Yerküre üzerindeki silahlanma yarışı ve onun ülkelere maliyeti, Stockholm Uluslar arası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından her yıl rapor ediliyor. 1966 yılında Stockholm’de kurulan SIPRI, uluslar arası camiada oldukça saygın, bağımsız bir araştırma merkezi. Yalnızca bağımsız araştırmacılar için değil IMF, Avrupa Birliği gibi uluslar üstü kurumlar ve parlamentolarla da yakın çalışma trafiği içerisinde.
SIPRI’nin 2007-2011 yılları kapsayan raporu son on yılda silahlanma harcamalarında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. En dramatik artış güney doğu asya’da ve Çin denizi bölgesinde gözleniyor. Son yayınlanan rapor, özellikle konvansiyonel silahların miktarını veriyor ve dikkat çekici birkaç nokta göze çarpıyor.
Birincisi, beş büyük silah ihracatçısı ülkenin (ABD, Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere) silah satışlarının olduğu ülke ve bölgeler, çatışmaların, iç karışıklıkların ve potansiyel sınır savaşlarının yaşandığı bölgeler.
İkincisi, silahlanmada ülke olarak Hindistan ve Çin başı çekiyor. Bu iki ülke önümüzdeki on yıllar içinde büyüme ve gelişme potansiyeli olan iki ülke. Yani emperiyal olmaya adaylar. Hindistan şu anda dünyadaki toplam silah ithalatının % 10’unun gerçekleştiriyor. Ayrıca Çin hem silah ithalatçısı hem de üreticisi olarak büyük bir büyüme kaydediyor.
Göze çarpan üçüncü bir nokta, silah satışlarının Kuzey Afrika’da büyük bir artış göstermesi. ‘Arap Baharı’yla birlikte bu silahlanma daha da hızlanmış durumda. Suriye son dört yılda Rusya’dan ithal ettiği silahlar % 600 artmış durumda.
Türkiye’nin silah harcamaları SIPRI verilerine göre 16 milyar dolar civarında seyrediyor. Harcamaların, GSMH’ye oranı %3 civarında. AKP hükümetinin, Kürtlere karşı savaş konseptini kabul etmesi, komşu ülkelere yönelik bir tür neo-Osmanlıcılık rolüne girmesi Türkiye’nin de silah alımını artırıcı nedenle olabilir. Rakamlar, bunlarla sınırlı değil, militarizmi besleyen ve erişimi olanaksız başka fonlar da var. Tahminler bunun çok büyük miktarlarda olduğu şeklinde ve kesin bir rakam telaffuz edilemiyor.
Dünyayı baruta, nükleer silahlar ve gaza boğan emperyalist ülkeler, sürekli yeni çatışma alanları, savaşlar yaratıyor. Azgelişmiş ülkelerin en büyük kaynakları bu silah alımına ve militarizmi besleyen harcamalara akıyor.
Devletler, sosyal kimliğinden vazgeçtikçe güvenlik gereksinimleri ve polisiye harcamaları daha da artıyor. Dışa karşı da sürekli bir düşman paranoyası yayıyorlar ve bu harcamalarına meşruiyet kazandırıyorlar.
Son on yılda Irak, Afganistan, Pakistan’a yönelik uluslar arası operasyonların, Tunus’da başlayıp Suriye ile devam eden ayaklanmaların ve ufukta bir İran savaşının kimler tarafından nasıl desteklendiği, silah baronlarının demokrasi ile olan alakalarının hangi temelde olduğu daha da anlaşılır hale gelmektedir.
















