Breaking News:
Wan’da sefaletin sefaleti -Ehmed Pelda - Thursday, 01 December 2011 22:57
27 Yıl Sonra Tekrar Van-4-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 29 November 2011 17:20
27 Yıl Sonra Tekrar Van-3-A.Haydar Gürbüz - Monday, 28 November 2011 16:32
27 Yıl Sonra Tekrar Van-2-A.Haydar Gürbüz - Saturday, 26 November 2011 21:07
27 Yıl Sonra Tekrar Van-1-A.Haydar Gürbüz - Friday, 25 November 2011 18:17
Techno-Ecology: Ekonomi ve politikanın gerçek sahnesi - Wednesday, 23 November 2011 23:12
Bir tutsaktan mektup var - Wednesday, 23 November 2011 22:38
Güç mücadelesinin yeni kutsal kitabı-Ehmed Pelda - Sunday, 13 November 2011 15:11
Birde Bana Kulak Veriniz-A.Haydar Gürbüz - Tuesday, 25 October 2011 07:45
zel dağının rüzgarı - Friday, 21 October 2011 16:29
Barış İçin Savaşmak - Tuesday, 11 October 2011 07:17
İkiyüzlülük abidesi - Sıtkı Güngör - Tuesday, 11 October 2011 07:14
Sancı-Ehmed Pelda - Tuesday, 11 October 2011 07:09

"Kürtlük Aidiyeti" Güçlendirilmeli

Yıllar önce yazdığım bir makalede de değinmiştim;”Emperyalizmin bir ülkeyi işgal etmeye hazırlanırken,bölgeye işgal öncesi kendi kültürünü yerli halka beğendirme, şeffaf ...

Kurulacak Kürt İslam Partisinin Hedefi Gerçekten AKP Oyları mı?

Sorunların üstesinde gelemeyen hükümetlerin aslında fikirden yoksun, fikir üretmekten uzak sürekli aynı siyaset ve politikalar üzerinde var olan sorunları çözmeye çalıştı...

Ne hakikati öldürün, nede itirafçı olun -Cahit Mervan

28 Şubat post-modern darbecilerin tutuklanması siyaset-medya dünyasında yeni hareketlenmelere yol açtı. Basın içinde ‘itiraf’ sesleri yükselmeye başladı. O dönem Radikal ...

toplumsal-doenuesuemuen-dsnda-kalmakToplumsal dönüşümün zaman aralığı oldukça daraldı. Daha önce on yıllar alan mekansal, bireysel ve toplumsal değişim...
silah-harcamalarYerküre üzerindeki silahlanma yarışı ve onun ülkelere maliyeti, Stockholm Uluslar arası Barış Araştırmaları Enstitüsü...
yunanistanda-kapituelasyon-mu-merkezi-abnin-insaas-mYunanistan’a yardım için hazırlanan son paket, verilen para miktarı ve ekonomik amaçlarından öte siyasal ve güç mücadeleler...
qkuertluek-aidiyetiq-gueclendirilmeliYıllar önce yazdığım bir makalede de değinmiştim;”Emperyalizmin bir ülkeyi işgal etmeye hazırlanırken,bölgeye işgal öncesi kendi kültürünü yerli halka beğendirme, şeffaf ve güzel göstermek için ünü...
kurulacak-kuert-islam-partisinin-hedefi-gercekten-akp-oylar-mSorunların üstesinde gelemeyen hükümetlerin aslında fikirden yoksun, fikir üretmekten uzak sürekli aynı siyaset ve politikalar üzerinde var olan sorunları çözmeye çalıştıkları, dün olduğu gibi bugünde bu...
ne-hakikati-oeldueruen-nede-itirafc-olun-cahit-mervan28 Şubat post-modern darbecilerin tutuklanması siyaset-medya dünyasında yeni hareketlenmelere yol açtı. Basın içinde ‘itiraf’ sesleri yükselmeye başladı. O dönem Radikal gazetesinin Ankara temsilcisi olan...
kuertlerermeniler-ve-tuerkler1Yakın tarihi az veya çok merak edenler 20.yüzyılın başlarında meydana gelen gelişmeleri okumuş  Kürt ve Ermenilerın çalışmalarından mutlaka haberdar olmuşlardır. Osmanlıların yıkılma aşamısında olduğu bu...
se-kec-dibin-xweliHewlêr (Rûdaw) – Di wê rojê de xelk ji mal derdiketin bo geştûguzarê, sê keçên biçûk dixwestin çav li xelkê bikin û ew jî...
konferansa-zimane-kurdi-li-amede-dest-pe-kir Îro dûwemîn rûniştina Konferansa Zimanê Kurdî li Amedê dest pê kir. Zimanzanê ji zanîngeha Seleheddînê Dr. Mahmud Osman...
parlamentoya-tirkiyeye-komkujiya-dersime-lekolin-dike Parlamentoya Tirkiyeyê, bi komîsyona daxwaznameyan ve girêdayî bi armanca vekolîna komkujiya Dêrsimê û bersivandina...
mem-u-zin-li-tirkiyeye-eleqeyeke-mezin-dibine Berhema navdar a fîlozof û zanyarê kurd Ehmedê Xanî li Tirkiyeyê rastî eleqeyeke mezin hat. Çapa yekem a pirtûka Mem û Zîn...
komeleyen-elewiyan-cun-gunde-roboskeAmed: Federasyonên Elewî Bektaşî çûn gundê Roboskî yê ku 34 welatî ji aliyê balafirên şer ve hatin qetilkirin. Di serdanê de...
ve-sermaye-di-kone-havine-de-dijin Piştî erdheja Wanê ji xemsariya dewletê heta niha 82 kon şewitin, 5 zarokan jiyana xwe ji dest da û 11 kes jî birîndar...
dayika-helime-li-benda-deste-alikariye-yeWan: Li Wanê piştî erdhejên mezin û zêde pêk hatin, jinên pîr ku zarokên wan koçî bajarên rojava kirin, niha li benda destê...
ji-cemigezeke-ta-los-angelese-ciroka-reva-keceke-ermeni-serdar-erogluNAVENDA NÛÇEYAN - Aurora Mardiganyan di dema Qirkirina Ermeniyan a sala 1915 de hîna keçikek biçûk a 14 salî bû. Pêşî...
li-wane-heta-niha-400-hezar-kesan-barkrnLi gor ragihandinên serokê odeya pîşesazîya Wanê Mîrza Nadiroglu, piştî erdheja Wanê heta niha nêzîkî 400 hezar kesan bajar...
-ehli-el-hak-mezhebinin-en-bueyuek-airi   Baba Tahîr’in düşünsel metodu, yaşam tecrübesinden ve kültürel kimliğinden bağımsız değildir. Kürt edebiyatının...
almanyada-bir-ezidi-kenti-celle Almanya'nın 70 bin nüfuslu kenti Celle'de yaşayan 10 bini aşkın Êzîdî Kürt, hem kültürlerini kaybetmemek hem de...
xanide-diyalektik-yaklam-ve-ztlarn-birlii  Kürt edebiyatında, felsefi düşünce açısından en etkileyici ve güçlü...

Silah Harcamaları

Yerküre üzerindeki silahlanma yarışı ve onun ülkelere maliyeti, Stockholm Uluslar arası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) tarafından her yıl rapor ediliyor. 1966 yılında Stockholm’de kurulan SIPRI, uluslar arası camiada oldukça saygın, bağımsız bir araştırma merkezi. Yalnızca bağımsız araştırmacılar için değil IMF, Avrupa Birliği gibi uluslar üstü kurumlar ve parlamentolarla da yakın çalışma trafiği içerisinde. 

SIPRI’nin 2007-2011 yılları kapsayan raporu son on yılda silahlanma harcamalarında büyük bir artış olduğunu gösteriyor. En dramatik artış güney doğu asya’da ve Çin denizi bölgesinde gözleniyor. Son yayınlanan rapor, özellikle konvansiyonel silahların miktarını veriyor ve dikkat çekici birkaç nokta göze çarpıyor.

Birincisi, beş büyük silah ihracatçısı ülkenin (ABD, Rusya, Almanya, Fransa ve İngiltere) silah satışlarının olduğu ülke ve bölgeler, çatışmaların, iç karışıklıkların ve potansiyel sınır savaşlarının yaşandığı bölgeler.

İkincisi, silahlanmada ülke olarak Hindistan ve Çin başı çekiyor. Bu iki ülke önümüzdeki on yıllar içinde büyüme ve gelişme potansiyeli olan iki ülke. Yani emperiyal olmaya adaylar. Hindistan şu anda dünyadaki toplam silah ithalatının % 10’unun gerçekleştiriyor. Ayrıca Çin hem silah ithalatçısı hem de üreticisi olarak büyük bir büyüme kaydediyor. 

Göze çarpan üçüncü bir nokta, silah satışlarının Kuzey Afrika’da büyük bir artış göstermesi. ‘Arap Baharı’yla birlikte bu silahlanma daha da hızlanmış durumda. Suriye son dört yılda Rusya’dan ithal ettiği silahlar % 600 artmış durumda.

Türkiye’nin silah harcamaları SIPRI  verilerine göre 16 milyar dolar civarında seyrediyor. Harcamaların, GSMH’ye oranı %3 civarında. AKP hükümetinin, Kürtlere karşı savaş konseptini kabul etmesi, komşu ülkelere yönelik bir tür neo-Osmanlıcılık rolüne girmesi Türkiye’nin de silah alımını artırıcı nedenle olabilir. Rakamlar,  bunlarla sınırlı değil, militarizmi besleyen ve erişimi olanaksız başka fonlar da var. Tahminler bunun çok büyük miktarlarda olduğu şeklinde ve kesin bir rakam telaffuz edilemiyor.

Dünyayı baruta, nükleer silahlar ve gaza boğan emperyalist ülkeler, sürekli yeni çatışma alanları, savaşlar yaratıyor. Azgelişmiş ülkelerin en büyük kaynakları bu silah alımına ve militarizmi besleyen harcamalara akıyor.

Devletler, sosyal kimliğinden vazgeçtikçe güvenlik gereksinimleri ve polisiye harcamaları daha da artıyor. Dışa karşı da sürekli bir düşman paranoyası yayıyorlar ve bu harcamalarına meşruiyet kazandırıyorlar.

Son on yılda Irak, Afganistan, Pakistan’a yönelik uluslar arası operasyonların, Tunus’da başlayıp Suriye ile devam eden ayaklanmaların ve ufukta bir İran savaşının kimler tarafından nasıl desteklendiği, silah baronlarının demokrasi ile olan alakalarının hangi temelde olduğu daha da anlaşılır hale gelmektedir.

 

DAVOS NAKARATI - Ş. İsmail Erli

Dünya Ekonomi Forumu’nun bu yılki toplantıları, İsviçre’nin tatil kasabası Davos’ta başladı. 41 yıldır gerçekleşen toplantılar olağanüstü önlemler eşliğinde devam etmesine karşın forumu protesto eden küçük bir grup, toplantıların gerçekleştiği kayak tesislerinin önünde eylem yaptı. Eylemciler, üzerinde ‘Hey! Dünya Ekonomik Forumu, diğer 6.999  milyar lider nerede?’ yazılı pankartı balonlarla kasabanın üzerinde uçurdu. 
 
Davos, kapitalist sistemin küresel işlerliğinin ve devamının sağlanması için beyin fırtınalarının gerçekleştiği tatil mekanı. Bu eğlence mekânında ciddi şeyler konuşmak için bir araya geliyorlar. Alp’lerin sırtlarındaki tesislerde alınan kararlar, yeryüzündeki yüzde % 99’a acı reçete, yoksulluk, işsizlik ve daha zor günler olarak yansıyor.
 
Toplantıya, devlet başkanları, başbakanlar, maliye bakanları, merkez bankası başkanları, uluslararası firmaların CEO’ları, bankalar, finans, medya kurumları, popüler düşünürler, yazarlar ve sanatçılar katılıyor. Onlar herşeye sahip. Herşeyi onlar biliyor, onlar yönetiyor. 
 
Bu yılın ana konusu küresel kriz.   Katılımcılar, kapitalizmin sistem olarak sürdürülebilirliğinin oldukça zor olduğu konusunda hem fikir. Ancak bizi daha iyi bir alternatif olmadığına inandırmaya çalışıyorlar. Kimi kapitalistlere göre problemlere çözüm bulamazsak bu yalan balonu 3-4 yıl içinde patlayacak.
 
Kapitalist elitler, mutlak suretle bazı önlemlerin alınması gerektiğini söylüyor ancak bu ‘önlemlerin’ ne olduğunu net bir şekilde ifade edemiyor. Dillendirilen önlemler ise,  pek aşina. Yaratıcılık (innovation), yeni iş yaratma (job creation), vergiler, kemer sıkma politikaları gibi bildik liberal önlemler. Hem de yıllardır hiç sıkılmadan...
Tartışmaların ana fikrini özetleyen yorum; Churchill vari yorumuyla Carlyle Group’un kurucusu David Rubenstein’den geldi.  Rubenstein,” Kapitalizm mükemmel değildir. Ancak sahip olduğumuz en iyisi budur” dedi. 
 
Paralel bir şekilde The Economist gibi dergilerde burjuva iktisatçıları ‘devlet kapitalizmi’ ile ‘liberal kapitalizm’i tartışıyorlar.  Malum liberal kapitalizm, bugün alternatifi olmaksızın krizini yaşıyor. Devlet kapitalizmine örnek olarak Çin gösteriliyor. Çin, kapitalizmin bütün olumsuzluklarını bugün at başı yaşıyor. Baş döndürücü büyüme, aynı şekilde yoksullukta, çevre kirliliğinde, sınıflar arasındaki dengesizliklerde ve sömürüde de devam ediyor. Neyi? Kime örnek gösteriyorlar?
 
Kısacası kapitalizmin sınırları içinde kalmak koşuluyla, ‘kapitalizmler’ sunuluyor.  Oysa başka bir dünyanın mümkün olabileceği akıllardaki yüce yerini koruyor.
Aklımız başımızda.

 


Sermayenin Avrupa Birliği Çatırdıyor - İsmail Erli

Euro bölgesinde 2011’de başlayan ekonomik kriz derinleşirken, insan hakları, sosyal haklar ve demokratik işleyişte de paralel bir krize sürüklenmiş durumda.  Avrupa Birliği’nin sürekliliğine dair şüpheler artık daha yüksek tondan dile getiriliyor. 

Diğer on yıllara nazaran daha otoriter dönem olarak kabul edilen 1930-40’lı yıllar,  kapitalizmin 20. yüzyılda yaşadığı ilk büyük ekonomik krizinden sonra İtalya, Almanya ve İspanya’da faşist partilerin iktidara geldiği yıllardı.  Bu yıllarda demokrasi ve insan hakları siyasal ajandada yok iken milliyetçilik, yayılmacılık, anti-komünizm politikaları hâkim kavramlardı. İklim baskıcı otoriter ve faşizan bir iklimdi.

Bu iklim son yıllarda kapitalizmin içine düştüğü krizle birlikte Avrupa’da yeniden yeşermeye başladı. İşsizlik, sosyal kesintiler, bireysel özgürlüklerdeki sınırlamaların hepsi üst üste gelince yabancı düşmanlığı ve göçmenlere karşı olan tahammüller de gittikçe azaldı. Toplumun sağ kesiminde ve genelinde göçmenler, gidişattan sorumlu tutuluyor.

Devletin verdiği sosyal yardımlarla geçinen göçmenler ( benefit class olarak adlandırılıyor) daha fazla kritik ediliyor.

Bu gelişmeler, yer altındaki faşist örgütlemelerin güçlenmesine yabancılara karşı şiddet eylemlerini gerçekleştirmeye hatta seçim kazanarak parlamentoda temsil etmeye kadar varmış durumda.

İtalya, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın idare edemediği kriz, İtalya’da ve Yunanistan’da seçilmiş hükümetlerin yıkılmasına yerine teknokratlardan oluşan bir hükümetin kurulmasıyla sonuçlandı. Ancak bunun palyatif bir çözüm olduğu herkesin ortak fikri. Sorun daha da büyüyerek az ötede duruyor. Avrupa’nın ‘demokrasi’ tarihinde böyle seçilmişlerin gönderilip teknokratların başa getirilmesi pek alışıldık bir durum değil.

Bütün bu iç karartıcı gelişmelere rağmen, daha eşit, sosyal ve adaletli bir sisteme yönelik çabalar da derinleşiyor. ABD’deki Wall Street işgalinden, Avrupa’daki genel grevlere kadar. Unutmayalım diyalektik Avrupa’da hep işledi.

 

Devlet

 Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir’ Ece Ayhan

Devlet 

 

Ankara, biraz daha geç kalsaydı, insanı olmayan uçaklara katliam emrini vermede

 Heybelerde getirilen çaylar açılıp, tezek  dolusu sobanın üzerine demli bir çay koyulacaktı.

 Bir sıcak oohhh çekilecekti. Bütün üşümeler, yorgunluklar akıp gidecekti.

Biraz geç kalsaydı..

Parçalanmış bedenlerine sarılan battaniyeler,

birazdan  sıcak yataklarında onları ısıtacaktı.

Karlarla kaplı dağlardan sarhoş atlar sırtından getirilen mazot, dağıtılacak

dershane taksidi yıl bitmeden ödenecekti.

Kantinde arkadaşlarına helalinde kaçak  çay söylenecekti.

Eğer Ankara biraz geç  kalsaydı.

Biraz geç kalsaydı. Yaşamda kalacaktı otuz bilmem kaç ciwan.

Çocukluğunda binmeyi çok istedikleri römorklar, genç bedenlerini taşımayacaktı morglara.

Biraz geç kalsaydı Ankara!

Kim bilir ne güzel şeyler olacaktı daha

Mevsimlerini yitirmiş bu coğrafyada…

 


Gürz ve Kefen

1800’lü yıllar, kıta Avrupa’sı için devrimler yüzyılıdır.  Düşünce sisteminde, felsefede, edebiyatta, sanatta, bilim ve teknikte, ulaşımda, ekonomide ve elbette siyasal mücadelede baş döndüren devrimler yaşanıyordu.. Eric Hobsbawm, bu süreci  ‘Devrim Çağı’ adlı eserinde derinlemesine işliyor. 

Bu devrimlerden biri de şüphesiz, Thomas Edison’un icat ettiği ampuldür.  Ampulün bizim için nasıl elzem bir icat olduğu, elektrikler kesildiğinde her defasında yeniden hatırlarız.  

21. yüzyılda Türkiye’de kurulan bir parti, amblem olarak ampulü seçti. Ancak amblemdeki ampul, Edison’un ampulü kadar zarif ve kırılabilir değil. Ampulden ziyade, sivri çıkıntıları olan bir gürzü andırıyor.  Gürz, ortaçağ’da kullanılan, ağır bir silahtı. Döneminin ruhuna da uygun bir savaş aracıydı.

Başlangıçta bize aydınlık bir ampul gibi gelen, (ki çoğumuza hala öyle geliyor) şeyin bugün öldürücü bir gürz olduğunu görüyoruz.  Amblemin temsil ettiği parti de, uygulamalarıyla uzak topraklarda imal edilip, bize karşı kullanılan silah oldu.

Bu parti, amblemindeki kabalığı değil  ancak adındaki kabalığı zamanla fark etmiş olmalı ki  AKP’yi bırakıp AK Parti ismini kullanmaya başladı. Başkanı da, bu duruma alışamayan herkesi büyük bir kabalıkla azarlayıp durdu.

Bu gün artık AKP’nin iki amblemi var: biri gürz diğeri kefen.  Farklı düşünen herkesin kafasına polis eliyle bu gürz indirilirken, kendi yarattığı yargısıyla, mahkemeleri ile kurumlarıyla ve palazlandırdığı basının eliyle de  toplumun üzerine AK kefen örtmüş, kendisinden farklı düşünen bütün siyasi görüşleri öğüten ve yok eden bir makineye dönüşmüş durumda.

Kendinden olmayan her şeyi ötekileştirip yok saymaktadır. Bunu da hakim olduğu iktidar aygıtlarını kusursuz devreye sokarak yapmaktadır.

Evresel hukuk kurallarını hiçe sayarak binlerce insan cezaevlerine atılırken, 1990’ların başında binlerce katliama bizzat katılmış, şimdi bunları tek tek isim ve yer göstererek itiraf eden eski özel hareket polisinin itiraflarına kulaklarını tıkayan savcılar, mahkemeler ve yargı,  ancak mizaha konu olabilecek nedenler göstererek,  öğrenci, genç, baba oğul herkesi cezaevine atıyor.

 Üstelik basılmamış kitaplar, yirmi yıl önce söylenmiş türkü, şapka, kitap, saç traşı gibi akıl almaz nedenlerle.

Türkiye’de askerin siyaset üzerindeki vesayetini polisle ikame eden AKP’nin demokrasisini övenler biraz farklı düşünmeye başladıklarında, harekete geçtiklerinde, itiraz ettiklerinde zincirlerin şakırtısını, kelepçenin soğukluğunu bileklerinde hissedeceklerdir.

Ceza evlerinde boş yer kalmadığına göre insanları statlara, kapalı spor salonlarına depolara mı dolduracaklar? Yoksa yap işlet devret modeliyle yeni mega cezaevleri mi inşa edecekler?

 Bir  seçenek daha var.   Bunları hak etmeyen toplum,  AKP ve şürekasına geldikleri yeri göstererek gerçek demokrasi dersini verecek.  Umutla bekliyoruz.

DERSİM’DEN DERSLER ÇIKARMAK

Son yıllarda tartışılan Dersim katliamı, sadece Dersim’lileri ilgilendirmiyor.  Dersim suretinde katledilen diğer halkları (Ermenileri, Rumları, Süryanileri, Kürtleri)  da ilgilendiriyor.

Pandora’nın kutusu açıldı bir kere.  Katliam tarihinin bütün parçaları üstümüze bulaştı artık. Gerçek, ilk adımdan sonra yeniden katledilmeyecekse eğer kötürüm bırakılacaktır.

En büyük korkumuz da budur.

Bizim 1938’de yaşadığımız kırımı, ayrıca devletin ilgili ve bilgili (!) tarihçilerine, siyasetçilerine teyit ettirmeye ihtiyacımız yok. Farklı kesimlerden Dersim katliamının, bir komisyona ve tarihçilere havale edilmesi talep ediliyor.  Biliyoruz ki Türkiye’de bir mağduriyeti,  bir komisyona,  kurumu havale etmek onun üzerine değil toprak beton dökmektir.

Hükümet tarafından samimi bulunmayan özür dilemeler,  gerçek anlamda taleplerin karşılanmasıyla anlam kazanacaktır. Çayan Demirel’in, Katliamı anlatan  ‘38’ belgeselini bile katleden, ona yasal haklarını ve yayınlanmasına izin vermeyen hükümetin kültür bakanlığının uygulaması mahkeme kapısında iken,   Erdoğan’ın samimiyetine güvenmemek için onlarca neden var.

Ana muhalefet partisine CHP’ye gelince, ‘yeni’ ve ‘değişim’ sözcüklerinin sık sık kullanmasına rağmen hala özünde bir şey kaybetmeyen ve içerisinde hala katliamı savunan güçlü damar var.  Aslında bu damar bütün siyasi partilere ve devletin özüne hakimdir.

Katliamda katleden taraf olarak devletin, özür dilemesi, insanlarını itibarının iadesi, tazminat ödenmesi, iskana tabi tutulan ailelerin, evlatlık verilen kız çocuklarının akıbetinin ortaya çıkarılması, idam edilenlerin mezarlarının ortaya çıkarılması yanı sıra bölgeye yönelik ayrımcılık içeren uygulamaların,   katliamda ismi geçen kişilerin adlarının verildiği park, cadde, okul, kışla isimlerinin derhal değiştirilmesi Dersim’lilerin makul beklentisidir.

Büyük katliamlar yapan devletin bunları yapması daha mı zor?

Dersim’in, geçmişte yaşanan diğer katliamların ortaya çıkarılması için bir başlangıç olması vicdan sahip herkesin nihai isteği.

Faşizme Karşı Birleşik Cephe

Türkiye Meclisindeki şer güçler bir kez daha anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakarak, Kürdistan’a yönelik askeri operasyonlara izin veren tezkereyi onayladı. Kürtlere karşı kentlerde başlatılan sürek avı aynı paralelde ülkenin dağlarında da devam ediyor. Her geçen gün faşist diktatörlüğünü pekiştiren Erdoğan, özgürlük isteyen Kürt halkının sesini her alanda boğmak istiyor.

Bugün sınır dışı askeri operasyonlar, iç operasyonlar, hedef göstermeler, tutuklamalar, linç etmeler eş zamanlı olarak yürütülüyor. Yok etme üzerine kurulu AKP hükümeti politikası pervasızca yürütülüyor.

Erdoğan, müzakere diyor. Ama hiçbir Kürdü müzakere masasına çağırmıyor. Savaştaki muhatabını barış masasında tanımıyor. Savaşta zikrettiği adı masada anmak istemiyor. Savaş sanatından ve savaşın da bir etiği olduğundan bihaber, boşluğa yumruk sallıyor. Barışın, savaşanla yapıldığını aklı kesmiyor. Çapı, sorunun üstesinden gelmesine yetmiyor. Bu onu daha da agresifleştirip insanlıktan çıkarıyor. Tutarsızlıklarını, boşluklarını büsbütün arttırıyor. Askeriyle, polisiyle, savcısıyla başaramadığını, Hizbullahçı terörünü sahneye davet ederek çözmeye çalışıyor.

Ortadoğu’da demokrasi havariliğine soyunuyor, içeride diktatörlük kurup adına ileri demokrasi diyor. Ki bunu da inilip binilen bir ata benzetiyor. Demokrasi kültürünü zere kadar özümsememiş, hazmedememiş, biraz kabadayı, biraz padişah vari biraz uyanık tüccar tafralarıyla hiçbir muhalefet partisini dinleme nezaketi ve olgunluğu göster(e)miyor.

Türkiye’nin bütün devrimci, demokrat, liberal kesimlerinin bu gelişmelere seyirci kalmaması, halklar arasında henüz bitirilmemiş olan birlikte ve yaşama inancını, ruhunu devam ettirmek için dişe diş mücadele etmesi gerekmektedir. Farklı görünen, düşünen, yaşayan hiç kimseye tahammül etmeyen başbakan kendi seçmeninin gözünde değilse bile batıda komik duruma düşüyor. Aldığı, çaldığı, gasp ettiği oyların arkasına sığınarak (sanki halk bütün bunları yapsın diye oy vermiş gibi) Türkiye'yi kan gölüne ve açık ceza evine dönüştürüyor. Geçmiş birikimler yeniden canlandırılarak faşizme karşı birleşik bir cephenin oluşturulması elzemdir.  Yoksa faşizme “No Pasaran’ demek için çok geç olacak.

OECD, GERÇEKLER VE YALANLAR

Kıdem tazminatının kaldırılıp kaldırılmayacağına ilişkin tartışmalar sürerken, AKP hükümeti, çalışma koşullarının ağırlaştırılmasına yönelik yeni bir adım daha atıyor.  Enerji Bakanı Taner Yıldız, Akşam gazetesi muhabiri Çiğdem Toker aracılığıyla bu niyetini açıkladı. Açıklama, enerjiden daha fazla tasarruf etmek için mesai saatlerinin daha erkene alınması ile başlıyor ve sonra asıl önemli konuya geliyor. Bakan, Cumartesi günü de çalışılması gerektiğini söylüyor. Mesainin sabah altıda başlamasını, kültürümüze bağlarken, cumartesi çalışmasını da, “ Türkiye hak etmediği refah seviyesini peşin satın almış oldu.’’ Sözleriyle savunuyor.

Bakan, bu sözleriyle peşin olarak şunları kabul ediyor. Türkiye’de emekçi sınıflar refah içindedirler. Hem de hak etmediğinden daha fazlasına sahipler. Bu cümleler, her hangi bir vatandaş veya hükümet sempatizanı tarafından sarf edilse şüphesiz boş verip geçilebilir. Ancak bu sözlerin sahibi hükümetin enerji bakanı olunca insan soramadan edemiyor. Hangi istatistik verilere dayanarak bunları söylüyorsunuz? 

Çünkü bu haberin yer aldığı NTV televizyonun internet sitesinin (14.10.2007) hemen üst kısmındaki başka bir haber, bakanın bu söylediklerini tekzip eder nitelikteydi. OECD’nin 40 ülkede yaptığı araştırmaya göre Türkiye ‘memnuniyet listesinde’ 32. sırada yer alıyor. Bakan hangi verilerle konuşuyor bilinmez ancak, OECD, 11 kriter üzerinden hareketle bu raporu  yayınlıyor. Rapor; gelir, barınma, sağlık ve iş-ev dengesi gibi insanların yaşam kalitelerini ortaya koyacak sorular sorularak hazırlanmış.

Araştırmadan bazı detayları vermeye devam edelim. Ülkeler arasında en fazla çalışan ülke sıralamasında Türkiye birinci sırayı alırken, “Bugün nasıl hissediyorsunuz” şeklindeki soruya en az olumlu cevap yine Türkiye’den geliyor. Biz bu kriterleri biraz genişleterek sendikalaşma oranı, taşeron çalıştırma, iş kazaları, nedensiz işten atmalar, reel ücret ve verimlilik ilişkisini (yani sömürü oranı) dahil etsek! Türkiye kaç basamak daha düşer acaba?

OECD’nin yaptığı araştırmanın sonuçlarının bir an için Türkiye’deki her hangi bir emek örgütünden, sendikadan geldiğini düşünün. Kuvvetle muhtemeldir ki, sermaye ve iktidar ya da liberaller tarafından yanlış ve ideolojik bulunmuş olurdu. Ne yazık ki veriler  uluslar arası bir  kurumdan geliyor ve görmezlikten gelinemiyor.

Ne diyelim biz söylesek yalan oluyor. Ama sermayenin ve hükümetin söylediği daha büyük yalan oluyor.

Kayıp Yıllar

Bugün Türkiye'de yapılan tartışmalar, tarihsel birikimin, toplumsal dinamiklerin ışığında yürütülmekten ziyade, kaba, derinliksiz ve hengâme içerisinde yürütülmektedir.
Son günlerde hem yurt içinde hem de komşu ülkelere karşı koparılan bu kuru gürültü, ‘hakim’ ve ‘taraf’ medyada da benzer bir iz düşüm sergilemektedir.
Pratikte yaşananların altındaki karmaşık ilişkileri anlamak için sınıflar arasındaki çatışma alanını referans alıp, bunu bazı öznel diğer dinamiklerle ilişkilendirmek gerekiyor. "Gerçek", kaba görüntünün sis perdesi ile örtülmüş.  Bu sis perdesini aralamak için bilimsel yöntemi kullanmak gerekiyor.
 
Türkiye’nin son otuz yıllık tarihi bu yöntemle tartışıldığında var olanı anlamak daha anlamlı olacaktır.  
Yakın dönemi, (bu sürecin uzun bir araştırmanın konusu olduğunu ve eksik kaldığını akılda tutarak) birkaç aksı referans alırsak üç bölüme ayırabiliriz. 
Birincisi; 1980-1989 dönemi; 12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonra, onlarca insanın idam edildiği, on binlerce insanın işkenceden geçirildiği, milyonlarca insanın fişlendiği, toplumsal dayanışmanın ve örgütlülüğün yok edildiği yıllardır. 1989 bahar eylemleri ile bu süreç bir nebze yavaşlatıldı.
İkincisi; 1991-1999 Kürtlerle yoğun olarak sürdürülen düşük yoğunluklu çatışma dönemi. Verilere göre 40 binin üzerinde Kürt-Türk yurttaşın öldüğü (ki bunun 30 binden fazlası Kürt) binlercesinin sakat kaldığı, mahpushanelere düştüğü, köylerin yakıldığı, boşaltıldığı, ormanların yakıldığı, aydınların faili meçhul cinayetlere kurban gittiği, gazetelerin bombalandığı, siyasi partilerin kapatıldığı, liseli çocukların karakollarda işkenceden geçirildiği, yürütülen savaşta rol alan devletin üst bürokratlarının, güvenlik görevlilerinin çete türü yapılanmalara gittiği on yıllık bir karanlık dönem olarak tarihe geçti.
Üçüncüsü; 1999-2011 dönemi. Bunu,  2000-2006 ve sonrası şeklinde ikiye ayırabiliriz. İlk dönem bir önceki on yıla göre fiili çatışmaların asgari seviyeye indiği ancak, devlet kanadında ise hukuk dışı yapılanmaların açığa çıktığı, itirafların gelmeye başladığı bir dönemdir. Tek taraflı ateşkeslerle uzatılan bu çatışmasızlık dönemi, 2007 sonrası tekrar tırmanmaya başladı. 
2009’a gelindiğinde, AKP’nin, kendisinden önceki iktidarlardan farklı olmayan yaklaşımları, tutuklamalar, bölge halkının iradesinin meclise yansıtılması önündeki baraj engelleri ve yasaklamalar, artan askeri operasyonlar ve Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit uygulamaları, şiddeti zorunlu olarak gündeme getirdi.
Bu otuz yıllık dönem aşağı-yukarı  üç dört sağ partinin iktidarı (DYP-SHP koalisyonunu bir yana bırakırsak) altında geçti. Bahsi geçen ikinci on yıllık dönem iktisadi olarak da üç tane ekonomik krizden (1994, 1999 ve 2000-2001)  sonra tarihinin en büyük küçülmesi ile sonuçlandı. AKP’nin iktidara geldiği günden beri ise 2008, 2011 olmak üzere iki kriz yaşadı. 
 
AKP’li Yıllar; : Vaatler, Yalanlar, Hayal Kırıklıkları…
 
Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz sonrası yapılan seçimlerde, iktidarların da değiştiğini görüyoruz. Özal’ın seksenlerin sonuna kadarki  parlak yılları  1987 krizinden sonra yapılan yerel seçimlerde büyük oy kaybetti. SHP yerel yönetimlerin büyük bir kısmını aldı. 1994 krizi, DYP’yi, 1999 krizi ANAP’ı, 2000-2001 krizi ise o güne kadar ki bütün partilerin büyük bir yenilgi almasıyla sonuçlandı. Kısa bir süre önce kurulan AKP hükümeti birinci parti olarak tek başına iktidara geldi.
Seçimlerin sonucu önemli ve köklü bir değişime işaret ediyordu. Ne var ki, “yeni” ve “farklı” olarak görülen AKP, kısa süre içerisinde kendini, Menderes’in ve Özal’ın devamı olduğunu ilan ederek, reddedilen tarihi yeniden canlandırdı. Böylece trajik bir üçüncü döneme girmiş olduk.
 
Seçimin galibi AKP’nin iktidara geldiği ilk yıl tercih ettiği iktisat politikası, Kemal Derviş’in ‘Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nı kesintisiz sürdürmek oldu. Emek karşıtı bu program, tereddüt edilmeden kesintisiz olarak uygulandı. İktisadi anlamda diğer önemli adım, yerli ve yabancı sermayenin önündeki bütün bürokratik engellerin ortadan kaldırılmasıydı.Özelleştirmelere kaldığı yerden devam edildi. Sermaye içi bölüşüm ilişkileri, dindar sermayedarların da sahneye çıkmasıyla yeniden düzenlendi. Laik burjuvaziyi, laiklik konusunda ikna ederek anlaştı. İslami sermaye ile de onlara pay vererek anlaştı. Karşı koyanları, devletin bütün imkanlarını seferber ederek ortadan kaldırdı.
 
AKP’nin emeğe dönük politikası ise kazanılmış bütün hakların yok edilmesi anlamına geliyordu.  İşçi sınıfının birçok kazancı 2003’te iş kanunu ile ortadan kaldırıldı. Taşeronlaşma,  işçi çalıştıran özel büroların kurulması, işten atmaların kolaylaştırılması vs. Burjuvazi bu dönemde sınıf refleksini göstererek kendi iç çatışmalarını bir yana bıraktı. Kapitalistler, tek yumruk AKP’nin yeni iş kanununa tam destek verdiler.
Beş yıllık iktidardan sonra AKP de 2008’de krizle yüzleşti. Mart 2009’da yapılan belediye seçimlerinde  AKP, birinci parti olmasına rağmen önemli oranda oy kaybetti. Ancak kriz sonrası büyüme,  bu kaybı Haziran 2011 genel seçimde telafi etti. Son krizin daha da derinleşmesi halinde bunun AKP’nin sonunu getirip getirmeyeceğini geçmişin tekrar edip etmeyeceğini göreceğiz.  
 
AKP, dış politikada ABD’nin Ortadoğu’da tedavüle soktuğu ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını üstlenerek, ABD’nin ve İngiltere’nin Irak’a müdahalesine doğrudan destek verdi. Meşhur 1 Mart teskeresini meclise getirdi. Ancak başarılı olamadı. ANAP-DSP-MHP koalisyonu hükümeti döneminde başlayan Avrupa Birliği macerası, devir alındı. ‘On beş günde on beş yasa’ şiarını birçok değişiklikle devam ettirdi. Hatta Kopenhag kriterlerini, Ankara kriterleri olarak ilan etti. Bugün ilişkilerin geldiği nokta ise restleşmeler, tehditlerle dolu.
 
Komşularla olan ilişkilerin akıbeti de AB sürecinde farklı olmadı. Ermenistan, Yunanistan, Suriye ve İran ile başlatılan yakınlaşma ve ‘sıfır sorun’ ilişkisi hepsi ile azami düzeyde restleşmeye-çatışmaya ve savaş çığırtkanlığına dönüştü.
İç politikaya dönersek, Kürt sorununa ilişkin tavrı da, diğer alanlarda olduğu gibi başlangıcı ve sonucu zıt iki kutba kaydı. ‘Demokratikleşme süreci’ tam bir anti demokratik sürece dönüştü. Binlerce, Kürt siyasetçi, belediye başkanı, il ve ilçe yöneticileri, vatandaş KCK yapılanması adı altında sebebi ve sonu belli olmayan bir tutuklama sürecine döndü ve genişleyerek devam ediyor. 1990’lardaki "olağanüstü hal"i aratmayan operasyonlar düzenleniyor. DGM’leri aratmayan özel yetkili mahkemeler iş başında. 12 Eylül anayasa referandumunda bahsedilen yasakların kaldırılması ile ilgili vaatler de orta yerde gerçekleşmeyi bekliyor.
Alevi açılımı adı altında uzun süre devam eden oyalayıcı toplantılar sonrasında hiçbir sonuç alınmadan başlandığı gibi sonlandı. Alevi birlikleri ve dernekleri tek taraflı olarak  görüşmeleri kesti. 
Muhalif bütün sesler, Ergenekon ve Devrimci Karargah örgütü üyesi olmak iddiasıyla ceza evlerine atıldı. Elliden fazla gazeteci bu gün ceza evinde. Bu gazeteciler hükümet tarafından gazeteci olarak kabul edilmiyor.
Askerin siyaset üzerindeki vesayetinin ortadan kaldırıldığı iddia ediliyor. Öyle de görünüyor. Ancak bunun yerine lider vesayeti ve polis vesayeti ikame edilmiş durumda.
Hiçbir muhalif düşünceyi, partiye tahammül etmeme iktidarın temel politikası haline geldi. Tiyatrodan, heykele, köşe yazarından, karikatüriste sanatın her alanına anti-demokratik, baskıcı ve cezalandırıcı müdahalelerde bulunuldu.
  
Daha da kötüsü bütün bunların dozu, iktidar güçlendikçe daha da arttı. Görünen o ki demokrasi, (hatta ileri demokrasi) dendikçe "demeokrasi"den daha da  uzaklaşılıyor.  Tahammülün ortadan kalktığı, diyalogdan ziyade yok etme ve tekleşme siyaseti varlığını yaşamın her alanına sirayet ettiği bir dönem yaşıyoruz. 
Bu şartlar altında AKP ile herhangi bir konuda masaya oturan tarafın, çay içerken bile bunun kendi aleyhine dönme ve saptırılması riskini göz önüne almalıdır. Zira partinin yönetim kadrosunun karakteri buna hayli müsait.

Nıvisen Kurdi

Destpêk Mîrov kîjan taybetiyên xwe ve xwe didin naskirin? Kîjan li ku derê hewce ye? an ji bo xwe dayina naskirinê kîjan nasname ne pêwîst e? Gelo...
Herçiqas di rewşa îroyîn de Kurd hêla aborî ve belavela bûne jî di dîrokê de xwedîyê dewlemendîyên mezin in. Gava ku min li Kurdistanê lêkolîn pêk dihanî...
Göbeklitepeya Rihayê wek cihê warbûna herî kevn yê cîhanê tê zanîn û tê bawer kirin ku dema Adem û Hewa ji beheştê hatin avêtin, wan hevûdu yekem car li...
Rengê Hîyerarşiyê Herkes qala desthilatdari û hîyerarşiyê  dike. Him encamên wê û him jî hincetên wê  jî di nav têkiliyên mîrovan de tê...
“Na looo... Kê go? Bi rastî jî wusa pêk hatiye?”  “Kuro tu çima min didî sondê. Wellehî...” “Heyran nekeve kirê min,...
Di vê meha em tê de ne tiştekî  ji we bipirsim. Gelo hun navê “Mekke û Medîneyê” li ku hatiye. Dizanin an...
Jiyaneke bênasname gengaz be jî, dê di şert û şirûtê jiyanê de ev ne daxwazeke di cih de be. Di rewşeke wiha de ne...
Di cîhana îroyîn de xweparasatina înasan ji hêla nasname, çand û têkiliyên cîvakê ve zor û zehmet e. Çuyîn hatina însanan di navbera...
Navenda Giştîya Egîtîm Senê têkildarî rewşa zimanên li Tirkiyeyê rapora "Di perwerdehiyê de bikaranîna ziman, Di duzimaniyê de helwest û nerînê gel û...
Serokê Şaxa Petrol-Îş'ê ya Êlihê Mustafa Mesut Tekîk, diyar kir ku di 8 salên serdema hikûmeta AKP'ê de dewlet vegeriya şîrteka taşeronan û wiha got: "Bi...
SmartNews.com