiyle de tanık oldum. Emeklilik yaşlarına yaklaşan bu zat Şebinkarahisar ilçesinde hükümet tabibi olarak görev yaparken bir Ermeni’nin silahla vurulup öldürüldüğünü öğreniyor. Savcının isteği üzerine jandarma komutanıyla birlikte ceset muayenesine gidiyor. Ölüyü, çeşitli yönlerden dikkatle inceleyerek bulguları not ederken jandarma kumandanından şöyle bir uyarı alıyor: “Doktor bu kadar uzun muayeneye gerek yok. Çünkü sen buna benzer daha pek çok cesetle karşılaşacaksın. İşi kısa kes ve iki satırla kişinin ölü olduğunu belirt yeter!” Bu olay da, Ermeni tehcirinde öldürme olaylarının hem merkezi hem de yerel yetkililerin direktiflerine göre yapıldığını ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır. 

Diyarbakır’da Ermeni tehciri olayında işlenen cinayetleri planlayanlar arasında en önemli şahsiyetlerden birinin Diyarbakırlı Yasinzade Şevki Bey’in olduğu söylenir. Bu söylentiye göre Şevki Bey ölünceye kadar hep korku içinde yaşamış. İttihat ve Terakki büyüklerinden Talat ve Cemal Paşalar gibi bir Ermeni komitecisi tarafından öldürüleceği korkusunu taşıyormuş. Sokağa çıktığında attığı her adımda bir tehlike olup olmadığı tedirginliği içinde arkasına bakmaktan kendisini alamıyormuş.

Lice Özelinde Ermeni Tehcirinin Neden Olduğu Servet Transferi

Lice Ermenileri çoğunlukla zanaatkarlık yapıyorlardı. Demircilik, marangozluk, ayakkabıcılık, nalbantlık, çuhacılık ve dokumacılık gibi zanaatlarla uğraşırlardı. Meslek sahibi olmaları onların Kürtlere nazaran daha fazla zengin olmalarına ve servet yapmalarına olanak sağlamıştı. Liceli Ermenilerde sermaye birikimi olmuştu. Geniş tarım arazileri de Kürt beylerinin mülkleriydi. Liceli halktan insanlarla köylüler son derece fukaraydı. Karınlarını bile doyuramayacak kadar yoksul bir hayat yaşıyorlardı. Sınırlı derecede eğitim gören (ilkokul) yerli bürokratlar ya da Liceli efendiler de varlıklı sayılmazlardı. Ancak, Ermeni tehcirinden sonra koşulların önemli ölçüde değiştiği söylenmektedir. 

Merkezi hükümetin direktifi ve Diyarbakır valisinin özel çabalarıyla Ermenilere karşı kışkırtılan fakir Liceliler dinsel fanatizmin etkisi altında Ermeni tehcirinde olumsuz rol oynamışlardır. Sürgüne götürülen Ermeni kafilelerine saldırıda bulunmaları dinsel kışkırtmalarla gerçekleştirilmiş fakat öldürülenlerin mallarına el sürmemiş ya da sürememişlerdir. Buna karşılık Lice’de söz sahibi olan etkin kişiler tehcire tabi tutulan ve bir çoğu yolda öldürülen Ermenilerin biriktirdikleri servete el koyma imkanını bulmuşlar. Böylece, Lice’de Ermeni tehcirinden sonra bir tür servet transferi yaşanmış oluyor. O güne kadar pek adı sanı bilinmeyen Liceli efendilerin birden bire büyük servet sahibi oldukları dikkat çekici bir olaydır. Lice’ye yakın Ermeni köylerindeki topraklar da kasabanın önde gelen şahsiyetleri tarafından önce tasarruf edilmiş, sonra da tapuya tescil edilerek mülk edinilmiştir. Örneğin, CUM, FUM, SERNİS vb., köylerdeki tarla, bağ ve bahçeler tehcirden sonra Lice eşrafının eline geçti. 

Ermeni tehcir olayı sırasında kimi genç Ermeniler, esnaflık yapan Kürtler tarafından korunmuş ve Müslümanlaştırılmıştır. Çocukluk yıllarımda yakından tanıdığım Ermeni kökenli bu yeni Müslümanlar fırıncı, manifaturacı ya da bakkal olarak çalışıyorlardı. İslamiyeti içtenlikle benimsemiş, din kurallarını katı bir şekilde uyguluyorlardı. Müslüman Kürtlerden daha koyu dindarlık gösteriyorlardı. Çocukluğumuzda onlardan çekiniyor ve baskıya varan dinsel telkinleri altında ibadete zorlanıyorduk.

1915 Tarihli Ermeni Tehcirinin Sosyo-politik Nedenleri


Osmanlı tarihinin son döneminde önemli bir yer tutan ve büyük sayıda Ermeni’nin ölümüyle paralel giden tehcir olayının bugün de yankıları sürmektedir. Bu tarihsel olayın ciddi bir sosyo-politik araştırması yapılmadığı için 90 yıl önce yaşanan bu trajedi bugün de karşılıklı suçlamaların nedeni olmakta devam ediyor. Oysa, sorunun sosyolojik, siyasal, tarihsel ve ekonomik arka planı vardır. Ermeni sorunu tüm yönleriyle incelenip yurt ve dünya kamuoyuna açıklanmadığı, salt sürgün ve öldürme biçiminde ele alındığı takdirde sorunun yankılarının son bulması mümkün değildir. Lice’de edindiğim doğrudan ya da dolaylı anılarıma dayanarak Ermeni sorununun tarihsel arka planını değerlendirmeye çalışacağım. 

Lice Ermenilerinin, Liceli Kürtlerden farklı bir ekonomik etkinlik içinde olduğunu kısaca açıkladım. Yukarıda da kısmen değindiğim gibi, ekonomik alandaki bu farklılık doğu ve güneydoğunun tümündeki Kürt- Ermeni ilişkilerinde de geçerli bir uygulama şekliydi. Kökleri ilk feodal döneme kadar uzanan ekonomik etkinlik alanındaki bu ayrılık bir tür gelenek ve toplumsal değer haline gelmişti. Ermenilerin uğraş alanı olan zanaatkarlık Kürtler için küçültücü bir uğraş telakki ediliyordu. Benim ilkokula başladığım yıllarda bile Lice’deki kasabalı Kürtler, Ermenilerin yapmakta olduğu hiçbir işi yapmak istemiyorlardı. Adeta iki halk arasında sınırları keskin olarak çizilmiş iki uğraş alanı oluşmuştu. Tehcir olayından sonra da Ermenilerin öteden beri uğraştıkları mesleki etkinlikler yine kasabada kalan 30-40 Ermeni aile tarafından yapılmaktaydı. Lice’den son Ermeni ailesi ayrılıncaya kadar onların yaptıkları ekonomik etkinliklerin hiçbirini Kürtler benimseyerek yapmadılar. Ancak, bu işleri yapan hiçbir Ermeni kalmayınca, diğer bir deyimle bıçak kemiğe dayanınca kasabanın ihtiyacını karşılamak için Kürtlerin anılan mesleklere el atmaya başladıklarını görüyoruz. Kürtlerin bu alandaki etkinlikleri de çok kısa sürdü. Çünkü, Lice’nin ulusal pazara entegre olmasının doğal sonucu olarak zanaatkarlık işlevini yitirmişti. Artık kimse demircilerin imal ettikleri ürünleri kullanmıyordu. El tezgahlarında dokunan pamuklu eşya, çuha, kilim vb., tüketim mallarının benzeri pazardan daha ucuza alınabiliyordu. Böylece, Ermenilerin tekelinde bulunan zanaatkarlık gelişen sanayi karşısında Kürtlerin eline geçmeden ortadan kalkmış oldu. 

Bu açıklamadan amacım, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Kürtlerin ve Ermenilerin birlikte yaşadıkları doğu ve güneydoğudaki bu iş bölümünün sonuçlarını değerlendirmektir. Bu dönemde Ermeniler büyük ölçüde şehirlileşmiş ve yaptıkları ekonomik faaliyetlere bağlı olarak önemli bir sermaye birikimi sağlamış bulunuyorlardı. Kürtler feodolizmin en karanlık ilişkileri içinde yaşarken, Ermenilerde güçlü bir orta tabaka ve etkin bir burjuvazi oluşmuştu. Aynı zamanda eğitimde de önemli mesafe kat etmişlerdi. Bölgenin eğitimli unsurlarının çoğunluğu Ermeniydi. Bunlar arasında Avrupa ülkeleriyle temasta bulunan ve Avrupa’da eğitim görmüş kişiler de eksik değildi. Bu ekonomik ve sosyal gelişmenin sonucu olarak Ermenilerde Kürtlerden çok önce bir milliyetçilik bilinci oluşmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun tebaası konumunda bulunan çeşitli ulusların peş peşe bağımsızlık mücadelesine katılmaları ve bunların Avrupa devletleri tarafından desteklenerek bağımsızlıklarını kazanmaları Ermenileri de etkilemişti. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş yıllarında önce Yunanistan, Bulgaristan ve Balkan Savaşı’ndan sonra da çeşitli balkan halkları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. Artık Osmanlılık kavramı etkisini yitirmiş her millet kendi burjuvazisinin öncülüğünde ve Batılı emperyalist ülkelerin koruması altında bağımsız devlet olarak örgütleniyordu. İşte bu koşullarda, gelişen Ermeni burjuvazisinin öncülüğünde, Ermeni milliyetçiliği ivme kazanmış ve Batılı devletlerin desteği alınarak bağımsız bir Ermeni devletinin gerçekleşmesi olanaklı görülüyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Batılı ülkeler kapitülasyonlardan yararlanarak başta Ermeniler olmak üzere ülkedeki gayrimüslimlerin hukukunu koruma işlevini üstlenmişlerdi. Osmanlı devletinin yöneticilerine notalar veriliyor, Ermenilerin hukukuna saygılı olunması isteniyordu. Savaştan önceki yıllarda doğunun pek çok vilayetinde Protestan, Katolik, Ortodoks ve diğer gayrimüslim cemaatleri temsil eden misyonerlikler kurulmuştu. Van, Elazığ, Diyarbakır, Urfa, Mardin vb., yerlerde Fransız, Alman, İngiliz, ABD vb., devletlerin koruması altında çalışan misyonerlikler Ermenilere dinsel, kültürel, eğitimsel ve sağlıksal hizmetler sunuyorlardı. (Hans-Lukas Kieser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetlerinde Misyonerlik, Etnik Kimlik ve Devlet, 1839 – 1938, İletişim Yayıncılık, 2005)

Bu destek, gelişen milliyetçiliğe de katkı yapıyordu. Birinci Dünya Savaşı yıllarında (1914-1918) Ermeni milliyetçileri, toplumdaki bu gelişmeden esinlenerek itilaf devletlerinin (bağdaşık devletler) desteğiyle savaş sonunda bir Ermeni devletinin kurulabileceği düşüncesine kapılmışlardı. Bu düşünceye dayanarak kendi aralarında örgütlenmiş ve silahlı bir mücadele için hazırlık yapmışlardı. Bu örgütlenme özellikle Kafkas cephesine yakın bölgedeki illerde çok daha belirgindi. Osmanlı ordularının Kafkas cephesinde yenilgiye uğraması ve Rus ordularının Bitlis’e kadar uzanan alanda Doğu illerini işgal etmesiyle birlikte Ermeni milliyetçileri harekete geçmişler. Rus işgalinin devam ettiği sürede Ermeni saldırılarının ön plana çıktığı görülüyor. Kürt Beylerinin öncülüğünde Kürtlerle Ermeniler arasında bir savaş başlıyor. Bu savaşta karşılıklı olarak pek çok Kürt ve Ermeni’nin öldüğü biliniyor. Ancak, Ermenilerin Kürtleri tasfiye ederek kendilerine bağımsız bir yurt oluşturma girişimi Doğu illeriyle sınırlı kaldığı biliniyor. Güneydoğuda Ermenilerle Kürtler arasında benzer bir çatışmaya ilişkin bir bilgi yoktur. Örneğin, Lice’de böyle bir çatışmanın yaşandığı konusunda hiçbir tanıklığı ya da söylentiyi duymadım. 

Ermeni milliyetçiliğinin Doğu illeri dışında fazla etkili olduğu bilinmiyor. Nitekim, Rus işgali altındaki Ermeni Kürt savaşına benzer bir savaşın Osmanlı devletinin başka bölgelerinde de yaşandığına tanık olmuyoruz. Doğuda yaşanan olaylar İttihat-Terakki Hükümetini korkuttuğu için müttefikleri olan Almanlarla birlikte Ermeni tehlikesini bertaraf etmek kararı alınmıştır. Bu karar uyarınca, salt doğuda ayaklanan Ermenileri değil, Osmanlı tabiiyetinde bulunan Ermenilerin tümünü zararsız hale getirecek bir yöntem düşünülmüş ve Ermenilerin Suriye ve Lübnan çöllerinde mecburi iskana tabi tutulmasına (tehcir edilmelerine) karar verilmiştir. Uzun yıllar Osmanlı devletinin başşehri olan İstanbul’da hem devlet yönetiminde hem de ticari alanda önemli etkinliklerde bulunan varlıklı Ermeniler de tehcire tabi tutuldular. Ancak, bu tehcir eylemi İttihat-Terakki Partisi ileri gelenlerinin gizli direktifi doğrultusunda örgütün yerel temsilcileri ile valiler tarafından daha radikal biçimde uygulanmış ve tehcir yer yer Ermenilerin katledilmesi şeklinde yürütülmüştür.

Sonuç olarak, bugün dünya kamuoyunu büyük ölçüde meşgul eden ve Batı ülkelerinin pek çoğunda soykırım olarak anılan Ermeni tehcir olayının gerçek nedeni, yükselen Ermeni milliyetçiliğinin düşmanla işbirliğini önlemek amacıyla alınmış bir önlemdir. Ama, evrensel kurallara uygun önlem sözde kalmış, uygulama merkezi ve yerel yöneticilerin elbirliğiyle büyük bir insanlık dramına dönüşmüştür..

Ermeni Diasporası ve Günümüzdeki Ermeni Olayları

Yükselen Ermeni milliyetçiliğine öncülük eden Ermeni liderler Balkan halklarının bağımsızlığını örnek alan bir çizgi izlemiş ve Batı Avrupa ülkelerinin desteğini aramışlardır. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen Osmanlı devleti itilaf devletleriyle yaptığı Sèvres Antlaşması’nda doğu illerinde bir Ermeni devletinin kurulması öngörülmüştür. Bu nedenle Sèvres Antlaşması çerçevesinde Osmanlı ülkesini işgal eden itilaf devletleri Anadolu’nun her yerinde Ermeni militanların desteğini görmüşlerdir. Adana, Antep, Urfa, Maraş yöresini işgal eden Fransız ordusu o illerde yaşayan Ermeni militanlar tarafından desteklenmiş ve işgalin sürdürülmesinde etkili olmuşlardır. Nitekim, [Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışından önce Urfa, Antep ve Maraş yöresinde eşrafın öncülüğünde örgütlenen halk Fransızlara karşı kurtuluş mücadelesine girişirken Ermenilerle de savaşmışlardır. Bu bölgede eşrafın kendiliğinden örgütlenmesi ve işgal kuvvetlerine karşı savaşa girmesinin önemli nedenlerinden biri de 1915 olaylarında Ermeni mallarına el koymuş olmalarıdır. Bölgedeki işgalin süreklilik kazanması halinde tehcir sürecinde sağ kalan Ermenilerin geri dönmeleri ve eşrafın el koyduğu mallarına sahip çıkmak istemelerinin korkusu da büyük rol oynamıştır. Ne var ki, Kurtuluş Savaşı sonunda toplanan Lozan Konferansı’nda büyük devletler Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kendi çıkarlarına uygun gördükleri için Sèvres’de Ermenilere verdikleri sözü tutmamış ve onları yüz üstü bırakmışlardır. Lozan Antlaşması’nın imzalanmasıyla birlikte Ermenilerin Türkiye’de yaşama umudu kalmadığı için destekledikleri itilaf devletlerinin ordularıyla birlikte Batı ülkelerine göçmüşlerdir. 1920 tarihinden başlayarak cumhuriyetin kuruluşuna kadar geçen süreçte Batı ülkelerine giden Ermeniler gittikleri yerlerde zaman içinde etkinlik kazanan bir Ermeni diasporası oluşturmuşlardır. Diaspora Ermenilerinin tehcir olayına karşı ilk tepkileri 1970li yıllarda patlak verdi. Aradan geçen yarım yüzyıl boyunca diaspora Ermenileri bulundukları ülkelerde ekonomik, sosyal ve siyasal bakımdan belirleyici bir güç haline gelmişlerdi. Bu güce dayanan milliyetçi örgütler, Türkiye’ye karşı hem vatandaşları oldukları devletleri kışkırtmış hem de militanlarını Türkiye’nin çıkarlarını ve diplomatlarını hedef alan terör eylemlerine yöneltmişlerdir. 15 yıl kadar devam eden Ermeni terörü dünyanın pek çok ülkesinde 50’yi aşkın Türk diplomatını katletmiştir. Bireysel terörün dünya kamuoyunda olumsuz tepki yaratması ve Türkiye’nin cinayet işlenen devletler nezdindeki girişimleri sonunda terör olayları durdurulmuş Türkiye’ye karşı diplomatik savaş başlatılmıştır. Son 10 yıldan beri Amerika’nın kimi eyaletlerinde, Fransa’da, Belçika’da, Hollanda’da, Brezilya’da, Avustralya’da, Lübnan’da ve daha pek çok ülkenin parlamentolarında 1915 tehcir olayı Ermeni soykırımı olarak kabul edilmiştir. Son olarak İsviçre’de Ermeni soykırımının yadsınmasını suç sayan bir kanun çıkarılmış ve Ermeni soykırımı olmadı diyenler hakkında yasal kovuşturma başlatılmıştır. 12 Ekim 2006 günü Fransız Parlamentosu’nda da Ermeni soykırımını inkar etmenin hapis cezasıyla cezalandırılmasını öngören bir kanun teklifi benimsenmiş ve yasalaşması süreci başlatılmıştır. 

Ermeni diasporasının bulunduğu ülkelerde bu tür kanunların çıkartılması için çaba göstermelerindeki amaç Türkiye’yi Ermeni soykırımını kabul etmeye zorlamak olduğu anlaşılmaktadır. Bu başarıldığı takdirde zarara uğrayan ailelerin varislerinin Türkiye’den tazminat isteme ve Ermeni hükümetinin de toprak talep etme haklarının doğacağı iddia ediliyor. Şimdilik Türkiye ile diasporanın yaşadığı ülke hükümetleri arasında diplomatik bir savaş şeklinde yürütülen olayların nasıl bir sona bağlanacağı henüz aydınlık kazanmamıştır. Ancak, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin olumlu biçimde sonuçlanması ve tam üye olması halinde sorunun insan haklarına ve evrensel hukuka uygun biçimde bir çözüme kavuşması olanak dışı değildir. 

1915 Ermeni Olayı Bir Tehcir mi, Yoksa Bir Soykırım mıydı?

1915 tarihli Ermeni olayı konusunda çeşitli değerlendirmeler ve farklı tanımlamalar yapılıyor. Konuya ilişkin Türk siyasetçi ve tarihçileriyle Batılı politikacı ve kimi tarihçiler arasındaki farklı tanımlamaları özetleyerek nesnel biçimde bu olayın nasıl tanımlanması lazım geldiğini belirtmeye çalışacağım. 

Osmanlı arşivlerine göre 1915’te Ermenileri hedef alan bir tehcir uygulaması yapılmıştır. Konunun güncellik kazandığı günümüzde de devlet adına görev yapan tarihçiler 1915 Ermeni olaylarını tehcir olarak adlandırmaktadır. Buna karşılık Batı ülkelerinde başta siyasetçiler olmak üzere konu ile ilgilenen çevreler olayı soykırım olarak tanımlıyorlar. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğrayan Osmanlı devletinin topraklarını ve İstanbul’u işgal eden itilaf devletlerinin isteği üzerine yapılan yargılamada ise olaydan sorumlu tutulan İttihat-Terakki’nin mesullerinden Ziya Gökalp ve arkadaşları olayı Ermeni ve Türkler arasında yaşanan bir mukatele olarak tanımlamışlardır.
Konuya açıklık getirmek için öncelikle bu sözcüklerin anlamlarını saptamak ve bunların somuttaki Ermeni olayını ne ölçüde tanımlayıcı olduklarını ve aralarındaki bağlantıyı açıklamak gerekir.

Tehcir (Déportation): Türkçe sözlüklerde bu deyim ‘göç ettirme’ ya da ‘zorunlu göç’ olarak tanımlanıyor. Oysa idari ya da cezai bir tedbir olarak bir şahsın ya da bir topluluğun yerleşik oldukları alandan başka bir yere zorunlu olarak göç ettirilmesi olayının özgün deyimi sürgündür. Tehcir ile sürgün arasında önemli bir ayırım vardır. Sürgün, bireyin ya da bir topluluğun önceden belirlenen bir bölgede belli bir süre için ikamete tabi tutulmasıdır. Geçici bir önlemdir. Genellikle önceden belirlenen ve hukuksal dayanağı olan bir ceza uygulamasıdır. Tehcir ise ülkedeki varlığı tehlikeli telakki edilen bir halkın yaşadığı yerleşim alanı dışındaki bir yerde enterne edilmek üzere nakledilmesi olayıdır. Sürekli bir uzaklaştırmadır. Sözcüğün Fransızca’daki karşılığı déportation’dur. Petit Robert’de bu deyim şu sözlerle tanımlanmıştır: “(bir halkı) Bedensel ve ruhsal yönlerden küçültücü muameleye tabi tutarak, süresiz biçimde, ülke toprakları dışına taşıma amaçlı politik bir cezadır” Örneğin, Nazi işgali altındaki Fransa’da işbirlikçi Vichy hükümetinin Almanlarla anlaşarak ülkedeki Yahudi kökenli Fransızları kapalı vagonlarda balık istifi gibi toplama kamplarına göndermeleri bir tehcir ya da déportation olayıdır. Bu olayda, insanlık dışı koşullarda aç ve susuz bırakılan insanlara zoraki yolculuk boyunca çektirilen bedensel acılar yanında insan onuruyla bağdaşmayan küçültücü uygulamalar da yapılmıştır. 

Soykırım (Génocide): Türkçe sözlüklerde ‘soykırım’ ırksal, dinsel, siyasal ya da etnik bir grubun bilerek ve sistemli biçimde yok edilmesi olarak tanımlanıyor. Fransızca sözlüklerde aynı anlama gelen ‘génocide’ de etnik bir grubun metodik olarak (taammüden) yok edilmesi biçiminde tanımlamaktadır. Tarihte pek çok soykırım yaşanmış olmasına karşın, İkinci Dünya Savaşı sonrasına değin uluslararası topluluğun sorunu ele almasını olanaklı kılacak bir yasal çerçeve mevcut değildi. Nazi liderlerinin Nürnberg’deki yargılanmasında ortaya çıkan gerçeklerin etkisiyle sorun BM örgütünde ele alındı ve soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğu saptaması yapılarak bu suçu işleyenlerin mutlaka cezalandırılması kararı alındı. Bu karar çerçevesinde hazırlanarak 1948’de BM Genel Kurulu’nda onaylanan ve Türkiye’nin de imzalayıp taraf olduğu “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme” 1951’de yürürlüğe girdi. Bu sözleşmenin 2. maddesinde soykırım şöyle tanımlanmaktadır:


“Soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle; 
• Grup üyelerinin öldürülmesi,

• Grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi,

• Grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması,

• Grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması,

• Grubun çocuklarının başka bir gruba zorla geçirilmesi , 
eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur.”

Osmanlı devletinin Ermenileri hedef alan uygulaması, kimi Batılı ülkelerde Türklerin yaptığı bir soykırım olarak değerlendirildiği için bugünkü Türkiye devleti de aynı suçlamaya tabi tutuluyor. Bu suçlamayı reddeden Türk siyasetçi ve tarihçileri soykırımın varlığı için Nüremberg mahkemesinin verdiği karara benzer bir yargı kararının şart olduğunu öne sürmektedirler. Osmanlı devletinin yaptığı uygulamayı soykırım olarak tescil eden bir yargı kararı olmadığı için 1915’teki Ermeni tehcirinin soykırım olarak tanımlanmasının mümkün olmadığını iddia etmektedirler. Oysa İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar uluslararası hukukta soykırım kavramı yer almadığı için Ermeni olayına ilişkin bir yargı kararının olması mümkün değildi.

Mukatele: Arapça kökenli bir sözcüktür. Meydan Larousse’ta “birbirini öldürme, vuruşma, boğazlaşma” olarak tanımlanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan hükümetin oluşturduğu Divanıharp mahkemesinde yargılanan İttihat-Terakki’nin sorumluları arasındaki Ziya Gökalp’in savunma amacıyla kullandığı bir deyimdir. Gökalp, savunma bağlamında, Ermenileri hedef alan bir öldürme olayının olmadığını, savaş sırasında Ermenilerle Türklerin vuruştuklarını ve karşılıklı olarak birbirlerini öldürdüklerini iddia etmiştir. Osmanlı devletinin resmi kayıtlarında bile Ermenilerin tehcire tabi tutuldukları belirtildiğine göre Ermeni olayını bir mukatele olarak kabul etmek mümkün değildir.

1915 Ermeni Olayı Nasıl Tanımlanmalıdır

Ermeni olayını tanımlamak için kullanılan bu farklı deyimleri esas alarak konuya bir açıklık getirmek son derece güçtür. Keza, savaş koşullarında gerçekleştiği için olayın içyüzünü gerçekçi biçimde ortaya çıkarmak da kolay değildir. Ancak olayın oluş biçimi, mağdurların tanıklıkları ve sorumlu mevkideki kimselerin anılarına dayanarak bir değerlendirme yapmak ve bir yargıya varmak mümkündür. Hiç kimse 1915’te başlayıp 1917’ye kadar devam eden olaylarda Ermenilerin kafileler halinde bulundukları yerlerden alınıp Suriye içlerine doğru yaya olarak ve nezaret altında götürüldüklerini yadsımıyor. Aylarca süren bu uzun yolculuk boyunca gerek dışardan silahlı grupların yaptıkları saldırılarda, gerekse açlık, susuzluk, yorgunluk ve hastalıklar nedeniyle pek çok insanın öldüğünü de yadsıyan yoktur. Olaydan sağ kurtulanların tanıklıklarına itibar edilmese bile resmi bilgilere dayanan oluş biçimine bakarak bir değerlendirme yapmak ve olayın çağdaş normlarda tanımlanmasını yapmak mümkündür.

• Birinci Dünya Savaşında Doğu Cephesinde Ermeni komitacılarının Rus ordusuyla işbirliği yaptıkları Erzurum, Ağrı, Van ve Bitlis yörelerindeki köylerde yaşayan Kürt aşiretleriyle vuruştukları biliniyor. Bu olayların anlatımı Kürt stran’larıyla günümüze kadar gelmiştir. Ancak bunu Anadolu’nun her tarafında yaşayan Ermenilerin tümüne mal ederek tehcir olayını haklı göstermek gerçekçi değildir.

• Ermenilerin, Osmanlı merkezi hükümetinin taşra teşkilatına gönderdiği emirler doğrultusunda hiçbir ayırım yapılmadan topluca tehcir edildikleri resmen kabul edilen bir gerçektir. 

• Esnaf, işçi, köylü vb. halktan olanlar yanında yüksek mevkilerde devlet hizmeti görenlerle varlıklı iş adamları da dahil olmak üzere erkek, kadın, yaşlı, çocuk ayırımı yapılmadan Ermenilerin topluca ve kafileler halinde önceden açıklanmayan bir semti meçhule gönderildikleri de yadsınmıyor. 

• Toplanan Ermenilerin, haklarında ne gibi bir işlem yapılacağı açıklanmadan, yol hazırlığı yapmalarına ve mallarını tasfiye etmelerine olanak tanınmadan kafileler halinde sevkiyata tabi tutuldukları biliniyor. 

• Sevkiyat, kafileler halinde, jandarma ve silahlı yerli milislerin nezaretinde yapılmıştır. 

• Tehcire tabi tutulanlar yaya olarak sevk edilmiş, varlıklı kişilerin bile kendi olanaklarıyla belirlenen yerlere araçlarla gitmelerine izin verilmemiştir.

• Sevkiyat boyunca kafilelerin beslenmesi, temel ihtiyaçlarının karşılanması ve dinlenmeleri için hiçbir önlem alınmamış, her şey kafileye nezaret eden sivil ve askeri kişilerin insafına bırakılmış, görevliler bildikleri gibi davranmıştır. 

• Hastalar,yaşlılar, çocuklar ve yardıma muhtaç konumda olanlar kendi hallerine terk edilmiş, ağır sevkiyat koşullarına dayanamayanlar yollarda telef olmuşlardır.

• Yol boyunca yer yer silahlı grupların saldırısına uğrayan kafileler korunmadığı ya da korunamadığı için saldırılarda büyük kayıplar verilmiştir.

Bu somut verilere bakarak 1915’teki Ermeni olayını sürgün, tehcir, soykırım ve mukatele kavramları muvacehesinde (yüzleşmesinde) nasıl değerlendirebiliriz ?

a) 1915 tarihli tehcir olayı salt Ermenileri (bir etnik topluluğu) hedef alan bir eylemdir.

b) Tehcir edilen Ermeniler bedensel ve ruhsal yönlerden küçültücü muamelelere tabi tutulmuşlardır.

c) Grup üyeleri fizik ve akıl bütünlüğü yönünden ağır biçimde zedelenmişlerdir. 

d) Grup üyelerinin bir bölümü ağır sevk koşullarında hastalık vb. nedenlerle ölmüş ya da dış saldırılarla öldürülmüşlerdir.

e) Grup üyelerinin savaş içinde, dinsel fanatizme bağlı bir husumet ortamında, son derece olumsuz yol ve iklim koşullarında sevk edilmelerinin önemli ölçüde ölümlere neden olacağı biliniyordu. 
Bu nedenlerle 2 yıl boyunca sürdürülen tehcir eyleminin, kısmen de olsa, yok etme kastını taşıdığını kabul etmek gerekir. 

Yaptığımız bu değerlendirmeye göre, Osmanlı İttihat-Terakki hükümetinin sorumlu olduğu 1915 tarihli Ermeni tehcir olayını kısmen de olsa yok etme kastı ile yapılan bir déportation eylemi olarak tanımlamak gerekir.

Ermenilerin Kürt Kültürüne Katkısı

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ermenilerle Kürtler yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Genelde şehirlerde yaşayan Ermeniler kültürel alanda daha etkin bir çaba içinde olmuşlardır. Ermeniler kendi kültürlerini koruyup geliştirirken komşu oldukları Kürtlerin de kültürünün korunmasına ve zenginleşmesine katkı yapmışlardır. Özellikle, Kürt türkü ve stranlarının kayıtlara geçmesinde ve modern müzik araçlarıyla çalınmasında yararlı olmuşlardır. Kürt kültürü genellikle sözlü bir kültür olduğu için ürünleri kuşaktan kuşağa sözlü olarak geçmiştir. Kuşkusuz bu geçiş olayında önemli kayıpların olması da kaçınılmazdı. Oysa, Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a giden sanatçı Ermeniler Kürt müziğinin orada kayıtlara geçmesine radyo ve televizyonlarda yayınlanmasına aracı olmuşlardır. 

Erivan Radyosu’nda eski Kürt stranları çalındığı gibi Ermeni müzisyen Haçaduryan (Garabet e Haço) tarafından son yılların tanınmış Kürt şairlerinin şiirleri de bestelenerek yayınlanmıştır. Özellikle Cigerxun’un şiirlerinden yapılan besteler Kürt halkı arasında uzun yıllar ilgiyle dinlenmiş, bugün de dinlenmektedir.

Ermenistan’da Kürtlerin önemli edebi eserler üretmelerinde Ermenilerin unutulması mümkün olmayan yardımları olmuştur. Örneğin, Kürtçe yayın yapan Riya Teze Gazetesi Ermenistan’da önce Latin harfleriyle sonra da Kiril harfleriyle yıllarca yayımlanmış ve bu ülkedeki Kürtler tarafından ilgiyle izlenmiştir. Türkiye’de Kürtçe yazmanın ve yayın yapmanın yasak olduğu yıllarda Riya Teze Gazetesi Türkiyeli Kürtler arasında da gizlice okunan ve izlenen bir yayın organıydı. İlk Kürt romanı da yine Ermenistan’da yazılmış ve yayımlanmıştır. Areb Şemo isimli Kürt yazarın yayımladığı Şıvane Kurd (Kürt Çoban) adlı roman Kürtler arasında aranan ve okunan ilk Kürtçe romandır.

Diyaspora Ermenileri yurt dışına kaçan Kürtlerin Suriye ve Lübnan’da örgütlenmelerine de destek olmuşlardır. Hoybun Kürt Cemiyeti’nin kurulmasında Suriye ve Lübnan Ermenilerinin katkıları büyüktür. Bu cemiyetin öncülük ettiği 1932 tarihli Ağrı isyanının planlanmasında ve uygulanmasında da güneydeki diaspora Ermenilerinin yardımcı oldukları rivayeti yaygındır.

Sonuç: Yıllarca bir arada yaşayan ekonomik, sosyal ve kültürel açılardan birbirlerini tamamlayan Kürtlerle Ermeniler arasında geçen acı olaylar, Osmanlı merkezi hükümetinin kararları, yerel yöneticilerin dinsel fanatizme dayalı kışkırtmaları ile gerçekleşmiştir. Gerek 1894 tarihli Birinci Kürt-Ermeni çatışması gerekse 1915 tarihli Ermeni tehcirinde işlenen cinayetlerin asıl sorumlusu iktidarı elinde tutan merkezdeki basiretsiz yöneticilerdir. Sınıfsal nedenleri de olan bu olayları halklar arası düşmanlıklarla ya da salt Kürt saldırganlığı ile açıklamaya çalışmak, devlet erkini kullanan gerçek sorumluları aklama çabasıdır. Tarih hiçbir zaman halklar arası düşmanlıklara tanıklık etmemiştir. Yüzyıllarca bir arada yaşayan Kürt ve Ermeni halkları arasında da bir düşmanlık yaşanmamıştır. Halkları karşı karşıya getiren devleti yönetenlerdir. Bunlara alet olanlar da çıkar peşindeki egemen sınıflardır.
 

Tarık Ziya Ekinci 

Günter Grass- Almanya Girdabı Gül Güzel

Günter Grass- Almanya Girdabı Gül Güzel

Almanya’nın ünlü yazar ve Nobel edebiyat ödül sahibi Günter Grass, yazdığı düz tür şiiriyle Almanya’nın sınırlarını aşan girdaba sebep oldu. 4 nisan günü, Süddeutsche Zeitung’da ‘bir çığlık’ başlığı adı altında yayınlanan şiiriyle yazar Günter Grass, yıllardır hiç bir Alman’ın cesaret edemediği bir tabuyu yıktı. Ve yıktığı bu tabuyla en başta İsrail devlet başkanı olmak üzere bir çok insanın eleştiri hedefi haline geldi. Yazdığı şiiri ile İran’a karşı bir savaşın uyarısını yapıyor ve bu yüzden Alman U-Bootlarının İsrail’e verilmemesi gereğini vurguluyor. Bu yüzden de şiir, bir çığlığı içeriyor. Şiirin içeriği kısaca şöyle: ‘Bir şey söylemek gerek’ diye başlıyor ve şiirsel olarak, artık İsraile U-bootları verilmemesini vurguluyor. ‘neden ben susuyorum, uzun bir suskunluk... Ama neden şimdiye kadar sustum? ...ve itiraf: ben artık susmuyorum, Çünkü ben Batının iki yüzlülüğüne gına getirdim, bununla birlikte umarım ki, çoğu, kendini bu suskunluktan kurtarır, belirgin bir tehlike nedeni, şiddetden vazgeçmeyi talep etme ve aynı zamanda ısrar ederek, bu engellenmeyen ve sürekli İsrai’in kontrolündeki atom potansiyeli ve İran’ın nükleersantrali enternasyonal yetkiyle her iki ülke tarafından etkinleşecek. ... ama şimdi, çünkü benim ülkemdeki eski cürümler karşılaştırılamaz, ancak zaman zaman sorgulanıp, söz ediliyor, Tekrar tekrar ve sadece ticari, eğer hızlı dille yine telafi etmek için deklare edilerek, İsrail’e bir tane daha U-Boot teslim edilirse, bundaki özellik ise, her şeyi imha eden patlayıcı başlıkları oraya yönlendirmek, orda hiç bir Atombombasının varlığı tesbit edilmez; ama tespit edilebilir korkusu olabilir diyorum, mecburi bir şey söylemek lazım’ ...diye devam eden şiir. Bu sadece küçük bir kritik ve suçlamanın dışında tabuları da yıkan bir şiir oldu. Hitlerin Yahudi’lere uyguladığı zulmün suçluluğunu yaşayan Alman ırkı, yarım asırdan fazla bir süreden beri, hem suçluluk duygusundan, hem de kendini Yahudi cemaatine affettirmek için sustu. Yanlız susmadı, yıllardır ödediği zarar ziyan karşılığı yanında, Yahudi ırkının, yakın doğuda güç olması için, her türlü tekniki gereksimeleri ve siyasi desteği de hizmete sundu. Bir taraftan Filistin çocuklarının yaşadığı vahşet kınanırken, diğer taraftan da savaş malzeme araç ve gereçleri desteği, kısmen alenen, kısmen de gizli yapıldı. Almanya daha yıllarca Yahudi ırkına karşı günah çıkarmaya devam edecek görünürken, Nobel edebiyat ödül sahibi, yazar Günter Grass ağzını açıyor. Acaba bu da bir nevi günah çıkarmak mı?. Çünkü kendini yahudi ırkına affettirmek isteyen Almanya’nın silah malzemesiyle, binlerce Filistinli katledildi. Bu katliamlar hala devam ederken, İsrail’e yeni U-Bootlar verilerek yakın doğudaki halkların İsrail tarafından katledilmesi de bir insanlık suçu olarak bugünden itibaren tartışılacak mı? Evet öyle görünüyor ki, bu konu bir zaman çığı açtı. İnsanlar tabuları yıkarak konuşmaya başladı bile. Günter Grass’ı eleştirenler olsa da, destekleyenleri de az değil. Aslında bu konuda birisinin bir adım atması gerekiyordu. Ve o adım da atıldı. Günter Grass, ağzı sıkı sıkı bağlı tutulan çuvalın ağzını açtı. Artık kapatmak ve dışarıya taşanları yenidek çuvala doldurup, kapatmak mümkün olamıyacak. 4 nisan 2012 tarihi, önemli bir gün olmayı kazandı. Günter Grass’ın yayınlanan şiiri ile Alman ırkı artık İsrail’i Filistin halkına karşı tutumundan dolayı eleştirmeye başladı. 12 eylül darbecileri, Türkiye’de ilk olarak mahkeme önüne çıktılar. Kürt halk önderi Abdullah Öcalan’ın doğum günü, kürt halkının da yeniden doğum yılı olarak kürt halkının olduğu her yerde, bütün baskı ve imhalara rağmen kutlandı. Fransa’nın Strassburg şehrinde çalışma günü olmasına rağmen, 10 binler bir araya gelerek, özgürlüğü haykırdı. Değişecek, dünya ve sistemler değişecek. Faşist ve emperyalistler korkularından artık rahat uyuyamıyacaklar. Halklar direnişle haklarını ve özgürlüklerini kazanacaklar. Konuşmak, konuşmak cesaretle çok konuşmak lazım. Günter Grass gibi...

Kürt Baharı'ndan iç savaşa mı?

Kürt hareketini bir siyasi-kırıma maruz bırakarak paralize etme emeli, Newroz’da sokağa çıkan yüz binlere çarptı. AKP’nin Kürt sorununu en iyi ihtimalle bir bireysel haklar meselesine (‘Kürt sorunu değil Kürtlerin sorunları vardır’) indirgeyip Kürt halkını siyasal, entelektüel ve moral liderlikten mahrum bırakarak hareketsiz kılma stratejisi, Newroz’la birlikte ciddi bir yara aldı. Hükümet muhtemelen binlerce Kürdün içeriye tıkılmasının Kürt hareketinin sokağı seferber etme kapasitesini ciddi bir biçimde akamete uğratmış olduğu hesabını yapıyordu. Ancak bu tahminle de yetinecek değildi elbet. AKP hükümeti, ‘terör örgütünün Nevruz’u kana bulamaya’ dönük bir ‘karanlık’ bir planı olduğu savıyla bir de Newroz kutlamalarını fiilen yasakladı ve baskı aygıtını seferber etti. Böylece, zaten geçmiş yıllara oranla sönük geçeceğini düşündüğü kutlamalara bir darbe daha vurmuş olduğunu hesap ediyordu muhtemelen. Hükümetin kalabalık olmayan, cılız, sessiz sedasız geçecek Newroz kutlamaları ihtimaline oynadığı aşikâr. Hal böyle olsaydı Kürt hareketinin Kürtleri temsil etmediği ve giderek marjinalleştiği iddiası cümle aleme ispat edilmiş olacak, böylece de Kürt meselesinde iyiden iyiye bir ‘zafer’ elde edildiği havasına girilecekti.

Aslında AKP hükümetinin bu husustaki özgüveni son aylarda büyük ölçüde artmıştı. Kürt hareketine darbe üstüne darbe vurulmuş, güvenlikçi terminolojiyle hareketin ‘operasyonel gücü’ zaafa uğratılmıştı. Bir yandan Kürt sorununu ancak kendisinin çözeceğini iddia eden ancak öte yandan Kürt hareketine karşı kapsamlı bir siyasi-polisiye harekâtı yürüten çizginin nihayet meyve verdiği düşünülüyordu. Kürt meselesini Kürtler olmadan ve Kürtlere rağmen‘çözme’ yolunda işler tıkırında gibiydi. Hükümet bir yandan siyasi-kırımla Kürt siyasal sosyalleşmesini boğuyor, diğer yandan da Kürt meselesini demokrasi çerçevesinde ‘çözme’ yolunda olduğunu iddia edebiliyordu: Ergenekon’un ‘ulusalcı’ ceberrut devleti çözüldüğüne göre, ‘ileri demokrasi’ yolunda Kürtlerin artık şikâyet edecek fazla bir şeyi olamazdı. Kürtlere her türlü zulmü yaşatan ‘ceberut devlet’ tarihin çöplüğüne gönderildiğine göre Kürt hareketinin bu kerameti kendinden menkul demokrasi ortamının hakkını vererek uysallaşması, ‘haddini bilmesi’ gerekiyordu. Geriye sadece, uysallaşmaya bir türlü razı gelmeyen fanatik ve otoriter ‘Kürt ulusalcılarını’ halletmek kalıyordu ki herhalde bu yolda da büyük mesafe katedildiği düşünülüyordu. Netice itibariyle Kürtler, Kürt ulusal hareketinin ‘totalitarizminden’ ne pahasına olsun ‘kurtarılmalıydı’. ‘Şiddetten güç devşirmeyi alışkanlık edinmiş Kürt siyasetinin’ ancak baskı ve sindirmeyle sokağa dökebildiği Kürtler, devlet tarafından doğru yola sevk edilmeli, ‘terör örgütünün’ ağından çekip çıkarılmalı, ‘totalitarizmin’ insafına bırakılmamalıydı. Kürt hareketinin nasıl da şiddetperver, otoriter ve hatta faşizan olduğu, ‘bağımsız’ ve ‘put kırıcı’ Kürt ve Türk aydınlarca ahalinin kafasına bolca kakılmaktaydı zaten. Buna bir de Kürt hareketini ‘derin devletin’ kurduğu da dahil olmak üzere binbir tezvirat eklersek olur biter diye düşünmüş olmalı devletlûlarımız. Bu kapsamlı adli-siyasi-propagandif, gayrimeşrulaştırıcı ve kriminalize edici kampanya karşısında Kürt muhalefetinin gardının düşmüş, inisiyatifi yitirmiş olduğu düşünülüyor olmalıydı. Sönük geçecek Newroz etkinlikleri ve devlet erkânının tam teşekküllü katılacağı resmi Nevruz etkinlikleri, mevcut psikolojik üstünlüğü pekiştirmiş olacaktı. Yeni ‘açılım’ Kürtler olmadan kutlanan ‘Nevruz’la başlayacaktı belki de...

18 Mart’ın hemen ertesinde dahi Mümtazer Türköne bu özgüvenin, daha doğrusu daha o gün ne kadar kof olduğu anlaşılmış olması gereken böbürlenmenin bir örneği olarak şöyle yazabiliyordu mesela: “PKK-BDP cephesi, silahlı mücadeleyi ve ona bağlı olarak kullandığı siyasî taktikleri askerî vesayet düzeneği üzerine inşa etmişti. Bu düzenek çöktü; ama PKK'nın uyguladığı stratejide kayda değer bir değişiklik olmadı. PKK, AK Parti Hükümeti'ni TSK'nın yerine ikame ederek düşman ihtiyacını karşılamayı sürdürdü. PKK'nın arkasındaki kitlesel desteğin temmuz güneşi görmüş kar misali erimesi, bu hesabın tutmadığını gösteriyor. PKK'nın donanımı demokrasi içinde ve demokrasi ile var olan bir rakiple mücadele etmeye elverişli değil.” Yani Türköne’ye göre Kürt hareketinin eyleme kapasitesi askeri vesayetin küllerinden doğan AKP ‘demokrasisi’ tarafından boşa çıkarılmıştı ve dolayısıyla da Kürt muhalefetinin ömrü tükenmişti, muhtemelen uzatmaları oynamaktaydı. ‘İleri demokrasi’ galip gelmişti.

Ancak malum, evdeki hesap çarşıya uymadı. AKP’nin Kürt halkının talepleriyle oluşturulan siyasal alanı parçalama girişimi, Kürt sorununun herhangi bir veçhesinin kendi haricindeki siyasallaştırılma biçimlerini ‘terörizm’ ile özdeş kılarak siyasal alanın dışına atma girişimi, Newroz’da okkalı bir tokat yedi. Oyunu bozan, Kürt sorunu denen karmaşık siyasal-sosyal meselenin günümüzde en belirleyici aktörü haline gelmiş olan kitle seferberliği, Kürt halkının siyasallaşma düzeyiydi. Özellikle Kürt coğrafyasında gerçekleşen kitlesel eylemler ve kolluk güçlerinin terörü karşısında sergilenen kararlı tutum, sönük ve cılız geçecek Newroz düşleri görenleri uykularından uyandırdı. Kürtlerin son otuz yılda biriktirmiş oldukları siyasal deneyimi, edindikleri kolektif özgüveni küçümseyen hükümet büyük bir yanlış yaptı. ‘KCK operasyonları’ nedeniyle paralize ettiğini düşündüğü Kürt muhalefetinin sokağa çıkarabileceği insanların sayısının bir hayli az olacağını varsayıyordu herhalde. Ancak Kürt halkının çok geniş bir kesiminin kendi kolektif gücünü mücadele içerisinde geliştirmesinin, kendi kendini örgütleme ve direniş tecrübesiyle donanmasının yarattığı potansiyelleri hesaba katmadı. Katmayınca da hesabı da ezberi de bozuldu.

Aslında Kürtlerin mücadele ve direniş deneyimlerinin oluşturduğu birikim ve bu birikimin yarattığı özgüven, Türkiye’nin batısından radikal bir biçimde farklı bir siyasal topoğrafyaya tekabül ediyor. Kendi kaderine sahip çıkmaya dönük kolektif enerjilerini önemli ölçüde yitirmiş haldeki Türkiye toplumunda Kürt siyasallaşması, yani Kürt emekçi ve ezilenlerinin Kürt hareketi çerçevesinde ortaya koyduğu politizasyon düzeyi bir tezat, çarpıcı bir istisna oluşturuyor. Devlet erkânının mevcut zihniyet kalıplarıyla bu siyasal gerçekliği, yani savaş ve neoliberalizm cenderesine sıkışmış Kürt ezilenlerinin kendi kaderini eline alma enerjisini idrak edebilmesi mümkün değil. Onlar için ahali ancak devlet ihsanlarının konusu olabilecek edilgen bir kütleden ibaret. Muhtemelen aralarında hem de tam TRT Şeş’te ilk Kürtçe dizi başlayacakken yani devlet ‘Kürtlerine’ sahip çıkarken bu ‘kadir bilmezlik’, bu ‘nankörlük’ neden diye düşünenler çok olacaktır. Bu nedenle Newroz’un sade suya tirit bir bayram günü olarak değil de aynı zamanda bir ‘direniş günü’ olarak kutlanıyor oluşuna bunca öfkeleniyorlar. Devlet erkânının önemli bir bölümü, sıradan insanların ancak ‘terör örgütü’ tehdidi nedeniyle sokak eylemlerine katıldığına gerçekten inanabilecek bir kafa yapısına sahip. Kürt emekçi ve ezilenlerinin siyasal seferberlik düzeyini, eyleme kapasitesini anlayabilecek bir düşünce dünyasına sahip değiller. Neticede Newroz, Kürtleri siyaseten kişiliksiz; devletin müşfik eline muhtaç mağdur bir parya halk konumuna itme girişimini boşa çıkarmış oldu. Kürt halkının önemli bir bölümünün Newroz vesilesiyle ortaya koyduğu siyasal seferberliğin düzeyi, kitleselliği ve radikalliği devlet katında efendilerinin Kürtlerin edilgenliğine dair bütün hesapları bozmuş oldu.

Bu hususu biraz açmakta yarar var: Son birkaç gündeki neredeyse ayaklanma havası, Kürt meselesini nasıl anlamlandırmamız gerektiğine dair mühim bir gösterge aslında. Kürtlük artık bir ezilmişlik ve mağduriyet deneyimi olduğu kadar bir kolektif siyasallaşma ve radikalizasyon pratiğini de ifade ediyor. Yani Kürtlerin ulusal hareket bağlamında siyasallaşmış kesimleri, sadece ulusal ve sınıfsal baskılara maruz kalmış bir kitle değil artık; aynı zamanda kendi kimliğini siyasal ve toplumsal mücadeleler içerisinde inşa etmekte olan siyasal özneler. Yani ‘sorunlarının’, yani Kürt meselesinin ‘çözülmesiyle’ normalleşecek, rahat bir nefes alacak kurbanlar değiller sadece. Kürt meselesini yalnızca Kürtlerin mağduriyetleri temelinde anlamlandırmaya çalışmak, bizzat Kürtlerin bu on yıllara yayılan süreçte edindikleri siyasal deneyimleri azımsamak demek. Açıkçası sosyalistler de çoğu zaman aynı yanılgıya düşebiliyor. Yani biz de çoğu kez Kürt meselesini bir mağduriyet ve ezilmişlik çerçevesine sıkıştırıyoruz ve böylece aslında bu meseleye ilişkin kendi pozisyonumuzu mevcut liberal dizgeden ayırmakta güçlük çekiyoruz. Böylece Kürt meselesi Türk modernleşmesinin ulus inşası siyasetlerinin ortaya çıkardığı bir mağduriyetten ibaret bir sorun olarak telakki ediliyor. Oysa tersine, Kürtlerin ciddi mücadeleler içerisinde deneyim kazanan siyasal özneler olarak tanınması, beraberinde aşağıdan ve ortak mücadele zeminlerinin oluşturulmasına imkân tanıyan, Kürt meselesinin çözümünü de daha kökten bir toplumsal dönüşüm tasavvuruyla bütünleştirebilecek bir zemin oluşturacaktır.

Özellikle Diyarbakır’daki Newroz kutlamalarının kolluk güçlerinin taşkınlıklarına rağmen halkın kararlılığı, azmi ve ısrarı neticesinde gerçekleştirilmiş olması, devletin kolluk güçlerinin sıradan bir başarısızlığı olarak görülmemeli. Diyarbakır’da polis barikatlarını aşan kitleler bunu bir kez yaptıysa neden bir kez daha yapmasın? Geniş yığınların artık kendi kolektif eylemlerinin devlet güçlerini nasıl paralize edebildiğine, yani kendi örgütlülüklerinin gücü ve etkisine dair böyle bir deneyimi var. Arap devrimci sürecinin hatırlattığı bir şey varsa o da korku eşiği bir kez aşıldı mı, ‘sıradan’ insanlar kendi kolektif eylemlerinin gücünü bir kavradı mı, onları yeniden şiddet yoluyla zapturapt altına almanın ne kadar zor olduğudur. Zaten Türkiye sosyalist hareketinin önemli kesimlerinin tersine Kürt muhalefeti içinde Arap ayaklanmaları sürecine olumlu referansların hiç eksik olmaması da bunun bir ifadesidir. ‘Arap Baharı’nın bir devamı ya da tamamlayıcısı olarak bir Kürt Baharı’ndan bahsediliyor oluşu bir tesadüf değildir. Türkiye’de Arap ayaklanmalarının yarattığı sembolizmin siyasal tasavvura etkide bulunduğu yegâne alanın Kürt halk hareketi olması, aslında tam da yukarıda sözü geçen bu ayrıksı ve aykırı siyasal topografyayla alakalı. Bu ayaklanma dalgasının yankısını bizde sadece Kürt muhalefetinde bulmuş olması, söz konusu hareketin kitleleri seferber etme kabiliyeti ve özgüveninin açık bir ifadesi. Mısır ya da Tunus’taki insanların kazandığı özgüven, Kürt kitlelerinin eyleminde yankısını buluyor.

Newroz eylemlerinde açığa çıkan talepler ve yığınsallık Kürt meselesiyle ilgili, çoğu zaman unutulan ya da es geçilen bir başka boyutu yeniden gündeme taşıdı. Kürt meselesi klasik tabirle bir ‘ulusal sorun’ olması hasebiyle bir ‘kimlik’ ve kültürel haklar meselesidir elbette; ancak aynı zamanda bir kendi kendini yönetme meselesidir de. Bu ikinci boyutun gözardı edilmesi, Kürt meselesinin anayasanın giriş kısmında yapılacak kozmetik bir tadilata indirgenmesi riskini ihtiva ediyor. Kürt meselesi sadece Kürtlerin devlet tarafından ezilmişliği, Kürtlerin maruz bırakıldıkları Türkleştirme politikaları ve saireden ibaret değildir. Kürt meselesi bunlarla beraber aynı zamanda Kürtlerin kolektif kimliklerini her türlü baskıya karşı inşa etme ve kendi kendilerini yönetme mücadeleleridir. Yani Kürt meselesi esas itibariyle kendilerini siyasal mücadele yoluyla inşa eden bir halkın kendi kendini yönetebilme iradesinin nasıl hayata geçirilebileceği meselesidir. Bu kendi kendini yönetme meselesinin hangi çerçevede ve nasıl gerçekleştirileceği meselesi bugün Kürt meselesinin temel ayağı haline gelmiştir.

Türkiye’de devlet aklını temsil ettiği iddiasında bulunanlar Newroz’dan bir ders çıkarmamaya niyetli görünüyor. Muhtemelen Newroz’da yaşananları bir ‘yol kazası’, hatta şiddet düşkünü ve fanatik Kürt muhalefetinin demokratik açılıma dönük bir başka sabotajı olarak sunacaklar. Mesela Mustafa Karaalioğlu 22 Mart’ta şöyle yazabiliyor: “Siyasette ve toplumda beliren çözüm arzusu ve umudu PKK’yı alarm durumuna geçirmiş ve silahın gücü seferber edilmiştir. Son Nevruz gösterileri de bu paniğin yansımasıdır. PKK ve BDP, Kürtler adına hiçbir şeyin normalleşmemesi için bütün fırsatları seferber ediyor. Sözgelimi, Nevruz’u kavga ve şiddet olmaksızın kutlamak hiçbir anlam ifade etmemektedir. (...) Her demokratik adımı yok saymak, önemsizleştirmek veya bir provokasyonla etkisizleştirmek gibi sadece bıkkınlık veren tavır ne akıllıcadır ne de politik. Türkiye, bir yolunu bularak bu sorunu çözecektir. Ayrıca, yol bulmak için de sayısız tecrübeye sahiptir. Hal böyleyken, Türkiye’ye dönüp Kaleşnikof kabzası göstermek çaresizliğin ifadesi değildir de nedir? Kürt kimliğinin reddedildiği yıllarda yapılan terör işe yaramamışken, açılım yolunda ilerlerken mi işe yarayacak?” Anlaşıldığı kadarıyla, çözüm peşindeki hükümet ve barışa mani olan Kürt muhalefeti teranesinde ısrar edileceği görülüyor. Bu söylemin, hele Kürtler arasında, ‘alıcı’ bulmaya devam edebileceğini düşünmek ise ‘iyimserlik’ değil, suiniyette ısrardan başka bir şey değil artık.

Newroz ya da ‘Kürt Baharı’, AKP tipi demokrasinin, yani aşağıdakilere rağmen demokrasinin, neoliberal-muhafazakârlaştırıcı hegemonik projenin elinde araçsallaştırılmış ‘demokrasinin’ foyasını meydana çıkaran bir turnusol testi oldu. Kürtlerin halk hareketinin açığa çıkardığı siyasal mobilizasyonu ve buradan süzülen talepleri dikkate almayan, hatta bunları bastırmaya yönelen bir ‘demokratik açılımın’ bir kandırmacadan, Orwellci ‘yeni dilin’ çağdaş bir versiyonundan ibaret olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Tayyip Erdoğan ise partisinin meclis grup toplantısında yaptığı konuşmada, “durmak yok, sonuna kadar böyle devam edecek” diyerek ‘sokaktan’ gelen mesajı almadığını açıkça ortaya koydu. Erdoğan, Kürt meselesini Kürtlere rağmen ve Kürt siyasal sosyalleşmesini tahrip ederek ‘çözme’ ısrarında devam edileceğinin işaretlerini veriyor. Veriyor da Newroz, bu ‘tedipçi açılım’ siyasetinin sınırlarının ne olduğunu ayan beyan ortaya koydu ve AKP hükümeti bu sınırda duruyor. Bu ‘sınırları’ zorlamakta ısrar etmesi, sadece kendisini değil, hepimizi felakete sürüklemek anlamına gelecek.

Newroz’un hemen akabinde bir dizi gazetede tantanayla ilanı duyurulan devletin ‘yeni Kürt planı’ yahut ‘Kürt sorununda yeni strateji’, kırk yıllık aynı sakızı çiğnemede ısrarın vahim bir örneği. Kürt sorununu Kürt siyasal hareketi olmadan, Kürt muhalefetine rağmen ‘çözmek’ temelli bu ‘yeni’ plan ya da stratejiye göre, “Güneydoğu’da ve diğer bölgelerde yaşayan Kürt vatandaşlar, PKK ve KCK baskısından kurtarılacak”. Anadolu’dan Görünüm programından fırlamış olduğu izlenimi veren bu naftalin kokulu ‘yeni’ plan bu ‘kurtarıcılık’ misyonunun ötesinde de radikal vaadler öne sürüyor. Buna göre yeni anayasada Kürt kimliği ya da özerklik üzerine düzenlemeler olmayacakmış. Ancak bunların yerine, sıkı durun, “Yeni anayasa, insan hakları ve vatandaşların kanun eşitliğini esas alacak” imiş. 12 Eylül Anayasası bile, hiç değilse kağıt üzerinde, vatandaşların kanun önünde eşitliğini esas alır ve insan haklarına (elbette bazen dolambaçlı) atıfta bulunur. İşte buyrun size sıfır kilometre demokratik ve sivil anayasa. Özgür Gündem’in yasaklanması bu yeni stratejinin ne anlama geldiğinin ilk işareti olsa gerek. Hükümet, yakın zamanda Fethullah Gülen’in hem de tam dört kitabı Kürtçeye çevrilmişken Özgür Gündem’e ne gerek var diye de düşünmüş olabilir elbet.

Başbakanın grup toplantısındaki sözlerine geri dönelim. ‘Sonuna kadar devam etmek’, sonuna kadar savaşta ısrarcı olmak, bir iç savaş ihtimalini göze almak demek mi yoksa? Veysi Sarısözen’in 22 Mart’taki yazısında hatırlattığı gibi, yaşamını yitiren sivillere de ‘şehit’ payesini tanıyacak bir yasal düzenlemenin yolda olması, Türkiye’nin sivil kayıpların da savaşın bir ‘tarafı’ sayıldığı bir ‘sivil savaşa’ hazırlandığının işareti midir yoksa?

Hâkim sınıfın bu yönde, yani bir iç savaş istikametinde açık seçik bir tercihte bulunduğunu söylemek mümkün değil elbette. Ancak son olarak ‘Kürtler olmasa Nevruz ne güzel kutlanırdı’ anlayışında açığa çıkan muhatapsız, yani Kürtler olmaksızın Kürt sorununu  ‘halletme’ anlayışında ısrar, daha önce bahsi geçen ‘doğu’ ile ‘batı’ arasında giderek farklılaşan iki siyasal ‘coğrafyayı’, iki farklı siyasal sosyalleşmeyi birbirinin karşısına getirme, birbirine kırdırma riskini barındırıyor. Newroz’da alanlara çıkan kitlelerin taleplerini ‘batıdaki’ kamuoyuna tercüme edip aktaracak ve oluşturacağı kitlesel basınçla savaş aygıtını paralize edecek bir barış hareketine her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bu hususta her gün daha da geç kalıyoruz...
 

Foti Benlisoy/sdyeniyol.org

Kürtler İçin Medlerden Sonra En Büyük Fırsat

KNK, KCK ve BDP’nin uzun süredir bütün Kürt partileriyle görüşürek düzenlenmesini istediği Konferans’ın yeni bir parçalanmaya neden olmasının planlarını yapan Türk devleti, bazı Kürt çevreleri üzerindeki nüfuzunu kullanarak, PKK aleyhine bir zemine çekme hesapları yapıyor. Konferans’ın önemine işaret eden Kürtler, tehlikelere de dikkat çekiyor.

 
 

Kürtler, coğrafik ve siyasal ayrılıkları gidermeye yönelik önemli bir adım atmaya hazırlanıyor. Siyasi yelpazenin farklı noktalarında bulunan birçok Kürt örgütünün katılımıyla Haziran ayında düzenlenmesi öngörülen „Kürdistan Ulusal Konferansı“, 21. Yüzyılda Kürtlere yeni bir statü arayışının önemli bir aşaması olarak kabul ediliyor. Konferans, binlerce yıl önce ilk kez Medler zamanında oluşturulan Kürtler arası siyasi birliğin, günümüz şartlarına uyarlanmasını amaç ediniyor. Büyük Eylül Devrimi Derneği Başkanı Tarihçi Yazar Abdulwahit Dibegî, Federal Kürdistan Bölgesi Özgür Kadın Hareketi Meclisi Üyesi Saliha Viyan, Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) Federal Kürdistan Bölgesi Yürütme Kurulu Üyesi Kamuran Berwari ve Kürdistan Parlamenterler Birliği (YPK) Başkanı Nimed Abdulla, Ulusal Konferans ile ilgili görüşlerini paylaştı.
Kimi tarihsel kaynaklar, doğuda Asurlar’ın, batıda Hititler’in saldırılarına karşı Busaeler, Paretaseniler, Strusatlar, Arizantiler, Budiiler ve Magiler adlı 6 büyük Kürt aşiretinin, Med çatısı altında biraraya gelerek, Asurlar’ın egemenliğine son verdiği; Aşağı ve Yukarı Mezopotamya çevresinde Med Uygarlığı adı altında güçlü bir hakimiyet kurduğunu yazar. O günden bu yana 30’a yakın iktidar deneyimi yaşayan Kürtler, iç çelişkiler ve dış müdahaleler nedeniyle bu statülerini uzun süre koruyamadı. Aradan geçen onlarca asırdan sonra, gerek Türkiye, gerek Irak, gerekse de İran ve Suriye’de siyasal olarak önemli bir düzey yakalayan çeşitli Kürt parti, örgüt ve çevreleri, „Kürtlerin tarihten günümüze süre gelen özgürlük ve birlik arayışlarını sonuca ulaştırmak“ amacıyla önemli bir buluşmaya hazırlanıyor. Kürdistan Ulusal Konferansı adı altında yapılacak olan bu buluşma, Kürtlerin toplumsal ve siyasal geleceğine ilişkin söyleyeceği sözü olan tüm çevreleri buluşturacak. 
Sorularımızı yanıtlayan Büyük Eylül Devrimi Derneği Başkanı Tarihçi Yazar Abdulwahit Dibegî, öncelikle birlik ve Kürtler konusunun tarihsel arka planını hatırlattı: „Kürtler Ekbetan’da ilk olarak siyasal bir faktör olarak tarih sahnesine çıkıyor. Bu sürecin ardından Medler büyük bir imparatorluk kuruyor. Kürtler Medler sonrası da uzun bir süre iktidarlarını koruyabiliyorlar. Fakat Medler sonrası yaşadığı gerilemeyle birlikte bütün değerleri elinden gasp ediliyor ve bütün tarihsel mirası başka iktidarlar tarafından çalınarak sömürgeleştiriliyor. Uygarlığın beşiği olan bir halk sömürgeleşmeye sürecinin içine giriyor. Sasanilere kadar da tam bir sömürgeden bahsetmek mümkün değil. Tüm parçalardaki Kürtlerin ilişki içinde olduğu biliniyor ve henüz bir parçalanma söz konusu değil. Bugünkü parçalanmışlığımızın temeli, bu süreçten sonra şekilleniyor ve bizim mevcut durumumuz onun ürünü. Kürt ulusal kıyafeti giyiyoruz ama Arap, Türk ya da Fars aklı ile konuşuyoruz. Bütün bunlar bin yılları aşan sömürgeciliğin eseri.“ 
Günümüzde Kürtlerin ulusal bir birliği oluşturmada yaşadığı zorlanmanın tarihsel parçalanmışlıkla bağlantısına dikkat çeken Dibegî, „Ulusal duygularımızı yitirmiştik. Kürtler son çeyrek yüzyıla kadar kendinden utanan bir toplumdu. Umut ediyorum ki; tarihsel değerlerimizle buluşup, güçlü bir birlik oluşturarak, kendi topraklarımızda özgürce yaşayacağız. Bu parçalanmışlığa son vereceğiz“ diye konuştu. 


Kadınlar konferansa hazırlanıyor
Kürdistan Ulusal Konferansı’nın düzenlenmesinde Kürt kadın hareketinin payı büyük. 24-25 Nisan 2011 Amed’de Ulusal Kürt Kadın Konferansı düzenleyen kadınlar, adeta konferansa giden yolu açtı. Konferans, Kürtlerin yaşadığı tüm ülkelerdeki kadınların katılımını sağlaması açısından bir ilkti. Konferansta, Kürt kadınlarının „Şerê Birakûjî“nin (Kardeş Kavgası) bir daha gündeme gelmemek üzere sona ermesi için her türlü çabanın gösterileceği yönündeki tutumu ve ulusal konferans çağrısı öne çıktı. 
Konuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Federal Kürdistan Bölgesi Özgür Kadın Hareketi Meclisi Üyesi Saliha Viyan, „Yaptığımız konferans ile biz ilk adımı atmış olduk. Simdi ikinci önemli adım ulusal konferans ile atılacak. Bizim ulusal konferans hazırlıklarımız Kürt toplumu için büyük bir öneme sahip. Bu yüzden kadının konferansa katılımı güçlü olmalı. Kendi rengiyle konferansa katılabilmeli. Biz hem Kürt halkının hem de kadının özgürlüğü için ortak mücadele etmemiz gerektiğinin farkındayız“ dedi. Kadın hareketi olarak kendilerini sorumlu gördüklerini belirten Viyan, „Düşman Kürtlere saldırdığı zaman ‘bu Güneyli, şu Kuzeyli, şu kadın, bu erkek’ demiyor. O yüzden bizim mutlaka ulusal birliğimizi kurmamız lazım“ diye konuştu.

Sömürgeciler rahatsız
„Kürtlerin ulusal birliğinden sömürgeci devletlerin rahatsız olduğunu“ ifade eden Viyan, şunların altını çizdi: „Bu yüzden de sömürgeciler Kürt ulusal birliğinin oluşmaması için her türlü çabayı harcıyor. Ulusal Konferansı da kimi çarpık tartışmalarla engellemeye çalışıyor. Bizim tüm mücadele kanallarımız bu tehlikeye dikkat etmeli ve birbirinin farklılıklarıyla yaşamayı bilmelidir. Kendi şahsi çıkarlarını hiçbir zaman ulusal çıkarların önüne koymamalıdır. Biz de diğer halklar gibi haklarımızla yaşamak istiyoruz. Konferansta herkesi bağlayacak bir sözleşmenin oluşturulması gerekiyor. Kürt birliğinin gelişimi için konferans farklı görüşlere açık olmalıdır. Konferans bu farklılıklarla Kürtlerin büyük bir güç haline gelmesini sağlayacak.“

Berwari: Ulusal program hazırlanmalı

Öcalan’ın 15 Şubat 1999 tarihinde Türkiye’ye getirilmesine, Kürtler arası birliği sağlayarak cevap olmak düşüncesiyle 26 Mayıs 1999’da kurulan Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) kuruluş beyannamesinde belirttiği gibi, „Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi, ulusal kimliği ve ulusal birliği sağlama“ amacıyla faaliyet yürütüyor. KNK, Kürdistan Ulusal Konferansı’yla, 13 yıldır kesintisiz olarak sürdürdükleri mücadelenin bir anlamda meyvesini verdiğini düşünüyor. KNK Federal Kürdistan Bölgesi Yürütme Kurulu üyelerinden Dr. Kamuran Berwari, „Kürdistan Ulusal Konferansı, Kürtlerin hayali ve gerçekleştirmek için uğraş verdiği bir stratejidir. Bu ulusal proje bir KNK projesidir“ dedi. Konferansın temel amacının „ulusal birlik konusunda bir strateji oluşturmak; Kürtlerin tek ses ve tek yürek olmasını sağlamak olduğunu“ kaydeden Berwari, konferanstan beklentilerini söyle sıraladı: „Kürtlerin geleceği konusunda ulusal bir program hazırlanmalı ve bu strateji ile tüm parçalarda ulusal birliğin kuruluşu gerçekleştirilmeli. Kuskusuz böylesi bir stratejinin hayat bulmasıyla Kürtlerin tüm parçalardaki sorunları çözüm yoluna girecek ve ulusal birlik-ittifak daha da güçlenecektir. Kürt birliği sağlandığında zayıflık sona erecek ve Kürtler güçlenecektir. Umut ediyorum ki bu konferansta diğer uluslarla nasıl birlikte yaşayacağımızı, nasıl örgütleneceğimizi ve nasıl özgür bir Kürdistan kuracağımızı ortaya koyacağız.“ 



Konferans için uygun zaman
Berwari, konferansın zeminin her zamankinden daha güçlü olduğuna da dikkat çekerek, şunları söyledi: „Kürdistani hareketler ‘biz çevrenin baskılarından çekiniyor ve ulusal birlik olmaktan korkuyoruz’ gerekçesiyle kendilerini kandırmasınlar. Hiç kuskusuz dış güçler gelip Kürtlerin birlik olmasını istediğini söylemeyecek ve böylesi bir şeye sıcak bakmayacaklardır. O yüzden konferansın ulusal birlik, tek ses ve tek tutum çıkarmaması Kürtler açısından büyük bir kayıp olacaktır. Şu an konferans için siyasi, ekonomik, felsefi ve toplumsal zemin var. Kürtlerin kendi kaderini tayin etmesi için zemin oluşmuş durumda“ seklinde konuştu.


Tüm kesimler katılmalı

Başta PKK, KDP ve YNK olmak üzere tüm Kürt hareketlerine seslenen Berwari, şu çağrıyı yaptı: „Kürtlerin kaderi bu üç hareketin ortak tutum alması ve birlik olup, konferans çalışmalarını aktif yürütmelerine bağlıdır. Yine Kürdistan’da, bilinen tüm kişi ve kurumlar, yayın organları, ulusal konferans ve ulusal birlik konusunda güçlü yayınlar yapmalıdır. Tüm parçalardaki Kürtler konferans delegelerini hazırlamalıdır. Konferansa bilim insanları, aydınlar ve akademisyenlerin katılımı da çok önemlidir. Kürtlerin önde gelen kurum ve siyasi partileri olan KNK, KCK, PKK, YNK ve KDP’nin temsilcileri hazırlık komitesinde yer almalı ve toplumun tüm kesimlerini konferansa katmalıdırlar. Hiçbir şekilde konferans dışında kalan olmamalı, PKK, KDP, YNK, PAJK, PJAK, PÇDK, PYD, GORAN, YEGIRTU ve tüm Kürt hareketleri -ister silahlı, ister sivil- konferansa dahil olmalıdır. Bu hareketler konferansa dahil edilirken dış güçlerin hassasiyetine bakılmamalıdır. Eğer bu ilke esas alınmazsa konferans, ulusal bir konferans olmaz.“
Konferansın amacının hiçbir şekilde bir hareketi ya da kesimi öne çıkarmak olmadığına dikkat çeken Berwari, söyle konuştu: 
- Temel amaç Kürt halkının hakları için ortak bir program oluşturarak büyük Kürdistan’ın özgürlüğünü sağlamaktır. 
- Bizim bölge devletleriyle ne tür bir ilişki içinde olacağımız netleşmeli ve Kürdistan’ın geleceği belirlenmelidir. 

Birliği sağlayacak organ

Kürt parlamenterler, bakanlar ve bazı bürokratlar emekli olduktan sonra 2005 yılında Kürdistan Parlamenterler Birliği’ni (YPK) kurdu. YPK, Federal Kürdistan Parlamentosu’nda 2006’da resmi statü elde etti. YPK’nin temel amacı hükümetin ulusal konularda tutum alamaması durumunda ortak bir deklarasyon yayınlayarak, hükümeti ulusal tutum alamaya çağırmak ve bu konuda destek sunmaktır. YPK Başkanı Nimed Abdulla da, konferansın zorunluluğuna dikkat çekti: „Çünkü Kürtlerin bütün eksiklikleri ve sorunları, birliği sağlayacak böylesi bir konferansla çözüme kavuşur. Ancak bu şekilde kendi ulusal varlığını tüm dünyaya ilan eder. Tüm Kürtlerin konferansa bu temelde yaklaşması ve konferansa tüm Kürt taraflarının katılması gerekiyor.“

MURAT KOLCA - DİHA HEWLÊR



 

 

Gençlik hazır

Ulusal Kürt Gençlik Konferansı’nın ilki BDP’nin gençlik yapılanması olan Demokratik Yurtsever Gençlik’in (DYG) çağrısıyla 16 Mart 2011’de Amed’deki Cegerxwîn Gençlik Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. 

 

Birçok ülkeden yüzlerce delegenin katıldığı konferansta, „Kürdistan’ın dört parçasında baskı ve zulüm hangi ülke ve ulustan gelirse gelsin, buna karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Kürtçeyi yasaklayan devletlere karşı mücadele ederek, dilimize sahip çıkmalıyız. Kürtlerin ulusal birliği oluşturulmalı. Bütün örgütler biraraya gelerek bir an önce ulusal konferansı toplamalı. Kürt sorunun çözümü için demokratik ve barışçıl yollar denenmeli“ gibi kararlar alındı. Ulusal Kürt Gençlik Konferansı’nın ikinci ise 15 Mart 2012’de Federal Kürdistan Bölgesi’nin Hewler kentinde yapıldı. Konferansta, ulusal güvenliğin, ulusal birliğin temel amacı olduğu vurgulanırken, yine Türkiye, Suriye, İran ve Irak’taki Kürtlerin mücadelelerinin amaçları olan özerklik, federasyon, bağımsızlık ve otonomi taleplerinin desteklenmesi kararı alındı. Konferansta, „Kürt gençliği tüm parçalarda yaşayan Kürt halkına yönelik tüm saldırılara karşı mücadele yürütür. Asimilasyon politikalarına karşı mücadele yürütür, diline ve kültürüne sahip çıkarak asimilasyoncu politikaları protesto eder. Tüm siyasi aktörlerin katılımı ile Kürdistan Ulusal Konferansı’nın gerçekleşmesi için mücadele yürütür“ başta olmak üzere birçok konuda kararlar alındı.

Katılımcılardan Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi üyesi Berfîn Serhad, gençliğin biraraya gelişinin çok önemli ve hayati olduğunu belirterek, ulusal birliğe de önayak olunabileceğini söyledi. Serhad, „Düşmanlarımızın yürüttüğü bölme parçalama politikalarının sonucu olarak gelişen farklılaşmalara karşı ulusal birliği güçlendirerek mücadele yürütmesi gereken en dinamik güç gençliktir“ dedi. 
Hewler’deki Ulusal Kürt Gençlik Konferansı Divan Üyesi Rezan Gulo, Kürt gençliğinin, Kürt hareketleri arasındaki çelişkilerin sona ermesi için önemli bir adım attığını söyledi. Konferansta birçok konunu tartışıldığına dikkat çeken Gulo, „Konferansımızın ulusal konferansa güçlü bir alt yapı oluşturmasını ve bu temel üzerinde hiçbir Kürt hareketinin dışında kalmadığı yeterlilikte gerçekleştirilmesini umut ediyoruz“ diye konuştu.
Konferans delegasyonundan Xebat Andok, gençliğin gerçekleştirdiği konferans ile ulusal konferansın önünü açtığına işaret etti. Andok, „Gençlik konferansı ulusal birlik için çok önemli bir adımdır. Kürtlerin ulusal birlik olarak tutum sahibi olması ve sömürgecilere cevap olması gerekiyor. O yüzden ulusal konferansın böylesi tarihsel bir süreçte gerçekleşmesi ve bu dönemin yaratmış olduğu fırsatların kaçırılmaması lazım“ şeklinde konuştu.
Kürdistan Ulusal Gençlik Konferansı Hazırlık Komitesi Üyesi Mustafa Mamay ise tüm Kürt hareketlerinin birlik olabilmesi için ulusal konferansın yeterli bir katılım düzeyi ile gerçekleşmesinin önemine dikkat çekti. Mamay, şunları söyledi: „Ulusal birlik karşıtı tutumlara karşı bizim duruşumuz bellidir ve hiçbir zaman ulusal birliğe zarar verecek tutumlara göz yummayız. Zaten yanlış yaklaşımlardan ötürü konferans yeterince gecikti. Artık tüm Kürt hareketleri tarihlerinden ders çıkarmalı ve ulusal birlik konusunda üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmelidir.“


1046



YENİ ÖZGÜR POLİTİKA 

Amad'de Cember Yarıldı Alan Doldu Taştı AKP Zulmü Sökmedi

Diyarbakır Newroz alanında yüzbinlere seslenen BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, "Bak AKP bak! İşte Newroz budur. Tehdit ve operasyonlara rağmen işte halk özgürlük meydanındadır" dedi. 

Diyalog ve müzakerenin direnişle olacağını belirten Demirtaş, "Bu yolda halk kendi Önderi'nin ve partisinin etrafında kenetlenmiştir. Sayın Öcalan 10 metrelik çukurdaysa çözüm beklemeyin. Direniş bu halka özgürlük getirecektir. Artık Kürdistan'da statüsüz yaşamak istemiyoruz" dedi. 

İçişleri Bakanlığı'nın yayınladığı genelge ile Newroz'un yasaklanmasına rağmen "Halkın kararıdır" diyen Kürt siyasetinin bugünde karar kıldığı kutlama için alana akan yüzbinlerce Diyarbakırlı net mesajlar haykırdı. 

"Kimliğin tanınması, anadilde eğitim hakkı, siyasi statü ve Kürtlerin örgütlenme hakkı" talepleri ile "Êdî bes e an azadî an azadî" ve "Öcalan'a özgürlük Kürt halkına statü" şiarıyla gerçekleştirilen ve yüzbinlerin katıldığı Newroz'da BDP İl Eşbaşkanı Zübeyde Zümrüt'ün ardından kitleye seslenen Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, "Hewler, Afrîn ve Qamışlo Kürdistan'ın dört parçasında Newroz kutlu olsun" diyerek, "Dünya şahit olsun ki hiçbir güç bizim birliğimizin önünde duramaz" diye konuştu. 

‘DAHA ÖNCE ‘KUNDİR’ SİYASETİNİ BIRAKIN’ DEDİK

"Kürt halkını tanımayanlar bir daha bugünkü yaşanılan örneğe baksınlar" diyen Baydemir, "Bu halk artık korkunun kefenini yırtmıştır. Ya özgürlük ya özgürlük. Tüm dünya ve Ankara bilsin ki artık Kürt halkı ve Kürdistan, statüsüzlüğü kabul etmeyecek. Dilimizi yasaklarsanız biz de tüm barikatları kırıp bu alana geleceğiz. Daha önce 'kundir' (Kabak) siyasetini bırakın demiştik. Tekrar ediyorum. Kundir siyasetini bıraktınız ama Ankara'nın hareket ettiği akıl kundir aklıdır. Gelin insan olun" şeklinde konuştu.

‘DEVLET SİYASETİ İFLAS ETMİŞTİR’

Baydemir'in ardından yüzbinlere seslenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Ahmet Türk, devletin siyaseti ve zulmünün bugün iflas ettiğini belirterek, "Bugün burada devletin politikalarını kırdınız. Korkuyla Kürt halkını susturamazsınız. Bugün devlet siyaseti devlet zulmü iflas etmiştir. Kürt halkı sonuna kadar direnecektir. Halkımızın hukukunu tanımaya mecbursunuz. Sayın Öcalan Kürt çözümü için çok adım attı. Barış dedik, Öcalan'ı tecride aldılar. Kardeşlik dedik, 7 bin Kürt siyasetçiyi zindana koydular. Roboski'de halkı uçaklarla bombaladılar. Bugün Amed'te Kürt halkının bu meydanda toplanmasına izin verilmedi, ama Kürt direnerek geldi ve 'buradayız' diyor. Kürtler özgürlük için ayakta artık susturamazsınız. Bizim size söylememize gerek yok siz özgürlük yolunu biliyorsunuz" diye konuştu. 

‘AMED TARİH YAZDI’

Tuğluk, "Amed bugün tarih yazdı. Zorbalığa ve zulme direndi. Bu alanı doldurdu. Tarih yazdınız. Tankları ve toplarıyla Amed'i işgal ettiler. Bu halk düşman güçleri mi ki işgal ediyorsunuz. Ama sizler Amed'e yakışanı yaptınız. Başbakan'ı Amed'e davet ediyoruz. İdris Naim Şahin'i Amed'e davet ediyoruz. Gelip görsünler. Siz bu halkın özgürlük yürüyüşünü durduramazsınız. Bugün Newroz gününde yeni bir başlangıç yaptınız" dedi. 

PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit ve siyasi operasyonlara dikkat çeken Tuğluk, "Bu devletin Kürt halkına reva gördüğü şey, 'ya ölüm ya zindan'dır. Bu zulmünüze karşı sonuna kadar direneceğiz. Bedel gerekiyorsa öderiz. Ödeyeceğiz. Kimliğin tanınması, anadilde eğitim hakkı, siyasi statü ve Kürtlerin örgütlenme hakkını talep ediyoruz" diyerek sözlerini bitirdi.

‘BAK AKP İŞE NEWROZ’

Daha sonra konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, kitleye "Newroz'u bilmeyenlere, tanımayanlara Newroz nedir dersi verdiniz" diye seslenerek konuşmasına başladı. Ortaya çıkan tablonun anlayana basit bir ders olduğunu vurgulayan Demirtaş, "Bak AKP bak! İşte Newroz budur. Engelleyemezsiniz, yasaklayamazsınız. Tehdit ve operasyonlara rağmen işte halk özgürlük meydanındadır. 'Teslim olmadık' diyen kocaman yürekli bir halk Newroz meydanındadır" şeklinde konuştu. 

Kazlıçeşme'deki müdahaleye de tepki gösteren Demirtaş, İstanbul'daki halkı selamladı. "21 Mart dışında Newroz'u kutlayamazsınız diyorlar" şeklinde konuşan Demirtaş, "Bakın bugün ayın 18'i kutlanır mı kutlanmaz mı görün. Demek ki halkın gücü önünde duramazsınız. Halk saçma sapan genelgenizi tanımaz. Siz halkı tanıyacaksınız. Artık Kürdistan'da statüsüz yaşamak istemiyoruz. Kendi anavatanımızda özgür yaşamak istiyoruz. Şu anda hükümette hiç bir görüşme yoktur. Diyalog ve müzakere direnişle olacak. Bu yolda halk kendi Önderi'nin ve partisinin etrafında kenetlenmiştir. Sayın Öcalan 10 metrelik çukurdaysa çözüm beklemeyin. Direniş bu halka özgürlük getirecektir" dedi. 

Demirtaş'ın konuşmasının ardından cezaevinde bulunan PKK ve PAJK'lı tutsakların gönderdiği Newroz mesajı okundu. 

Ardından BDP Urfa Milletvekilli İbrahim Binici, halkı "özgürlük yürüyüşü"ne davet etti. Davet üzerine sabah saatlerinden itibaren onca engellemeye rağmen alanı dolduran yüzbinler, BDP İl binasına doğru yürüyüşe geçti. 

ANF NEWS AGENCY


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/newrozresim-390x220.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Dehak'ı yakan Newroz ateşi AKP'yi de yakar / Mehdi Atay Mehdi Atay

Dehak ı yakan Newroz ateşi AKP yi de yakar / Mehdi Atay Mehdi Atay

 
 

Ankara - Geniş bir coğrafyada farklı halklar tarafından, farklı saiklerle kutlanan Newroz'un Kürtler açısından anlamı çok farklıdır. Kürtler Newroz'u baharın müjdecisi olmanın, bir mevsim dönümü olmanın ötesinde, zorbalığa karşı bir halkın direniş günü olarak algılayıp bu isyanla zorbalığa son verilmesini bayram ilan etmişler.

AKP bu sene 21 Mart'ın hafta içine gelmesi nedeni ile üç gün önce 18 Mart'ta kutlanması yönünde alınan kararı, “yasak” ilan ederek Newroz alanlarında ortaya çıkan direniş ruhunu yok hükmünde ilan etme çabası içine giriyor. AKP'nin bu Newroz'u yasaklama, yasak ilan etme girişimini bir kaç yönden okumak gerek;

Birincisi, Hükümet'in yasaklama kararının KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan'ın, “Diyarbakır ve İstanbul'da yapılacak 2012 Newrozu'nun önemine” dikkat çektiği açıklamasının hemen ardından gelmesi, yine bu açıklamanın ardından Kürdistan ve Batı şehirlerinde yapılan ev “baskınlarında peş peşe bombalar bulunması” dikkat çekicidir.

İkincisi, AKP bu kararı ile Demokratik Özerklik sonrası yapılacak ilk Newroz'da ortaya çıkacak iradeyi yokmuş gibi göstermek istiyor.

Üçüncüsü, Kürt siyasetçisi, gazetecisi, aydını ve dostlarından oluşan binlerce rehinesinin yanında Kürt Newroz'unu da rehin almak istiyor, bu yolla “biz 21 Mart'ta yapılacak kutlamaya karşı değiliz, 18'inde amacının dışında bir kutlama var” diyerek bir bayram kutlamasını kriminalize etmeyi amaçlıyor.

Newroz'u, “Nevruz”laştıranların hesabı ne kadar tuttuysa AKP'nin hesabının o kadar tutmayacağı da ortada. Kürt halkı AKP'ye bunu yaşamayı nasip etmez. Bugüne kadar Kürdistan'a yönelik tüm politikaları bir avuç yandaş yaratmanın dışında tek bir siyasal zemin oluşturmayan AKP, Newroz ateşlerinin yanmasını da engelleyemez. Kürtler'in 18 Mart'ta kutlama kararı alınan merkezlerde kutlama alanlarına yürüyecekleri çok açık. Bu Kürtler'in ve demokrasi isteyen tüm çevrelerin en doğal hakkıdır. Bu hakkı gasp etmek bundan sonra devlet eli ile yaşanacak her türlü saldırıya önceden, gerekçe üretmektir.

Seksen öncesinde, bir çok şehirde kasabada irili ufaklı sinema ya da konferans salonlarında kutlanan Newrozlar, yirmi yılı aşkın bir süredir başta Diyarbakır olmak üzere Kürdistan'ın ve Batı illerinin bir çoğunda bugün sürmekte olan zulme karşı mücadele kararlılığının toplu ilanı olan mitingler biçimde kutlanıyor. Öylesine bir kararlılıkla yapılıyor ki bu kutlamalar yine Diyarbakır'ın yanı sıra bir çok Kürdistan şehrinde kutlama yapılan alanlar, “Newroz Meydanı” olarak anılıyor artık.

Newrozlar'da ortaya çıkan bu irade, başından beri Ankara egemenliğini ciddi biçimde korkuttu. Önce o güne kadar hiç kutlanmayan Newroz devlet eli ile, “Nevruz”laştırılarak Kürtler'in bu güne biçtiği değerin içi boşaltılmak istendi. İl valilerinin öncülüğünde takım elbiseli adamların ateşlerin üstünden atladığı, yumurta tokuşturduğu, demir dövdüğü mesire eğlencesi kıvamındaki nafile çabalar halkın teveccühüne de hiç bir biçimde mazhar olmadı. Bu törenler daha çok oturduğu yerden maaş alan devlet erkanının aldığı parayı hak ettiği zıplamaların ötesine geçmedi.

Bu resmi Nevruz maskaralığına karşılık, her türlü devlet terörüne ve olumsuz hava koşuluna karşın toplanan Newroz kalabalıkları egemen güç tarafından teslim alınamayacağını ilan etti. Bundan tam yirmi yıl önce, 1992 Newroz'unda Cizre'de yapılan kutlamalara saldıran devlet güçleri onlarca Kürd'ü katlederek bu ateşi söndüreceğine inandı. Oysa hemen bir sonraki Newroz'dan başlayarak, devletin valilik bahçesine indirgeyerek ehlileştirebileceğini sandığı ateş, Newroz'un ruhuna uygun olarak Kürdistan dağlarından her sene söndürülemeyeceğini gösterircesine yakıldı.

Bugün de AKP Hükümeti kendinden önceki zorbalardan daha ”akıllı” olduğunu göstermek istercesine önce İstanbul ardından da Diyarbakır'da yapılacak Newroz kutlamalarına yasak getirdi. AKP savaş uçaklarıyla bombaladığı dağların da, alanların da yasalar çerçevesinde kendine ait olduğunu sanıyor. O dağların, meydanların gerçek sahiplerinin elinden bir takım yasal mevzuatlarla alınabileceğini düşünüyor. Bugün tarihin çöplüğünde kendine ayrılan yere çekilmiş kendinden önceki Ankara egemenleri gibi.

AKP'nin hesabı 1992'de Cizre'de gerçekleşen devlet katliamını tekrarlamaksa unutmamalı ki Dehak'ı yakan Newroz ateşi AKP'yi de yakar.

ANF NEWS AGENCY


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/11-430x260.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Strasbourg’da Tarihi Açlık Grevini Destek Amaçlı Ziyaret Ettik

Strasbourg’da Tarihi Açlık Grevini Destek Amaçlı Ziyaret Ettik
Strassbourg'ta 15 Kürdistanlı ile devam eden süresiz- dönüşümsüz açlık grevine destek amacıyla  Cumartesi günü sevgili Yazarımız ve köylüm Ali Hıdır Cihan ile birlikte açlık grevinin yapıldığı Strassbourg kentine gittik. Klisenin kendilerine yer ve destek verdiği alanda birçok kürdistanlının olduğunu görmek bana büyük bir mutluluk verdi.Açlık grevini sürdürenlere verilen bu destek kürt halkının var olma savaşında önemli bir motivasyon ve güç tür.
 
15 kişinin devam ettirdiği ve 10. uncu gününe girildiği bugün hala grevi sürdüren arkadaşların dinç ve güçlü oluşları kararlılıkları ve inançlarının en güzel örneğiydi, kendileriyle epey bir sohbet ettim, bu mücadelenin ve kürt halkına,kürt halkı şahsında Öcalan'a uygulanan tecrit ve baskıların,tutuklanmaların karşısında durma boşa çıkarma, Avrupa kamuoyunun kürt halkının bu haklı mücadelesi karşısındaki duyarsızlığını duyarlı hale getirme ve haberdar etme, önümüzdeki süreçlerde bu mücadele içerisinde olmayan pasif duran kürdistanlılarıda bu mücadeleye katma amaçlarıyla bu grevi büyüteceklerini ve gerekirse özgürlük için bu halk için ölüme kadar devam edeceklerini büyük bir kararlılıkla belirttiler.
Fransız polisinin tüm baskılarına rahmen klise yönetiminin açlık grevi yapanlara verdiği desteğinde ayrıca büyük bir önemi olduğunu düşünüyorum, Klise papazının polise;" eğer biz bu insanları kliseden çıkarırsak veya çıkarmaya çalışırsak ben İncil'i bırakırım" çıkışıyla aldığı tavır din adı altında faaliyet yürüten diğer inanç mensuplarınada insanı sahiplenme destekleme adına önemli bir çıkış ve örnek olarak görüyor papazı kutluyorum.
 
Açlık grevinin yapıldığı çadırda grev sözcüsü orada bulunan destekçileri selamlayarak bir konuşma yaptı, konuşmasında bugüne kadar kendilerine sununlan desteği dile getiren sözcü Pazar gününden itibaren 15 arkadaşın yanında dönüşümlü açlık grevine başlayacak gruplarında katılacağını ve bu eylemin büyütüleceğini belirtti. Avrupa Parlementosu ve diğer kurumların heyetler halinde ziyaret edildiğini amaçlarını içeren çeşitli dosyaların sunulduğunu belirterek grevcileri ziyarete gelen arkadaşların da mümkün olduğu kadar artık grevcilerin yanında çok kalmamalarını sürekli farklı ziyaretçilerin gelmesinin destek açısında önemli olduğunu, grev yapan arkadaşlarımıza mümkün olduğu kadar uzaktan selamlamarını 10 günün sonucunda bazı arkadaşların artık rahatsız olabileceğini grip vb hastalıklara kapılmaması için daha dikkatli olunması noktasındaki uyarılarıda konuşmasına ekleyerek dayanışmaya gelen tüm kurum ve bireylere teşekkür ederek sözlerine kürtçe" yan hebun yan tunebun".şiarıyla son verdi.
 
Bende burada tüm grevcilere bu karalı ve inançlı eylemlerinde başarılar dilerken tüm duyarlı kesimlerin bu süreçte grevcilerin yanında olmalarını,desteklerini esirgememelerini, siper yoldaşlığının ve gerçek dostluğun gününün kürt halkı adına bugün olduğunu belirtiyor tüm grevcileri tekrar selamlıyor başarılar diliyorum.
SmartNews.com