Breaking News:
Wan’da sefaletin sefaleti -Ehmed Pelda - Thursday, 01 December 2011 22:57
27 Yıl Sonra Tekrar Van-4-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 29 November 2011 17:20
27 Yıl Sonra Tekrar Van-3-A.Haydar Gürbüz - Monday, 28 November 2011 16:32
27 Yıl Sonra Tekrar Van-2-A.Haydar Gürbüz - Saturday, 26 November 2011 21:07
27 Yıl Sonra Tekrar Van-1-A.Haydar Gürbüz - Friday, 25 November 2011 18:17
Techno-Ecology: Ekonomi ve politikanın gerçek sahnesi - Wednesday, 23 November 2011 23:12
Bir tutsaktan mektup var - Wednesday, 23 November 2011 22:38
Güç mücadelesinin yeni kutsal kitabı-Ehmed Pelda - Sunday, 13 November 2011 15:11
Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 25 October 2011 07:45
zel dağının rüzgarı - Friday, 21 October 2011 16:29
Barış İçin Savaşmak - Tuesday, 11 October 2011 07:17
İkiyüzlülük abidesi - Sıtkı Güngör - Tuesday, 11 October 2011 07:14
Sancı-Ehmed Pelda - Tuesday, 11 October 2011 07:09

INFORMATION


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/etha-20111220-gundem-onu-aciklama-06_display-330x220.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81
GERGER: BU BİR SAVAŞ

GERGER: BU BİR SAVAŞ

 Haluk Gerger (Araştırmacı-yazar): Topyekün savaş ilan etti bu hükümet. Dalga dalga yayılıyor. Bu bir savaş. Savaşın cepheleri, muharebeleri bunlar. Hiçbir yer güvenli değil, her yer saldırı altında. Gözaltına alınanlar arasında tanıdıklarım var. Bunların gazeteci olduklarını biliyorum. Gazetecilik dışında hiçbir eylemlerinin olmadığını biliyorum. Bir ayrım yapmıyor. Resmi ideolojinin dışında kalan, Kürt halkının haklı meşru taleplerini savunan herkes bu büyük saldırının hedefi. Bütün mesele; sıra kime, ne zaman gelecek. Tablo bu. Bu hukuk dışı ve gayrımeşru tabloya direnmek, demokratik ve meşru bir davranış olur. Dolayısıyla her alandaki her boyuttaki insanların demokratik direniş hakkı doğmuş olur. Bu direnişi bir an önce örmek lazım.

 

BORATAV: MUHALEFETİ TASFİYE ÇABASI

 

Korkut Boratav (İktisatçı): Şu anda parlamento dışında ciddi muhalefet yapan bütün hareketler baskı altına alınarak tasfiye edilme çabaları ile yüz yüze kalmaktadır. Ana şablon şablon budur. Siyasi iktidar kendisine muhalefet yapan bütün akımları tek tek susturup tasfiye etme çabası içindedir. Bu gözaltıların da bununla bağlantılı olduğunu tahmin ediyorum.

 

KÜRKÇÜ: GENİŞ MÜCADELE ALANI YARATMAK GEREKİYOR

 

Ertuğrul Kürkçü (BDP Milletvekili): AKP'nin tek parti rejimini pekiştirmek için sosyal muhalefeti ve Kürt muhalefetine karşı yürüttüğü kapsamlı operasyonun bir anındayız. Bu operasyon aslında Kandil'den İstanbul'a kadar bütün Türkiye'yi kapsıyor ve sadece Kürt özgürlük mücadelesine ya da sadece silahlı mücadeleye değil barışçıl özgürlükçü sivil toplum hareketlerine, sendikal mücadeleye kadar, hukuk alanından medyaya belki bundan sonra spora ya da akademiye kadar her alanı kuşatacağı anlaşılıyor. Şimdi muhalif medya alanındayız. Burada uygulanan saldırı karşısında Türkiye'deki bütün demokratik ve sosyal muhalefet güçlerinin dayanışma içinde olduklarını görüyoruz. Mümkün mertepe geniş mücadele ve dayanışma alanı yaratmak gerekiyor. 90'larda Özgür Gündem'e karşı girişilen saldırılar şimdi daha geniş bir alanda belki yıkıcı araçlar kullanarak değil ama aynı sonucu yaratacak şekilde üretim araçlarına haberleşme araçlarına el koyarak şekilleniyor.

 

FİNCANCI: NEREYE KADAR GİDECEK?

 

Şebnem Korur Fincancı (TİHV Genel Başkanı): Sürekli bir liste var, sürekli gözaltı sayısı artıyor. Nereye kadar gidecek bilmiyorum, herhalde tüm muhalefeti cezaevlerine doldurana kadar gidecek bu iş. Maalesef Türkiye adına çok talihsiz bir dönemden geçiyoruz.

 

ÖNDER: KAYGILIYIM

 

Prof. İzzettin Önder (Ekonomist yazar): İnsanların söz söylediği için gözaltına alınması... Bu Türkiye'de demokrasiyi ihlal edici bir şekilde gelişiyor. Hakikaten üzücü bir şey. Bir an evvel bunun durması gerekiyor. Yaşananlar konusunda halkın bilgilendirilmesi gerekiyor. Bir ülkede fikirleri yüzünden insanlar gözaltına alınıyorsa bu çok ciddi bir şeydir. İleri demokrasiye geçeceğiz, yeni anayasa yapacağız denilen bir çağda insanların gözaltına alınması hem moral bozucu hem yanlış. Kaygılıyım. Bu kadar çok aydının, gazetecinin, yazarın cezaevinde olduğu tek ülke herhalde Türkiye'dir.

 

MANSUR: AYNI SENARYO

 

Lale Mansur (Oyuncu): Çok bildiğimiz bir şey. Aynı senaryoları daha kaç yıl oynayacağız, kaç yıl çekeceğiz aynı şeyleri? Çok üzüldüm.

 

ALPER: NEREYE KADAR GÖTÜREBİLİRLER?

 

Özcan Alper (Yönetmen): Herşey çok net açık aslında. Muhalif, kendileri gibi düşünmeyenleri susturmak istiyorlar. Hep aynı şey. Kafalarından uydurup yapıyorlar. Artış şöyle düşünüyorum; bu nereye kadar gidebilir? Daha nereye kadar götürebilirler? Bir şekilde bu baskının ters tepebileceğini düşünüyorum ve düşünmek istiyorum.

Nejat Yavaşoğulları (Sanatçı): Birçok konuda topluma baskın olduğunu biliyoruz. İleri demokrasi deniliyor ama 500'e yakın öğrenci tutuklu. Gazetecilere yapılan baskı ve tutuklamalarla dünya ülkeleri arasında ilk sıralara oturduk. Demek ki bu da yeni bir aşama olduğunu gösteriyor. Bunu şiddetle kınıyorum.

 

BİROL: BASKILAR HİÇBİR ZAMAN YILDIRMADI

 

İlknur Birol (Halkevleri Genel Başkanı): Klasik bir AKP operasyonu daha görmekteyiz. Belli ki, İçişleri Bakanı'nın bahsettiği koordinasyon içinde gerçekleşen ve basına yönelen bu tutumu kınıyorum. Bu operasyonel tutumlarla Türkiye toplumunun temel sorunlarına cevap üretmek mümkün değildir. Bunun tek ve biricik yolu, demokratik ve barışçıl bir çözüm için muhataplarıyla müzakere yapmaktır. Bu tutum aynı zamanda basın üzerinden bütün topluma verilen bir gözdağıdır. Bilinmelidir ki, eşitlik, özgürlük ve adalet arayışında olanlar, tarihin hiçbir döneminde baskılardan yılarak sessiz kalmadılar. Düşüncelerini, sözlerini, daha gür, daha yüksek söylemeye ve dayanışmalarını büyütmeye devam ettiler. Bizlerin de yapacağı budur. Biz bir an önce iktidarın elinde oyuncak haline gelen, bu operasyonel aracının bertaraf edilmesini, KCK adı altında yapılan, gazetecisinden akademisyenine seçilmiş siyasetçisinden parti yöneticilerine kadar, ilerleyen bu tutumdan vazgeçilmesini, Kürt siyasi hareketinin Kürt sorununun çözümünde muhatap olacak meşru temsilcileriyle ve demokratik kuvvetlerle sorunun çözümünün müzakere edilmesini, ülkeyi gerginliğe ve açık faşist bir sisteme götüren tutumlardan vazgeçilmesini istiyoruz.

Kaynak:ETHA

 

Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/lss-360x240.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Sosyoloji ve özgürlük arayışı Faruk Kara/Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi

Sosyoloji ve özgürlük arayışı  Faruk Kara/Kırıklar 1 Nolu F Tipi Cezaevi

Sosyoloji, toplum yaşamını, insan grupları ile toplumların yapısal dokusunun bilimsel incelemesidir. Sosyoloji insan oğlunun nasıl bu hale geldiğini, insanların hareket, davranış ve yaklaşımlarının neden böyle olduğunu ortaya koymak ister. Toplumsal sistemin nasıl oluştuğunu ve bu sistemin işleyiş dinamiklerinin, sorunlarının neden olduğunu sosyolojik bir bakış ve düşünce ile anlayabiliriz. İnsan toplumdan ayrı ele alınamayacağı gibi toplum da doğadan kopuk ele alınmaz. O zaman sosyolojinin toplumu ve doğayı birlikte ele alması gerekir.

 

Sosyoloji ilk defa bir bilim olarak ele alan ve terimini ortaya atan Aguste Comte’tur. 18.yy’dan önce formülleştirilmiş bir sosyoloji bilimi yoktu. Toplumsal ve doğasal olay-olgular inançsal ve felsefik düşünce tarzıyla ele alınıp hakikat belirginleştirilmeye çalışıyordu. Her ne kadar toplumsal tarihin başından 18. yy’a kadar toplum teorileri geliştirenler, geliştirmeye çalışanlar olmuşsa da bu çabalar sosyoloji biliminin ilkeleriyle bir bütünlüğe kavuşturulamamıştır. A. Comte kendi döneminde yaşanan toplumsal kaos ve karmaşalardan yola çıkarak mekanik fizikten ve doğa bilimlerinden hareketle toplumu da doğa kanunlarında olduğu gibi sosyal olgusunda değişmez kanunların olduğu sonucuna varmıştır. Olgusal verilerden hareketle olayları analiz etme Comte’u pozitivist ve pozitivizmin babası haline getirmiştir. Fransa’daki toplumsal altüst oluş ve Batı’daki sanayi devrimi toplumsal sistemde köklü değişim ve sıçramalar yaratır. Geçmişin iktisadi ve düşünsel sistemindeki çöküşler, yeni düşünce ve bakış açıları zincirlerinden kurtulmuş gibi hızla gelişip serpilmiştir. Her alanda olduğu gibi sosyoloji alanında da kuramlar ve akımlar ortaya çıkmıştır. İlk dönemindeki determinist bakış açısı giderek esnemiş ve düşünsel bir çeşitlilik kazanmıştır. Bu düşünsel çeşitlilik, sosyoloji bilimini esasları üzerine oturtmaya yönlendirmiştir. Pozitivist ve zorunlu kesinlikten kurtulan sosyolojik düşünce toplumsal olayları daha kolay keşfedip bir araya getirme olanağını bulmuştur.

Sosyoloji teriminin tarihi

Toplumsal yapı bir dağ ve orman gibi ele alınamaz. İnsan toplumu her zaman bir yapılaşma içerisindedir. Sosyoloji, insanın kendi yaşam ve davranışları hakkında kendisiyle uğraşma gibi zor ve karmaşık bir disiplindir aynı zamanda. Bu zor ve karmaşık yapılaşmanın anlaşılması için kuramsal yaklaşımlar ortaya çıkarılmıştır. Kuramlar çeşitlilik gösteren deneysel durumları açıklamakta kullanılabilecek olan soyut yorumların oluşturulmasını içermektedir. 19. yy’ın kuramcı düşünürleri insan doğasını anlama anlayışı içerisine girmiştir. Toplum neden bu şekilde yapılanmıştır? Toplumlar neden ve nasıl değişirler, gibi sorulara cevap aramışlardır. 19. yy’da Comte ilk defa kurmak istediği alanı betimlemek için “sosyoloji” terimini ortaya atmıştır.

Copernik, Galileo ve Newton’un keşifleri sonucu ortaya çıkan pozitif aşama bilimsel tekniklerin toplumsal dünyaya uygulamasını beraberinde getirmiştir. Comte ise sosyolojiyi bütün diğer bilimlerin en önemli ve en karmaşık olarak son bilim olarak görüyor. İnanç ve doğmayı terk ederek yerine bilimsel bir temeli geçirecek bir insanlık dininin kurulmasını öneriyordu. Sosyolojiyi, bu dinin merkezine koyuyordu.

Sosyolojik kuramlar

Durkheim, Comte’un pozitivist yaklaşımını yetersiz görerek, sosyolojiyi geleneksel felsefe sorunlarını deneyici bir yolla ele alarak açıklığa kavuşturulabileceğini öngörüyordu. Kral Marx’ın düşünceleri Comte ve Durkheim’in düşünceleriyle örtüşmüyordu. Geliştirdiği tarihin materyalist yorumlarıyla, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesi ve öngördüğü alternatif toplumsal sistemle sosyolojiye yeni bir boyut kazandırmıştır. M. Weber de her ne kadar Kral Marx’ı belli boyutlarda eleştirmişse de, Marx’ın düşüncelerinden derin şekilde etkilenmiştir. Marx’ın “Tarihin Materyalist” yorumunu reddetmiş ve sınıf savaşımını Marx’ın düşündüğünden daha az önemli görmüştür. Weber’e göre ekonomik etkenler önemlidir. Ama düşünce ve inançlar da toplumsal değişim üzerinde aynı şekilde etkiliydi. Bu tezi yazdığı “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” yapıtıyla protestan inancı, kültürel ve ahlaki değerlerinin kapitalizmin gelişmesinde temel rol oynadığını ileri sürmüştür. Bakış açısının önemli bir bileşeni de “ideal tip” düşüncesidir. Kapitalizmin gelişmesini, bilim ve bürokrasinin gelişimiyle büyük ölçüde bağlantılandırmaktadır. İlk kadın sosyologlardan Harriet Martincou ise toplumun bütün yönleri üzerinde yoğunlaşması yanında kadın sorununu önplana çıkararak, feminist bir bakış açısı kazandırmıştır.

İlk sosyologlar toplumsal dünyanın incelenmesinde genel olarak toplumun işleyişi ile toplumsal değişmenin doğasını böyle açıklamaya çalışırken aynı zamanda kuramsal bir bakış açısına da dahil olmuştur. Sosyoloji disiplini, parçaların birbirleriyle ve bir bütün olarak toplumla olan ilişkilerini incelemektedir. Çatışmacı bakış açısı, toplumdaki bölünmeleri öne çıkararak güç, eşitlik ve mücadele sorunları üzerinde yoğunlaşır. Bu bakış açısına göre toplumun her bireyi kendi çıkarlarını gözeten ayrı gruplardan oluşmuştur. Farklı çıkarların varlığı çatışma durumunu doğurur. Çatışma kuramcıları, toplumda da bu baskın ve dezavantaj grupları arasındaki gerilimleri inceler ve kontrol ilişkilerinin nasıl kurulduğu ile nasıl sürdürüldüğünü anlamaya çalışır.

Özgürlük sosyolojisi

A. Comte, Durkheim, K. Marx ve Weber gibi düşünürler Fransız devrimi ve sanayi devriminin yarattığı toplumsal düşünce kırılması yarığından filizlenmiş ve yeni toplumsal düşünceleri inşaaya yönelmiştir. Bunların ardılları M. Foucault, J. Habermas, U. Beek, M. Castells, A. Giddens ve T. Adorno gibi düşünürler her biri kendi özgülünde modernist uygarlığı tanımlamaya çalışmışlardır. Adorno, “Yanlış hayat doğru yaşanmaz”; Boudrillared, iletişim çağının geçmişle olan ilişkimizi tahrip ettiğini, karışık ve boş bir dünya yarattığını söyleyerek “yaşamın TV içinde çözülmesi” tespitiyle toplumun beyinsel olarak esir alındığını; M. Foucault “büyük kapatılma” veya “özgürlük yitimi” tespitiyle, toplumsal esareti yüzyıl öncesinden ele almış; Weber “demir kafese kapatılma” şiklendi tanımlamış; Beek “risk toplumu”; Castells ve Habermas “otomat ekonomi” ile yarattığımız dünyayı artık bütünü ile denetleyemeyeceğimizi; ve son olarak A. Giddens “firari dünya” tespitiyle nasıl bir toplumsal özgürlük yitiminin yaşandığını çarpıcı bir şekilde görmüş oluyoruz. İşin ilginç yani günümüze kadar hemen hemen tüm sosyologların dikkat çektiği ve vurguladıkları “toplumun özgürlük sorunları” bir sosyoloji alanı olarak ele alınmamıştır. Yukarıda anlattığımız hususlar göz önünde bulundurulduğunda açıkça toplumun en temel sorunlarından birinin de “özgürlük olgusu” olduğu ve diğer sosyolojik olayların bu özgürlük sosyolojisi alanı üzerine analiz edilebileceği, öyle inşaa edilmesi gerektiği zorunluluk gibi görünüyor. Günümüze kadar sosyoloji biliminin kendi eksenine-mecrasına tam olarak oturmamasının nedeninin burada yatmakta olduğunu düşünmek yanlış olmaz.

İlk defa toplumun özgürlük sorununu “özgürlük sosyolojisi” yapıtıyla ele alan, bilge insan olmuştur. Toplumun özgürlük arayışı, toplumsal bir olgu ve yapıdır. Özgürlük olgusu, toplumun zemini ve eksenini ve toplumsal hareket etme edimini tayin ve temsil eder. Toplumun özgürlük sorunu sosyoloji bilimiyle ele alınıp yerli yerine oturtulmazsa sosyolojinin diğer tüm alanları eksik ve sakat kalacaktır. Bu gerçeği gören bilge insan, bu olguya ışık tutmuş ve sosyolojinin sadece tespitlerle sınırlı kalmaması, geleceğe dair saptamalarda bulunmasının gerekliliğini de vurgulamıştır.

Her ne kadar birçok sosyolog diğer alanlar içerisinde özgürlük olgusuna değinmiş olsa da ve Bilge İnsan bunu daha da ilerletip somut bir çerçeveye kazandırmışsa da halen bu olgu anlaşılmayı ve çözümlenmeyi beklemektedir. Tarihten günümüze kadar bir toplumsal olgu olarak toplumun özgürlük sorunu var olmuş ve halen anlaşılma önceliğini yakıcı bir şekilde korumaktadır. Daha başından beri bütün bilimlerin anası olarak yüceltilen sosyoloji, eğer özgürlük alanını ele alarak hak ettiği yere oturtamazsa bir ayağı sakat ve amacına ulaşmamış olarak kalacaktır. Yeni nesil sosyologların, özgürlük olgusuna ilişkin üstadların vasiyet niteliğindeki yarım kalmış vurgularına sahip çıkarak gerekli sonuca ulaştıracaklarına olan inancımı koruyorum.

Kaynak:Özgür Gündem

Ölenin Adı Kürt Olunca- Ali Haydar Gürbüz

Benim memleketime depremler düşmüş

Yüzlerce ölü binlerce yaralı vermiş

Evleri yıkılmış,

Çocuklar çaresiz, umutsuz

Etrafa öylecene bakışlar saçıyormuş

Koşuşmalar ağlaşmalar

Toprak yığınları arasında sıkışmış hayatlar

Ve kurtarılmayı bekleyen gözler

Anasız babasız kalmış bebeler

Ve kimsesizler sahipsizler

Biri öbürüne karışmış duygular

Ve sonsuz muhatapsız yakarışlar

Bakıyorumda kimlerin umurunda

Hangi dünyanın umurunda

 

Kürt halkı yasta, dayanılmaz acılar içerisinde

ölüm gelirse doğudan hoşgelir misali sevinenler

Devlet umarsız, topal ayak yürür Wan’a

Ağlarmısın gülermisin hallerine

Gel gör ki bu topal devlet

Depremin bir adım ötesinde

Tüm hızıyla ve öfkesiyle

Gençlerimize karşı savaşta acımasız

Kimyasal silahlar kullanmakla

Misket bombaları atmakla meşgulmuş

Gözleri dönmüş önlerine geleni birde onlar vurmuş

Çocuklarımızı birde onlar katletmiş

Depremin yaraladığı yüreklerimizi

Kahpe kurşun ve kimyasallarla yakmışlar

Şehirlerde kalanları içeri tıkmakla meşgulmuşlar

Ve ben yıllarca kardeş inancımla sarıldığım

Ve hiçbir koşulda bırakmadığım

Geleceğe dair tüm umutlarımda birlikte taşıdığım

Ortak bir yaşam tasarladığım

Türk kadeşlerimden bazıları sevine durmuş

Yardıma koşanlarda olmuş

Ama ben yaralandım bir kere

İnsanlığın batıda gömütleştiğine şahit oldum

Ölenler kürtler olunca

Vurulanlar kürt olunca ölümün rengi başkaymış

 

Hey gidi haydar can haydar

Sende bu osmanlı soyundan merhamet mi bekledin

Barış kardeşlik eşitlik mi bekledin

Şimdi kim durduracak ortada akan ve durmayan bu kanı

Söylesene şimdi kim değiştirecek bu yazgıyı

Şimdi bu kuyruk acısını evlat sancısını

Ortadan nasıl kaldıracağız

Vurulan ve ölen kürtler olunca

Yürekleri katı

Gözleri kör, kulakları sağır olur dünyanın

Hey gidi insanlık heyyy

Hey gidi dünya heyyy

seninde allahın var mı sandın!!!

                       

                    II

 

Ülkemde uzak bir diyardayım

İşyerinde makina gürültüsü o biçim

Kulaklarımın zarı patlarcasına sesli

Beynimin içi bir o kadar dolu

Memleketin cayır cayır yandığı bir anda

Bir dakikalıkta olsa düşünmeden kurtulmam mümkün mü?

Unutmam unutabilmem mümkün mü?

Dalıp gidiyorsun işte

Olan bitenlerin hesabı var kafada

Ve sanki memleket senin içinde yuvalanmış

Çalışma arkadaşımın sesiyle irkildim

Klaus bana sesleniyordu

Birşeyler soruyordu

Gözlerinde adeta ateş fışkırıyordu

Endişe mi desem öfke mi desem

Açtı ağzını yumdu gözünü Verdi veriştirdi

 

Söylesene Ali dedi siz kürtlerin

Benim sokağımdaki bu feryadı nedendir?

Benim caddemdeki bu haykırışı neden?

Sorun varsa gidip ülkenizde halledin

Benim halkımı rahatsız edişiniz neden?

Benim şehrimdeki bu kavganız öfkeniz neden?

 

 

Klaus haklı tabi

Neden neden neden?

Soruların ardı arkası kesilmez

Sor sorabildiğin kadar

Çoğalt çoğaltabildiğin kadar

Sistem seni o kadar daraltmışki

Benlik yaşama hapsetmişki

Başkalarının çığlığındaki amaçları Umursamaz olmuşsun

Kürtlere yönelik sorulacak o kadar çok soru var ki

Klaus haklı tabi

Yıllardır bu sokaklarda az yürümedik

Az ceza ödemedik Alman devletine

Az hakaretlere uğramadık

Siyah kafalılar yine yürüyor seslerini az duymadık

Az tutuklanmadık yatmadık zındanlarda

Bağıran kürt olunca

Yürüyen hakkını isteyen kürt olunca

Batılı kardeşim Klaus’da

Tıpkı türk kardeşim Fatih gibi rahatsız oluveriyor

Zındanların kapısını ardına kadar açıveriyor

Joblar Gazlar kovalamacalar ve kelepçeler

Dedimya bağıran kürt olunca

Ölen kürt olunca insanlık tüm anlamını yitiriveriyor

Dünyanın neresinde olursan ol bir ehemmiyetin olmaz

 

Klaus haklı tabi

Ama Klaus dedim

Bir zamanlar senin ülkende yahudiler yakılırkende

Senin sesin çıkmamıştı, vahşeti seyretmiştin,

Başkalarıda ses etmemişlerdi onlarda seyretmişlerdi

Sonra insanlığından utanır olmuştun

Şimdi ne oldu sana seni umarsızlaştıran nedir söylesene!

Kürtler yakılıyor, tarihtede yakılan kürtlerdi

İşte Dersim İşte Halepçe ve işte daha dün yakılan  Çukurca

 

Dinle Klaus neden kürtlerin bu feryadı

Birazda beni dinle ve anla

Anlaki insanlığını bilesin

Benim memleketimde

Bir zamanlar Senin ülkende inasana insan demeyen

Çoluk çocuk ayırmaksızın

Kamplara toplayarak yakanların katledenlerin

Gölgeleri  gezmektedir

Ellerinde silah köy köy dolaşıp yakıp yıkmaktadırlar

Kobralarla bombalar yağdırıp canlı bırakmamaktadırlar

Gençlerimizi diri diri yakıp cesetlerini parçalamaktadırlar

Ve bunlar Klaus

Bu silahlarını senine efendilerinde almaktadırlar

Şimdi kalkmış bana neden haykırıyorsunuz diyorsun?

Neden benim ülkemde bağırıyorsunuz demektesin?

Senin tanklarınla benim halkım vuruluyor

Senin kimyasal silahlarınla çocuklarım katlediliyor

Doğam paramparça oluyor

Benim bağırmam feryat etmem parçalamam kadar daha tabii ne olabilirki

Evladımı kaybetmişim ülkem paramparça

Söylesene Kalus benim daha kaybedecek neyim kaldı ki???

 

Ölümün adı kürtler olunca Klaus bu dünyada sorun olmuyor

İsyanın adı kürt olunca dünyanın başı ağıryor

Korkular telaşlar başlıyor, baskılar silahlar devreye giriyor

Türkü almanı amerikalısı öldürülünce insanlık tek ses oluyor

Ama kürtler katledilince insanlık sağırlaşıyor

Ve

Ortadan kayboluyor  

İnsanlığınız yok oluyor birden

Ama ben insanlığımı daha yitirmedim

İnsanlığım bende oldukça özgürlüğümüde sonuna kadar kovalayacağım

Sen var rahatsız ol sevgili Klaus

Bu sesler seni ve özgürlüğümü elimden alanları daha çok rahatsız edecek

Çokkk

Bu seslere alışacaksın sevgili Kalus

Ve belkide bu sese bir gün sende katılacak ses vereceksin

İnsan olmanın vicdanına erecek

Haklılığımı nasıl olsa anlayacaksın

Yalnız sen değil Klaus

Bu dünya bir gün nasıl olsa  benimlede tanışacak

Hey gidi dünya  heyyy adeleti olmayan fani dünya.....

 

Ali haydar Gürbüz                           08.11.11

 

 

 

Potansiyelin Bedeli Daha Çok Ölümler mi Olmalıydı?Ali Haydar Gürbüz

 Yaz aylarında gölgede yatıp keyif çatanlar kış geldiğinde sorun olmaktan öteye gitmezler. Bu tiplerin İhtiyaç gelip kapıya vede cana dayandığı anda hazırlıkları yoksa sağa sola sataşmaktan başkalarını bu durumdan dolayı suçlamaktan başka bir işleride olmaz. Wan depremi tamda böylesi bir durumu doğurdu.Wan’da yaşanılan deprem de daha önce deprem için toplanılan vergilerin başka işler için kullanıldığı ortaya çıkınca bundan dahada kötüsü deprem anında teklif edilen yardımların hemen hemen hepsi geri çevrilince veya durdurulunca  kendilerince sorunlarla başedebileceklerini fakat gerçekte öyle olmadıklarını anlayınca müthiş bir gerekçe ileri sürdüler. Neymiş gerekçeli reddin nedeni” kendi potansiyelimizi ölçmek için”mişşşş diyordu Başbakan yardımcısı Beşir Atalay...Ne müthiş bir düşünce ve zamanlama...Potansiyel 600 ölü binlerce yaralı ile ölçülmüş bulunmaktadır. Burada bilmeyenlere de duyurulur.

Dünyanın bir başka yerinde 600 insanın yaşamını yitiridiği binlercenin yaralandığı bir deprem sırasında “potansiyel ölçme” gibi zekice bir düşünce kimsenin aklına gelmezdi .Bu olsa olsa ancak Türkiye’de olabilirdi  hemde bunu diyen kişi Türkiye’nin başbakan yardımcısı Beşir Atalay’dı.Deprem olacak insanlar toprak altında, yığınaklar altında kurtarılmayı bekleyecekler bizimkiler "hele durun bir potansiyelimizi ölçelim bakalım nerelerdeyiz" diye gelen yardımları durduracaklar...İşe bakın, mantığa bakın,  böylesi bir yaklaşım aslında modern dünyamızda büyük bir suçtur, şayet deprem bölgesine yardımlar ve ekipler hemen gelseydiler zamanında müdahale etseydiler belkide yaşamını yitiren 600 kişiden şimdi bir kaçı aramızda olacaktı ama ne yazık ki bu engellemeler ve bekletmeler yüzünden onlarıda kaybettik. Burada Beşir Atatalay ile birlikte AKP hükümetinin bu mantğı bir çok insanımızın ölümüne sebep olmuştur ve bu depremzedelere karşı işlenmiş bir insanlık suçudur ölüme ortak olma suçudur,bunu tarihin bir kenarına not etmek gerek.

Çok önemli bir başka boyutta bugün KCK davası kapsamında gözaltına alınan ve aralarında insan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu ile Prof. Dr. Büşra Ersanlı'nın da olduğu 23 kişinin İstanbul'da çıkarıldıkları mahkemece tutuklanması. Kürt sorununu siyasi kanallarla çözmek isteyen kurum ve kişilere yönelik tutuklama ve tasfiye planı tüm hızıyla AKP kurmayları tarafından devam etmektedir. “Dokunma bana yanarsın”misali BDP veya kürt sorununa bulaşmış ondan yana taraf almış demokratik çözüm önerileri sunmuş herkes KCK sanığı olarak tutuklanmaktadır.  Anayasa çalışma grubu içerisinde yer alan Ersanlı’nın tutuklanması  bile tek başına AKP hükümetinin hiçbirşekilde kürt halkına adaletli davranmayacağının belgesi konumundadır. Siyasal arenada muhtemelen sıra bugün veya yarın BDP milletvekillerine gelecektir. Şehirlerde kürt sorununu gündeme alan tüm kalemleri susturmaya politikacıları pasifize etmeye çalışan AKP Wan’da yaşanılan depreme ilk gün itibarıyla duyarsız kalışı hatta bazı milliyetçi kesimlerin depreme sevinmesi  ayrıca kürt halkına ve bölgeye karşı duruşlarını net olarak bir kez daha ortaya koymuştur.

Wan depreminin yaralarını sarmaya çalışan Kürtler diğer yandanda Operasyonlarda vahşice katledilen ve parçalanan yanık evlatlarının ölüm haberleriyle sarsılmışlardır. Wan’a yardımları durduran ve bir çok kişinin belkide ölümüne neden olan "potansiyel ölçme" girişimi acaba operasyonlarda kullanılan kimyasal silahlar içinde geçerli mi? Belliki TSK artık savaşın hiçbir hukukunu kuralını tanımıyor, adalet ve hukuk ülkesinin –yetkililerin kendi söylemleriyle “kandırılmış dağa çıkmışlar” dediği evlatlarını nasıl olurda kimyasal silahlar kullanarak katleder? Onları canlı tutuklayıp yargı önüne getirmek akıllarına gelmiyorsa kürt halkı nasıl bu orduya ve hükümete güvenecek?  İşleri yalnızca katletmek öldürmek gözaltında kaybetmek ve tutklamaktan başka bir işe yaramayan bu orduya kürt halkı evlatlarını nasıl teslim edecek?  Neyine güvenecek bu hükümetin? Fetullah Gülen’den emir alan Polisinden ne bekleyecek? Muhtemelen önümüzdeki günlerde veya yıllarda kürt gençleride artık askere gitmeyeceklerdir, kendi kardeşlerine karşı bu kirli savaşta yer almayacaklardır.Buda kürt gençlerinden ve ailelerinden beklenecek en doğal  ve doğru tepki olacaktır.

Wan halkının yaralarını sarmak adına kürt halkının gösterdiği çabayı kutlamak gerek, yalnız Kürt halkı değil kendisine insanım diyen tüm kesimler bu depremin yaralarının sarılması için seferber olmuşlardır, TC potansiyelini ölçmeye çalışadursun Kürt halkı ve kürtlerin kardeş halkları ellerinden gelen çalışmaları yapamakta desteklerini sürdürmekte ve bu depremle birlikte birlik ve dayanışmanın temellerini sağlamlaştırmaktadır. Yurt dışında ülkeye Wan’a akan yardımların gümrüklerde engellenmesi bilinçli bir yaptırımın sonucudur.Sadece kendi yardımlarını basın kuruluşlarında dile getiren devlet diğer yardımları hiçbir şekilde görmemezlikten gelmektedir. Bu böyle olsada halkımızın bunları gördüğü ve bilince çıkardığı bilinmelidir.Almanya’da köy derneklerinden tutunda alevi kuruluşlarına kadar hemen hemen her kurum seferber olmuş durumdadır.Bu anlamıyla yapılan bu dayanışma halkların kardeşliği açısından da önemli bir sınav vermektedir.

Devlet bu depremde sınıfı geçememiştir, kürt halkını kendisinden saymamış batı halkıyla eşit tutmamıştır. Potansiyellerini kürt halkı üzerinde ölçmeye çalışan bir ayrılık ve eşitsizlik zihniyetini açık açık belirterek ayrılıklarını ortaya koymuşlardır. Kürt gerillalarına karşı yürüttükleri operasyonlarda kullandıkları kimyasal silahlarla ve KCK adı altında gözaltına alınan eline silah değmemiş Akademisyenler , siyasetçiler ,yazar çizerlerle birlikte kürt halkını topyekün bir imhaya sürüklemenin hesabı yapılmaktadır ki bu Türkiye’de hala kardeşçe yaşamı düşünen halklar için çok büyük bir tehlike  ve uçurumdur. Türkiye’de iktidara gelmiş tüm hükümetler kürt sorununu çözmede sınıfta kaldıkları gibi derslerinide almışa benzemiyorlar bu nedenle önceden hazırlıklı olmayan hükümetler sorunun aciliyeti karşısında savaşı dayatmayı zor kullanmayı ve susturmayı tek çözüm olarak görmekteler, zavallı ve çözüm üretmekten yoksun bu zihniyetler bu gidişle daha bir çok depremin ülkemizde yaratılmasına neden olacakları açıktır. Bugünden sonra hertürlü depreme hazırlıklı olmakta büyük yarar vardır benden yazılması...

 

 

 

 

 

 

 

 

Dersim'in acısını mülkü olarak gören zihniyet'

Dersim - O trene herkes ‘kara vagon’ diyordu. Çünkü Dersim katliamında esir alınanlar o vagona doldurularak, günlerce aç-susuz tutuldu. Trendeki Ermeniler yolda indirilip zorla sünnet edildi. Dersim 38’i beyaz perdeye taşıyan yönetmen Özgür Fındık’ın “Kara Vagon” belgeseliyle Dersim’de yaşananların katliam değil, soykırım olduğunu söylüyor.

Bu yıl Antalya Film Festivaline katılacağı açıklanan ancak son anda Festival Komitesi tarafından kabul edilmeyen belgeselle ilgili ilginç ayrıntılar ortaya çıktı. Film festivaline Kara Vagon belgeselinin kabul edilmemesi Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu tarafından yapılan asılsız bir ihbarın etkili olduğu öğrenildi.

Yönetmen Özgür Fındık konuyla ilgili asılsız ihbarı yapanların ‘’adeta kendilerini Dersim’in yegâne sahibi ve otoritesi olarak görmektedirler. Nerdeyse tarihi de kendileriyle birlikte başlatacaklar’’ diyerek eleştiriyor.

‘’Dersim’in acısını mülkü olarak gören zihniyetin sahipleri kendilerini sorgulamalıdır’’ diyen Yönetmen Özgür Fındık konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada, 1938 jenosidini ve sürgünü konu edinen Kara Vagon belgeselinin hatırı sayılır derecede bir ilgi gördüğünü hatırlatarak şunları söyledi:

‘’Sinemacılardan aldığımız olumlu tepkilerden cesaretlenerek Kara Vagon Belgesel Filmimizi ‘Antalya Altın Portakal Film Festivaline’ göndermiş olduk. Bir süre sonra ‘Antalya Altın Portakal Film Festival Komitesi’ bizi arayarak belgeselin ön elemelerden geçtiğini ve ‘Festival’ kapsamında yarışmaya dâhil edildiğinin bilgisi verildi. 

O gün aldığımız bu haber bizi oldukça sevindirmişti çünkü ‘Antalya Altın Portakal Film Festivali’ Türkiye’nin sinema alanındaki en önemli festivali olarak kabul ediliyor. Kara Vagon Belgesel Filminin orada gösterime sunulmasını bu nedenle önemli bulmuştuk.

Ancak film festivaline Kara Vagon belgeselinin kabul edilmesi birilerini fena halde üzmüştü. Öyle ki, Kara Vagon filminin Antalya Altın Portakal Film Festival’inde yarışacağı duyurularının üzerinden daha birkaç gün geçmişti ki festival komitesinden gelen telefonla belgeselimizin görüntülerinin çalıntı olduğu iddiasının olduğu bize söylendi. Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Kaya, ‘Antalya Altın Portakal Film Festivali Komitesine’ telefon açarak filmimizin görüntülerinin çalıntı olduğunu iddia ederek hakkımızda yalan ihbarda bulunmuştu. 

İTİBARSIZLAŞTIRMA AVRUPA DERSİM DERNEKLERİ FEDERASYONU’NDAN

Aynı zamanda Dersim Sözlü Tarih Projesi yürütücüsü olan Yaşar Kaya, şikâyetini Dersim Sözlü Tarih Projesi adına yaptığını belirtmiştir. Gerekçesi filmimizin röportaj ve görüntülerinin ‘Dersim Sözlü Tarih Projesi’ne ait olduğudur. Sözkonusu ihbar üzerine ‘Festivalin’ belgesel bölümü komitesinden tarafımıza durum aktarılmış bu telefon ihbarının filmi itibarsızlaştırabileceği uyarısı yapılmıştı. Bazı dostların araya girmesiyle birlikte Yaşar Kaya komiteye e-mail göndererek durumu düzeltmeye çalışmıştı. Ancak yapılan bu itibarsızlaştırma kulaktan kulağa yayılarak sonuçta ne yazık ki jüriye kadar gitmiş oldu. 

Peki olayın aslı gerçekten Yaşar Kaya ve bazı arkadaşlarının iddia ettiği gibi midir?

Yaşar Kaya, Yozgatlı Asker Haydar Dede’nin görüntülerinin Dersim Sözlü Tarih Projesine ait olduğunu, şikâyeti de bu sebeple yaptığını söylemiştir… 

Bu doğru mudur? Elbette ki Haydar Dede’nin görüntüleri bize ait değildir. Kara Vagon ile ilgili olarak basında yer alan bütün röportajlarda bu gerçek tarafımızdan açıklanmış, söyleşiyi gerçekleştirip çekim yapanlara teşekkür edilmiştir. Ancak sözkonusu görüntü ve söyleşi Yaşar Kaya’ya da ait değildir. Çünkü bu çekim Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Sayın Leyla Neyzi tarafından yapılmıştır ve bize de kendisi tarafından verilmiştir. 

İkinci iddia: ‘Leyla Neyzi, bu görüşmeyi Dersim Sözlü Tarih Projesi’nin olanakları ile gerçekleştirmiştir’ Oysa Leyla Neyzi; ‘Dersim Sözlü Tarih Projesi adına Taner Akçam’dan tarafıma gelen teklifi değerlendirdim fakat kısa bir süre sonra bu çalışmada yer almayacağımı fark ettim ve bu projeye dahil olamayacağımı yürütücülerine söyleyerek söz konusu proje ile ilgimi kestim’ demektedir. Demek ki sorunun filmimizle bir ilgisi yoktur.

Bir an için Yaşar Kaya’nın ve arkadaşlarının haklı olduğunu var sayalım. Peki, doğru ve ahlaki olan ihbara kalkışmak yerine bunu bizimle paylaşmak değil miydi? Yada varsa bir haksızlık hatırı sayılır kurumlar veya insanlar nezdinde karşılıklı konuşulması denenemez miydi? Ama Yaşar Kaya, bunları denemek yerine itibarsızlaştırma yöntemini seçti. 

Üstelik Filmimizin gala gösterimi yapılmadan 1 ay önce basına yansıyan tüm röportaj ve haberlerde bu görüntü öne çıkarılmış ve görüntünün Prof Dr. Leyla Neyzi’den alındığı ifade edilmiştir. Öyle ise Yaşar Kaya ve çalışma arkadaşları filmimiz basına yansıdığında neden tepki göstermediler?

‘37-38 TANIKLIĞINI TEKELLEŞTİRME ZİHNİYETİ’

Gelinen aşamada biz bu iddianın telefon ihbarı ile sınırlı kalacağını düşünürken özellikle Avrupa’da hala bu yönlü propagandaya devam edilmektedir. Dolayısıyla bu açıklamada bu sebeple yapılmaktadır. Öncelikle bir gerçeğin bilinmesinde yarar görüyoruz. Bu filmin yönetmeni yaklaşık on yıldır 38 tanıklarıyla görüşmeler yürütülmektedir. Tanıklarla ilgili 200’ün üzerinde kayıt arşivdedir. Bu kayıtlar Dersim Sözlü Tarih Projesi tarafından da bilinmektedir. Kara Vagon Belgeseli için bir ekip ile birlikte ayrı bir çalışma yürütülmüştür. Başta Dersim olmak üzere Türkiye’nin değişik illerinde ve Avrupa’da bu ekip içinde yer alanlar çalışmıştır. Bu filmin görüntüleri bize aittir derken sadece filmin yönetmenine değil filme emek veren herkese haksızlık yapılmaktadır.

Sorun niyet ve zihniyet sorunudur. Dersim Sözlü Tarih Projesi grubunun; 37-38 tanıklığını, hafızayı, bilgiyi tekelleştirme niyeti burada açığa çıkmaktadır. Kara Vagon belgesel filminde kendilerine ait olmayan görüntü için bile yalan ihbar yapma densizliğini gösterenler acaba elindeki kayıtları nasıl paylaşacaklar? 

DERSİM TARİHİNİ KENDİLERİYLE BAŞLATACAKLAR NEREDEYSE

Öyle bir kulvara girmişler ki adeta kendilerini Dersim’in yegâne sahibi ve otoritesi olarak görmektedirler. Nerdeyse tarihi de kendileriyle birlikte başlatacaklar. Değilse bu kadar saldırganlığın bir izahı olmalıdır! Kaldı ki, yaptığımız sözlü tarih çalışmasından dolayı bir haktan veya hukuktan söz edilecekse o da yalnızca bilgiyi bu güne taşıyan ve bize aktaran kimselere aittir. Burada bir “rızalık” alınacaksa onunda muhatapları bellidir.

‘DERSİM’İN ACISINI MÜLKÜ OLARAK GÖREN ZİHNİYET’

Bellek aktarıcılarının bize sunduğu bu değerli bilgilerin üzerinde kimsenin bir mülkiyet hakkı olmamalıdır. Çünkü sözkonusu olan bir toplumun tarihidir. Dolayısıyla insanlarımızın acısını bize aktaranların hafızaları ve bilgileri kimsenin tekelinde değildir. Pazar mantığı ile kirletilemeyecek hassasiyete sahiptir. Bu aktarımdan yararlanmak meseleye hassasiyet ile yaklaşan herkesin hakkıdır. Haydar Dedenin torunu Uzun’un dediği gibi ‘Bu bilgiler Dersim soykırımı veya katliamı diyen herkesindir.’ Sözün özü; Dersim’in acısını mülkü olarak gören zihniyetin sahipleri kendilerini sorgulamalıdır. Dedelerimizin, Nenelerimizin yaşadığı derin acılar hangi gerekçeyle olursa olsun asla kişisel hırsların olanakları haline getirilemez. Dersim ile ilgili bilgi paylaşımında bir ölçü konulacaksa o da tarih karşısındaki sorumluluktur.

Dersim Sözlü Tarih Projesi nedeni ile bir araya gelenler daha sonra birbirleri hakkında yolsuzluk, yalancılık, vb iddialarda bulundular hala da bu iddialarını sürdürüyorlar. Yaşar Kaya kendisi hakkında yapılan iddiaların hiçbirine hala tatmin edici bir yanıt vermemiştir. Kendini aklamak için birçok kesim gibi Kara Vagon belgeseline de saldırmayı seçmiştir. Kendisine açıkça söylüyoruz ki; beyhude bir çaba içindesin çünkü doğru çalışanlar ‘Yol’dalar, ‘Yol’dan çıkanlar ise ‘dardalar’ ‘dara’ gelmeyenler ise lanetteler…’’

ANF NEWS AGENCY


Warning: getimagesize(/images/thumbnails/images/gerilla-627x440.jpg) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in /var/www/vhosts/birdoz.com/httpdocs/templates/smart_news17/includes/image.class.php on line 81

Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz

Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz

 

Ey memleketimi yöneten Efendiler!

Birde Bana Kulak Verin

Birde benim feryadımı duyunuz

İsyanım nedendir?

Birde benden dinleyiniz

Bu memleket kurulurken

Dört koldan işgalcilere karşı savaşan bizler degil miydik,

Bu ülkenin bağımsızlığı uğruna

Senden  daha çok can veren bedel ödeyen bizler değil miydik,

Çanakkale’de düşmana karşı vuruşan

Ve kendimi sana siper eden

Senden önce bu vatan uğruna ölen ben değil miydim

Şimdi sen kalkmış  

Hakkını arıyor diye

Evladımı terörist ilan ediyor

Gözünü kırpmadan vuruyorsun

Sorgulamadan yargılamadan tutukluyorsun

Zulüm ediyorsun

Bu mudur senin kardeşlik anlayışın?

 

Benim baba yüreğim yok mudur ey efendiler!

Ben size ne kadar efendim dedimse

Siz beni o kadar aşağıladınız

Size ne kadar bey dedimse hizmet ettimse

Dilimden kültürümden yoksun bıraktınız

Size ne kadar komutanım dediysem

Sizin için ne kadar savaştıysam

Tüm haklarımı elimden alıp

Bana “ne mutlu türküm” dedirttiniz

 

Hangi yasanız benden bahsetti

Hangi maddede kimliğimi inancımı kabul ettiniz

Sizin yasalarınızdan ötürü BEN

Çocuklarımla kürtçe konuşmaktan kaçınıyordum

Evlatlarımın ana dillerini öğrenmelerini engelliyordum

Onlara bir gelecek veremiyordum

Sizse hiç vermiyordunuz oralı dahi olmuyordunuz

Varsa yoksa bir kaç keçi ve koyunumuz  

Karnımız bazen aç bazende tok geziniyorduk

Ötesi tanrıya, doğaya toprağa kalmıştı

 

Oysa ben

Bu ülke için savaşırken

Bu ülkeyi seninle birlikte inşa ederken

Hiç düşünmeden yavrularımın geleceğini

Sizin ellerinize bırakmıştım

Ama siz ne yaptınız

Hele bir bakınız kendinize

Bir umut kapısı bir ışık bırakmadınız

Sömürüye devam ediyor baskıları arttırıyorsunuz

Adıma dilime ve inancıma dahi tahammül edemiyorsunuz

Onlara umudu ve geleceği veremiyorsunuz

Doğal afetlerde kendi insanını öve öve bitiremiyorsunuz

Ölümün kol gezdiği insanların yığınaklar altında can çekiştiği bir anda

Kalkıp sorgulamaktan

Operasyonlar yapıp evlatlarımı vurmaktanda geri kalmıyorsunuz

Türklüğünü öne çıkarıyor insanlığını unutuyorsunuz

Söylesinize efendiler bu mudur sizin ilahi adaletiniz?

Ülkem deprem felaketiyle yaşamla ölüm arasında çığlık çığlığayken

Bir kaç metre ötesinde sen ordunla topunla tüfeğinle

Evlatlarımı katletmeye devam ediyorsun

Ve hala bana kardeşiz diyorsun

Nasıl oluyor bu söylesenize efendiler

sen kardeşini katletmek için can atarken

Ben sana nasıl kardeş diyebilirim ki

Kardeşliğimiz bu mudur?

 

Bugüne kadar yaptığın tek şey

Sadece evladımı ve beni türkleştirmek için okullar açtın

Karakollar yaptırıp vergilerini topladın

Ne bir fabrika ne bir iş alanı nede meslek okulları yaptırdın

Benim memleketime hiçbirşey yapmadın

Üstüne üstlük en verimli tarım alanlarımı sulara gömdün

Ormanlarımı yaktın tahrip ettin

Ben bunu farketmesemde  göz yummuş  sesimi çıkarmamış olsamda

Benim evladım farkına vardı ve sana baş kaldırdı

Sense hala yapmamaktan hakkımızı vermemekten diretiyorsun

 

Ey efendiler

Senin dilini yasakladığın

İnancını harmanladığın

Düşüncesini pırangaladığın

Yarınlarını kararttığın

Zulmünden baskından dolayı dağlara çıkarttığın o gençler

Benim çocuklarımdır

Seninle kardeş olmak için sadece ben uğraşmışım

Seninle yaşamak için sadece ben taviz vermişim

Seninle barışık olmak için sadece ben kendimi ötekileştirmişim

Seni kızdırmamak için hep ben birşeyler vermişim

Gel görkü gelinen yerde sana verecek tek bir şeyimin kalmadığını anladım

Ve şimdi sen benden canımı istiyorsun

Evladıma karşı savaşmamı istiyorsun

Malımı mülkümü toprağımı herşeyimi sömürdün tükettin

geriye sadece bir canım kaldı şimdi onuda istyorsun

 

Yok efendiler yok

o kadarınada tahammülüm yok artık

Bugün dağda haklarını arayan evlatlarımın yanında olacağım

Sen var topunla tüfeğinle saldır

Ama bilki

Ben de burdayım ne dağdayım nede başka yerde

Yanıbaşındayım,karşındayım

Ve dimdik zulmüne karşı ayakta durmaktayım

Şehirdeyim,köydeyim  Amed’deyim, Dersim’deyim,Bitlis’teyim, Van’dayım

Evlatlarımın sırtında onların kavgasının tam orta yerindeyim

Varsa bir canım onuda evlatlarımın geleceği için gerekirse feda edeceğim

Sana bugüne kadar verdiğimi verdim

Artık tek bir tike bile vermeyeceğim

Senin ülken varsa benimde vardır

Bu sessizlik  bu körlük sona ermiştir

O dağlarda terörist diye katlettiğin gençler

Bizim canlarımızdır

Onurumuz gururumuzdur

Göz nurumuzdur

Onlar bizim yüreklerimizdir

Onları biz getirdik dünyaya

Hayatlarını size feda ettirmeyeceğiz

Çekin kirli ellerinizi evlatlarımızın aydınlık yarınlarından...

 

Şiir:Ali Haydar Gürbüz

 

zel dağının rüzgarı

 

Zel dağının rüzgarı yüzünü okşadığında

Hafiften bir sızı belirir  yanaklarında

Dağların selamı, sorgusu sualidir

Sıcak bir dokunuşudur tenine

Farkına varmadan

Yanık kokusu alırsın

Çatlamıştır cildin, ellerin ve dudakların

Yüreğinin ta orta yerinde o hiç eksilmeyen umudun

Bu koca dağın doruğunda

Güneşin sıcaklığında yayılırken tüm bedenine

Senden belkide bir adım bilemedin iki adım öteden gelen

Özgürlüğün adım sesleriyle irkilirsin

 

Zel dağının zirvesinde güneşi kendine yakın

Geleceği aydınlık görürsün

Hayata bir başka bakarsın

Yediğin şavak peynirini içtiğin ayranı

Bir başka tadarsın

Ve

güneşi güzel günleri daha  yakın hissedersin

 

Yüzündeki çatlaklıklar yanağındaki sızı kaybolur birden

Zel dağının doruklarında yükselir umudun türküsü

Rüzgara karıştıkça klamlar Dalga dalga yayılır

duyulur tüm doruklarda

Sığmaz olur dağlara taşlara

yayılır ovalara kırlara şehirlere

Daracık vadilerde ırmak olur çağlarsın

Kim tutar seni

Katarsın önüne ne varsa

Çaoğalırsın büyürsün

İşte o an anlarsın ki

Dağdan inme zamanın gelmiştir

Düşünmeye vaktin olmadan

Başlamıştır yürüyüşün kırlara ve şehirlere doğru

Yükün ağır etrafın puşt zulalarla doludur

Hayınlar,fesatlar, inkarcılar, korucular

Ve daha kimler yok ki bu yolun üzerinde

 

Olsun be diyorsun

bende bu inanç bu umut bu yürek oldukça

korkum nedir ki kimdendir ki! Onlar korksunlar

şimdi dahada yakınım onlara

gögüs gögüse çarpışma zamanı gelmiştir

yolumda beni alıkoyanla hesaplaşma vaktim gelmiştir

halkımla kucaklaşma kenetlenme zamanım gelmiştir

bundan kaçış yok

onlarda kaçamayacak

gizlenecek saklanacak hiçbir yerleri olmayacak

hesaplaşacağız

“ölümden öte köy yok”derler  ya işte aynen öyledir

Bu yüzden korkusuzca hesabı kitabı görmenin vakti gelmiştir dersin

Bak görüyorsun işte

Zel dağında yayılan duman memleketi  çoktan sarmıştır

Ali haydar Gürbüz

 

 

 

SmartNews.com