Toplumsal dönüşümün zaman aralığı oldukça daraldı. Daha önce on yıllar alan mekansal, bireysel ve toplumsal değişim süreçleri şimdi çok daha kısa zaman birimleriyle ifade edilebiliyor.
Çünkü teknikteki gelişim, yeni makinelerin yaygın kullanımı, düşünsel üretim ve argümantasyonların hemen kamusal alana yansıması gibi faktörler, anında vücut bulabiliyor. Ancak kısa zaman sonra ya yeni versiyonu ya da onu aşan yeni bir buluş ve düşünüş tarzı ortaya çıkıyor ve bu da kendi şartlarını oluşturuyor.
Buna hazır olmayan bir bireyin, gurubun, toplumun her an sistem dışına atılması tehlikesi var ki öyledir de. Örneğin, işsizler ordusu bunun göstergesidir. Kalifiye olmayan sektörlerde çalışanların barındığı alan böyledir. Hizmet sektörünün pazarlama boyutu hariç diğer çalışma ve üretim alanları böyledir. Tarım, inşaat gibi mevsimlik işlerdeki faaliyetler böyledir. Bir nevi emek yoğunluklu işleri bu kategoride tutmak mümkün.
Şimdi bu söylemi esas alıp etrafımıza, Türkiye’deki daha da ötesinde Kürtlerdeki insan yapısına bakalım. Çok içler acısı bir durum var aslında.
Ama baktığınızda insanlar öyle düşünmüyor. Üretime katılım boyutu, var etme, yaratma yönünü görmedikleri için böyledir. Sadece tüketim cephesinde karşılaştıkları durum onları bir nevi köreltiyor. Örneğin eve bilgisayarın girmesi, daha fonksiyonel televizyonların olması, evdeki eşya ve dekorasyonun değişmesi, daha da ötesi köydeki veya gecekondudaki evden apartman dairesine geçilmesi bir terfi, bir gelişme olarak algılanıyor.
Oysa bu salt bir tüketiciliktir. Asalaklıktır. Salt kullanabilme yeteneği kazanmak bir gelişme değil, tüketim malının alımı için gerekli olan şart, verilen bir izindir adeta.
İşin karşı cephesine bakalım birde. Hadi bizde üretici olalım diyelim. Bu mümkün mü? Paramız olsa bile yeter mi? Maalesef hayır. Salt paranın, siyasal gücün, sosyal örgütlenmenin yetmediği bir realite yatıyor burada.
Her şeyden önce öğrenebilmeyi öğrenmek gerek. Mesleki eğitimin yanısıra bireysel eğitim ve bunun toplumsal parametrelerinin iyi oluşturulması gerekir.
Tabi bu hiçte öylesine basit bir olay değil. Adeta nesil yetiştirmeyi gerektiren bir süreç ve zaman aralığı gerekli. Bir an önce buna el atılmaz ise yukarıda belirtildiği gibi tam bir saf dışı kalma durumu oluşur.
Nihayetinde hala da saf dışıyız ve artık buna dur denilmesinin zamanı çoktan geçti.
Toplumsal dönüşümün dışında kalmak
- Category: EHMED PELDA
Yunanistan’da Kapitülasyon mu? Merkezi AB’nin İnşaası mı
- Category: EHMED PELDA
Yunanistan’a yardım için hazırlanan son paket, verilen para miktarı ve ekonomik amaçlarından öte siyasal ve güç mücadeleler açısından daha çok konuşulacağa benziyor. Başrolde de Almanya oynuyor. Şartlı olarak verilen yardımın kullanımı için direkt komiserlik atanması, kararların buradan verilmesi hedeflenmişti. Ancak bu ulusal egemenliğe müdahale gibi algılandı ve hem içte hem de dışta büyük tepkilere neden oldu.
Belki bu istekten vazgeçildi ama kararlaştırılana göre, yardım için ayrılan para özel bir kontoda tutulacak ve kullanım biçimi takip edilecek, uygun görüen durumlarda para hareketi serbest bırakılacak, aksi şartlar ortaya çıktığında ise engellenecek. Yani bir nevi komiser Atina’da değil de Brüksel’de oturup Yunanistan’ı yönetecek.
Şimdi ilk bakışta, emperyalizm, finans kapitalin sömürgeciliği, kapitulasyonlar, müstemleke, ulusal egemenliğe saldırı gibi bir sürü kavramı ve hazır formu ard arda dizip, karşısına da özgürlük, Yunan işçi sınıfının ve halkının direnişine selam, deyip işin içinden çıkabilir ve ruhi bir tatmin sağlayabiliriz.
Oysa öyle değil. Bu formların dışına çıkıp biraz nelerin döndüğünü, niyetlerin ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Öncelikle şuna dikkat çekmek gerekir. AB projesi ulusal egemenliğin önemli bir bölümünün birliğe devredilmesi niyetini taşımaktadır. Bunun için bir sürü tartışama yapıldı. Kurumsal altyapı hazırlandı, anayasa taslakları yapıldı ve kısmen de oylamaya gidildi. Ama bütün girişimler başarısız oldu.
Teorik olarak herkes güçlü bir birlik için katılımcı, merkezi ve ortak bir yürütmenin gerçekleşmesi, ortak hukuk, ekonomi ve politik hedeflerin, kurumların ve kararların olması yönünde hemfikir. Fakat iş uygulamaya gelince herkes bir gerekçe ile çark ediyor. Böylesi krizler döneminde de her şey daha hassas oluyor ve ufak bir değişiklik talebi ulusal egemenliğe müdahale, hükümete, yönetime, halk iradesine darbe olarak algılanıyor ve karşı çıkılıyor. Sadece Yunanistan değil, İngiltere, İrlanda, İtalya, Portekiz hatta Fransa’da bile bu dile getirilmektedir. Oklarda Almanya’ya yöneliyor.
Birbaşka noktaya dikkat çekeyim. Tarımın desteklenmesi, bölgesel kalkınma teşviki, ülke ekonomilerinin entegrasyonu gibi birçok başlık altında özellikle Akdeniz ülkeleri yıllardır AB bütçesinden büyük yardımlar almaktadırlar.
Peki bu yardımlar niçin yapılıyor? Bu paraların büyük bölümü hangi ülkelerin finansmanı ile sağlanıyor?
Bu veriler temel alındığında ise tersi bir durum ortaya çıkıyor. Şu an okların yöneltildiği Almanya ve kuzey Avrupa ülkelerinin kamuoyuları ve bazı siyasal güçleri benzer argümanları kullanmkta yani, verdikleri yardımlarla sömürüldüklerini, Akdeniz ülkelerine, Doğu Avrupa ülkelerine aktarılan paraların kendi refahlarına zarar verdiğini belirtmektedirler. Yine şu an krizi aşmak için yapılan yardımların, verilen kredilerin ve mali ve ekonomik düzenlemelerin külfetinin de kendi yaşamlarını tehdit ettiklerini belirterek eleştiri dozunu arttırmaktadırlar. Hatta bir öncekiler gibi bu paketinde başarılı olamayacağı ve paranın berheva olacağını ileri sürmektedirler.
Burada rakamlar çok önemli değil. Kamuoyları ve siyasal güçlerin kendi cephelerinde yaşadıkları ya da hedefleri önemli bir rol oynuyor. Bu bakış açılarını ve programlarını etkiliyor. Duygular yoğun. Karşılıklı kutuplaşma, ayrışma ve tartışmalar had safhada. Özellikle ırkçı ve din referanslı muhafazakar hareketler böylesi süreçlerden güç almaktadır.
Pratikte gerçekleşen ne?
Politikacıların, ekonomi güçlerinin gündemini rafine ederek gelişmelere bakılırsa, kanımca Yunanistan krizde olan özelliğinden değil, AB’nin uzun vadeli hedefleri için bir deney bölgesi olarak gözüküyor.
Bir ülkenin ekonomik ve siyasal yapısına müdahale ederek merkezi sistemin parçası haline getirmenin yolları deneniyor. Fransa’dan sonra kitlesel tepki refleksi en yüksek olan ülke Yunanistan. Bir krizde ve müdahaleyi gerektiren, üstelik egemenliğine el atılmayı gerektiren bir ülke’de halk ayaklanmaları en fazla hangi düzeye varır, buna nasıl cevap verilir ve o ülke nasıl yönetilir sorularının somut cevabı için Yunanistan en iyi örnek.
Burada elde edilecek bir başarı İrlanda, İtalya, Portekiz ve İspanya’da da uygulama cesareti verebilir.
Ayrıca unutmamakta fayda var. Merkel, Sarkozy’nin seçim kampanyasına aktif destek vermekte. Mademki ortak bir devlete doğru gidilecekse Obama’nan kendi partisinden bir eyaletin seçim adayını desteklemesi ne kadar normal ise bu da normaldir. Süreç de buna doğru gidiyor. Yani ileride Almanya’daki CDU’nun Fransız, Hollanda, Yunanistan, Polonya, İspanya ve bütün AB’de her ülkenin-bölgenin kendi dilinde üyeleri olabilir.
Unutmayalım AB yasal ve söylemsel anlamda değil ama iktisadi ve eylemsel olarak merkezi bir birliğe gidiyor.
20 yılda ikiyüzyıllık koşu ve ekonomik örgütlenme-Ehmed Pelda
- Category: EHMED PELDA
Ehmede Xani ve Saidi Kurdi’ye müjdeler olsun. Hem herikisi hem de birçok Kürt aydın ve bilgesinin beklentilerinin en temel faktörleri gerçekleşmiş artık. Sırasıyla bilgi, örgüt ve para gereksinimi, hem de çağına göre nihayet oluştu, oluşuyor.
On yıllar öncesinde toplumun tümüyle kıyaslandığında okuyan, buna paralel olarak mesleki edimlerini yerine getiren Kürt nüfusun sayısı oldukça az idi. Hele hele hem mesleğini sürdürecek hem de siyasal ve etnik duruşunu sergileyecek birey nerdeyse hiç yoktu. Tabii ki mevcut sistemin özelliklerinden kaynaklı olarak bu sınırı zorlayanlar bertaraf ediliyordu.
Ancak son 20 yılda kentleşme, politizasyon ve okuma oranındaki artış mesleki alanda, düşünsel alanda, yönetim ve organizasyon alanında büyük bir demografik değişime sahne oldu. Üstelik sisteme rağmen bu kesimlerde ciddi bir politizasyon süreci yaşandı. Şu an için kimliğiyle, sermayesiyle, mesleğiyle, düşünsel ve felsefi duruşuyla dinamik, güçlü ve iddialı bir Kürt cephesi duruyor ortada. Bir başka deyişle sanayiciler, tüccarlar, hizmet sektörü mensupları, hukukçular, maliyeci ve muhasabeciler, finansörler, doktorlar, birçok dalda faaliyet gösteren mühendisler, akademisyenler, yazarlar ve siyasetçiler hemen her alanda yerlerini ve pozisyonlarını almaktadırlar.
Üstelik sadece bir ülkede, bir rejimin sınırları içinde değil. Haliyle herhangi bir sistem ve mekanizmadan kaynaklı baskılardan etkilenmeyecek bir pozisyon var. Can alıcı nokta bu demografik dönüşüme, toplumsal realiteye rağmen neden hala bütün bu kesimleri kapsayan bir örgütlülük yok? Ya da beklenen güç ortada değil?
Yanlış yaklaşımlar, farklı beklentiler, başlangıç noktasındaki hata ve sahnedeki güçlerin farklı hedefleri hep karşımıza çıkıyor.
Örneğin herkes Kürt hareketinin öncülük yapmasını beklemektedir, ya da hatalarını ve organizasyonel yetersizliğini direk Kürt hareketine bağlamaktadır. Bu ise yıllarca süren bir kısırdöngüyü getirdi. Oysa böylesi bir örgütlülük bu hareketin işi olmadığı gibi engel olma durumu da yoktur. Üstelik böylesi oluşumlardan olumlu etkilenir.
Aksine karışması olumsuz etkiler. Türkiye’de, Federe Kürdistan’dan veya başka örneklere bakıldığında siyasetin ekonomiye yön verdiği bütün noktalarda, iltimas, rüşvet, kayırma vb birçok usulsüzlük yaşanmıştır.
Örgütlenme gereksinimi ve özellikleri de oldukça farklı. Mesleki ve düşünsel bir örgütlülük gerekli. Haliyle siyasal, sosyal karakterleri farklı olan birey ve gurupların mesleki çıkar doğrultusundaki örgütlenmesi bir siyasi hareketin sahnesinde sözkonusu olamaz. Bu daraltır ya da parçalar.
Bu yanlıştan dolayıdır ki, yukarıda değindiğmiz dinamikler cemaatlerin, tarikatların, siyasi partilerin, kişilerin denetimine girmiş, ekonomilerini, bilgilerini, düşünsel eğilimlerini daraltmış, sınırlandırmışlardır. Bugün Gülen cemaati içinde yer alan bir akademisyenin farklı bir bilgi üretmesi, hele hel Fetullah Gülen’i aşacak bilgi ve düşünsel argümentler geliştirmesi cemaat tarafından kabul görmez. Aynı şekilde bir iş adamının cemaat sermayesi ve ilgi alanları dışına çıkacak bir güce ulaşması kabul görmez. Hele hele şu an hükümetin teşviklerine, ihalelerine bağımlı gelişim gösterenlerin kendilerini sürdürebilmeleri ne kadar mümkün olabilir. Nihayetinde Arzu ve Ensarioğlu örneği birçok karanlık noktayı açığa vurdu. DTSO başkanlığı yapmış bu iki aktörün şahsında bağımlı bir ekonomi, siyasi figüran, kendi toplumunun karşısında durma kaçınılmaz bir olgu olarak görüldü. Böylesi bir duruşun Kürt toplumunun iktisadi ve düşünsel örgütlenmesinde yer alması beklenemez. Meşru olamaz.
Daha merkezi bir noktadan yaklaşırsak, her hangi iki kişi bir iş kurduklarında neye göre hareket ederler. Ekonomik güçlerine ve hedeflerine göre elbette. İktisadi bir örgütlenmede buna göredir. Ya da bir düşün erbabı ontolojisini ve epistemolojisini geliştirirken muhatapları etrafındaki akademisyenler, yazarlar ve aydınlardır. Eğer ortak bir düşünsel eğilimleri ve bilgi üretimleri sözkonusuysa bu eksende ortaya çıkar örgütlenirler. Böylesi bir yaklaşım özgürlükçü ve dinamik bir süreç yarattığı gibi kürt siyasi hareketini de olumlu etkiler.
Son olarak değinilirse Kürt siyasi hareketine elbette önemli bir görev düşmektedir. Örneğin gelişmelere set çekmemesi, mesela düşünsel, manevi ve toplumsal meşruiyet noktasında destek olması büyük önem arz eder. Zaten beklentilerin büyük bölümü de bu noktadadır.
Hemen belirtelim ki, Öcalan’ın son on yıllık düşünsel süreci, örgütün yeni yapılanma şekli, diplomatik ilişkiler, mevcut müzakereler değerlendirildiğinde görülecektir ki zemin buna uygun. İkincisi Federe Kürdistan’la görüşmeler, ulusal konferans, yerel ve parlamenter güçlenme de daha güçlü bir alan yaratmaktadır, yaratacaktır.
Artık bunların öngörüsüyle çalışma zamanı gelmiştir, hatta geçiyor.
Kürt Sermayesinin Icsel Krizi-Ehmed Pelda
- Category: EHMED PELDA
Kürt hareketinin 90’ların başındaki yükselişinin rüzgarından çeşitli kesimler gibi sermaye cephesi de etkilendi. Özellikle genç kuşak ulusal kimliğiyle siyasal eğilimlerini birleştirmek istiyordu. Ancak hem entellektüel hem iş tecrübesi olarak gerekli donanıma sahip değillerdi. Daha çok aile olanaklarıyla birtakım girişimlerde bulunmayı denediler. Oysa düğmeyi elinde bulunduran aile reisi daha çok devletle iç içeydi. Ya da aynı düzeyde politize olmadığı için çocuğu kadar gönüllü değildi ve PKK rüzgarının yönünü de kestiremiyordu.
Öte taraftan Türkiye’nin batı bölgelerinde belli bir ekonomik gücü kendi dinamikleriyle yaratmış, mesleki tecrübesi ve entellektüel düzeyi yüksek bir kesimin ulusal kimliğine dönüşü, bunun üzerinden şekillenmek istemi de zaman zaman ilgili aktörler eliyle yansıtıldı. Ama ruhi ve kültürel şekilleniş, eğilim ve hedefler Kürt hareketinin genel trendine çok yabancı idi. Bundan dolayı da daha tomurcuklanmadan kuruyan bir fikir olarak yansıdı.
Bunlara karşılık PKK’nin yaklaşımları daha somut idi. Tamam, belki sermaye temelli bir hareket değildi. Ama ulusal örgü içinde sermaye kesiminin realitesi kabul görmekteydi. Hatta el emeğiyle çalışan, yanında belli bir emekçi gurubu istihdam eden esnaflar desteklendi. İstanbul’dan Rusya’ya, Doğu Avrupa’ya mal ve para akışına yön verdi. Birçok girişimci desteklendi. Belki parasal olmasa da ilişki, dayanışma, yardımlaşma, rehberlik biçiminde ortaya çıkan bir realite vardı.
Bunun verdiği coşkunluk Avrupa’da esnafların örgütlenmesi talebiyle ortaya çıktı. Bu talep hem Kürt hareketi tarafından hem de esnaflar tarafından desteklendi. Hatta devlet de bundan tedirgin oldu ve yapılan toplantıları engellemeye, diplomasiyi devreye koymaya çalıştı. Ama bu trendin, yani 1990’lardaki farklı arayışların ulaştığı bu seviye aynı zamanda düşüş ve dağılmanın başlangıcı oldu.
Yürümedi, yürütülemedi. Birçok yerde işletmeler el değiştirdi. Satılanlar, iflas edenler, aradan fırlayıp zengin olanlar oldu. Yine siyaseten Kürt hareketinden tamamen uzaklaşanlar olduğu gibi, bu harekete daha da sarılanlar oldu.
Bütün bu süreçler iki önemli sonucu ortaya çıkardı. Birincisi toplumsal-siyasal-düşünsel anlamda PKK-Öcalan’ın temsil ettiği ana akımda bu kesimi tanımlayacak güçlü tespit ve teorik saptamalar yoktu. İş ilişkisi, etik ve ahlak, yerel ve uluslararası işleyiş mekanizmaları konusunda neyin nasıl olacağı konusunda bir karmaşa vardı. Yine Kürt cephesinde siyasal, düşünsel ve toplumsal akış sürecinin ekonomi aktörlerine yansımasının nasıl olması gerektiği, faaliyet gösterilecek sektörler, yasal olmasa da ticari ve toplumsal davranış hukukunun özelliklerini tartışacak ve yürütecek esnaf, aydın, sermayedar kesimi sözkonusu olmadı.
İkinci önemli sorun ise bizzat Kürt üretim gücünün tecrübesiyle ilgiliydi. Modern üretim ilişkileri, yani kentte ticaret yapmak, sanayi üretimine geçmek, işletme yönetmek, bunun için gerekli donanıma sahip olmak vb özellikler Kürtler için çok da basit birşey değildi. Köyden kente bir toplumsal akış, aynı zamanda kır ekonomisinden kent ekonomisine bir akışı temsil ediyor ama, kentte gerekli donanım ve araçlar yoktu Kürt cephesi için.
Tabii bu süreç şimdi farklı. Yaklaşık 20 yıl oldu bu geçiş süreci için. Örneğin ilk kez üniversitede Kürt hareketiyle tanışan birçok genç şimdi artık iş yönetiyorlar, modern üretim süreçlerine dahil oluyorlar. Üstelik dünyadaki trendleri de iyi takip ediyorlar.
Bu cepheden gelen sinyaller, tartışmalar, bu kesiminde Kürt hareketinin yarattığı dinamizme ciddi olarak eklemleneceğini göstermektedir. Buna dair tartışmayı da birbaşka yazıda ele almakta fayda var.
Arınç ve Atalay’dan düşüşün ilanı..Ehmed Pelda
- Category: EHMED PELDA
Kaç gün önce Bülent Arınç Meclis konuşmasında Kürtlerin tüm haklarının verilmesi gereğinden bahsetti. Ardından Beşir Atalay yeni bir demokrasi paketine vurgu yaptı.
Oysa daha ilk uygulamalar bunun doğru olmadığını gösteriyor. Örneğin bütçenin planlamasında asker ve polise tanınan ayrıcalık ve savaş harcamalarındaki artış aksine hükümetin çatışmadan yana yer aldığını gösteriyor.
Demokrasinin en önemli göstergesi siyasi katılım ve basın özgürlüğüdür. Yani demokrasinin birincil yolu buradan geçiyor. Oysa topyekûn bir saldırı ile Kürt politikacılar ve muhalif basın mensupları tutuklanıyor. Mesleği konuşmak, planlamak ve icra etmek olan politikacılar ile bunları açıkça yansıtan medyanın önünde kaldırılacak bütün engeller demokrasi için bir kriter olabilirdi.
Bir başka ve en önemli gösterge ise askeri çatışmaların biçiminde ortaya çıkıyor. Hukuki ve ahlaki olmayan şiddet sarmalı, şehadete ulaşan insanlara yönelik tıbbi müdahale ve ailelere yönelik uygulamalar oldukça rendice edici.
90’lı yılları hatırlatan bu süreçten daha tehlikeli olanı ise aldatmaca ve propaganda oyunları. Beşir Atalay ile Bülent Arınç da bu konunun baş aktörleri. Rolleri şiddet sarmalına karşı oluşacak tepkileri önlemek. Buna göre halkı eylemsizleştirecek, hükümetten, devletten gelecek bir adım için beklentiye sokacak bir ruh hali yaratmak. Bir nevi gaz alma.
Bu tehlikeli ve gayri ahlaki bir yaklaşım. Hele hele islamı referans alan bu hareketin hileye bu kadar başvurması oldukça acı verici. Bunlara bakarak inancına örnek teşkil edecek bir davranış bekleyen insanların ruh dünyası adeta dumura uğruyor. Gülen’in Kürtlerin köklerinin kurutulmasını Allah’tan dilemesi aynı Allah’a inanan insanlar için bambaşka acı ve elemdir.
Eğer siyasette ilkelerin, hedeflerin yerini çıkarlar ve günübirlik hesaplar alırsa başaşağı düşüş de o zaman başlar. Eğer hakikat yoluna, toplumsal ihyitaçlara, büyük hedeflere, insani değerlere yönelik mecraya son anda sert bir dönüş yapmaz ise artık sıra AKP hükümetinin çöküşünde.
Örneklersek yeni Anayasa’nın gerçekleşmesi zor olacak veya kısır çıkacak, bu yönetimden umudunu kesen Kürtlerin yanı sıra emekçilerin, dinsel, mezhepsel ve etnik kesimlerin sert muhalefeti siyasal istikrarsızlık nedeniyle erken seçimi gündeme getirebilir. Haliyle Erdoğan Cumhurbaşkanlığını göremeyecek.
Ekonomik krizin etkileri 2001 ekonomik kirizinden ve Yunanistan’ın yaşadığı buhrandan daha derin olacak. “Hızlı balık büyük balıktan daha güçlüdür” diyerek hava atan Babacan, “Köpek balıkları hızlı olabilir ama Balina her zaman balinadır, gücü bellidir” diyerek tokat gibi cevap veren ABD başkan yardımcısı John Biden’den ve IMF’nin kapılarında para dilenmek zorunda kalacak.
Suriye, Irak, İran, Arap Dünyası, Kıbrıs ve Ermenistan ile ilişkiler daha da kötüleşecek. AB’de yaşanan tecridin ardından Ortadoğu’da da yalnızlaşma ciddi bir izolasyona yol açacak. Haliyle Ahmet Davutoğlu’nun osmanlı rüyası kursağında kalacağı gibi tüm tezlerinin de ayyuka çıktığı şimdiden belli.
Tüm enerjisini AB ile ilişkileri geliştirmeye dayandıran ama beylik masalarda meydan okuyan ya da tüm enerjisini Avrupa’daki Kürt medyasına ve sivil toplum örgütlerine engel çıkarmaya harcayan Egemen Bağış, çürük yumurta atılmaya değecek bir kıymeti harbiyeye bile sahip olamayacak.
Belli, bu aklın hizmetkarları sivil toplum alanlarını, mitingleri ve Newroz’da engellemek isteyeceklerdir. Ama biriken halk öfkesi ve düğümü çözecek bir gerilla eylemliliği Arınç’ı da Atalay’ı da hatta Şahin’i de kendi gazlarında boğacak.
Bu hükümetin en büyük hatası kaynağı ve sorunu ne olursa olsun halkı karşısına alması, aldatması ve saygısız davranmasıdır. Kürtler, Aleviler ve emekçiler çok aldatıldılar. Bu halk nazarında bedelsiz kalmaz.
Tek şansı güçsüz ve ilkesiz bir muhalefetti. Ama Türkiye tecrübesi göstermektedir ki, artık çok kısa zamanda sahneye yeni liderler çıkabiliyor. 90’lardan beri Demirel, Özal, İnönü, Karayalçın, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Ecevit, Bahçeli geldi. Tükendiler ve Erdoğan geldi. Elbet bu düşüşün yerini de dolduracak bir lider, bir kadro çıkar.
Umarım artık bir ders alırlar da halkı ve temel insani talepleri karşılarına almazlar.
Hasta bir toplumun verimli olması beklenebilir mi?
- Category: EHMED PELDA
“Bir insanın yaşam içinde ayakta durmasının kriterleri” sorulduğunda her bir filozofun, psikoloğun, ekonomistin, din erbabının veya başka düşün dalı mensubunun kocaman teorilerle, iddia ve ispatlarla sınırsız cevapları vardır.
Ancak düşün, tarz ve söylem farklı olmakla birlikte hemen hepsinin, özellikle de ekonomi disiplininin gözettiği üç önemli nokta öne çıkıyor.
Bunlardan biri Düşün/ inanç/ ideoloji/ psikolojik dayanak/ yaşam anlayışı gibi ruh dünyasını şekillendiren olgudur. Bu konudaki kavram ve kurguların tamamen doğru veya mutlak olması asla sözkonusu değildir. Gerekli de değildir. Ama bireyin kendi algılaması babında tutarlı olması önemlidir. Yani bilgisi, inancı, düşünce sistematiği ne olursa olsun. Esas aldığı, yaşamını ona göre şekillendirdği düşünsel olgunun bireyin kendi açında doğru ve tutarlı, yani mantıklı olarak alglanması önemlidir. Eğer bu olmazsa kişilik sorunu ortaya çıkar. Bireyin kendisiyle, toplumla hukuku sorunlu olur ve psikolojik özellikli hastalıklar başlayıp kanserli bir ölümle sonuçlanan bir sonuç kaçınılmaz olur.
Diğer önemli kriter bireyin aile/ gurup/ toplum/ ulus/ cinsiyet/ yaş bağlamında sahip olduğu ilişkiler ağıdır. İnsan ilişkileri bağlamında ele alınan bu kriter aynı zamanda bireyin ilk kriterde belirttiğimiz ruhsal şekillenmesini de etkiler. Ancak bu her zaman aynı paralelde ve sağlıklı olmuyor. Örneğin aile yapısı, karakteri, inanç sistemi, ekonomik özellikleri, milliyeti, kültürü farklı olan bir kişinin okulda, işte, siyasal ve iktisadi arenada başka ilişkiler ağı içinde olması onu zorlar. Ya birini tercih eder ve onda ısrarcı olur, ya tamamen değişir ötekine entegre olur, ya da her iki özelliği de içselleştirir ve her duruma karşı ayrı pozisyon alır. Ama öyle veya böyle yaşam bu özelliklere sahip bir birey için sorunlu olur.
Öteki belirleyici veri ise meleki yaşam özellikleridir. Her insanın biyolojik yaşamını idame ettirebilmesi için fiziki eylemde bulunması şarttır. Birey madde, birey doğa ilişkileriyle ilintili bir süreçtir. Deneme yanılma, eğitimle başlayan süreç tecrübe ve uzmanlaşmayla belli bir zirveye ulaşır. Fiziki eylem, iktisadi söylemle üretim süreci genelde bir bireyin çalışma kapasitesini, düşünsel sınırlarını, mesleki tecrübelerini aşar. Bunun için toplu halde, ya da gurup eylemi tarzında tanımlayabileceğimiz bir sürece ihtiyaç duyar. Böylesi bir gurup yapısı içinde de belli bir meslek tanımlaması içinde bir pozisyon, statü ve rol sahibi olur. Bu süreç aynı zamanda insan ilişkileri ve ruh dünyasını, yani diğer iki kriteri de önemli ölçüde etkiler.
Bu kriterleri esas aldığımızda ilk akla gelen bir bireyin aile, inanç ve mesleki alanlarının birbirini tamamlayıcı olması beklenmektedir. Politize edilmiş bir Türkiye örneğiyle yaklaşırsak tek inanç, tek dil, tek milliyet ve nizamı alemi hedefleyen yönetici bir pozisyon ülküsü kendini bu düşün ekseni üzerinde şekillendirmiştir. Yine son yıllarda avrupada gelişen milliyetçiliğe paralel olarak benzeri söylemleri görüyoruz. İdeolojik ve dinsel radikalizmin olduğu ortamlarda da böylesi bir durum sözkonusu. Sovyetler örneğinden veya ortaçağ kilise hakimiyete döneminden ya da umulan şeri sistemlerden böylesi birçok örneği çıkarmak mümkün.
Oysa insan yapısının böyle olmadığı tecrübeyle sabittir. Ancak birilerinin birilerini sindirmesiyle belli bir dönem için geçer akçe olmuştur. Hem iyiki insanlar böyle tek tipli değiller. Ya da ne mutlu ki sadece mesleki, düşünsel ve toplumsal bağlamda tek tipte insanlar bir arada değiller. Statik, durağan, yaratıcılıktan, gelişim ve farklılaşmadan yoksun bir birey veya toplumun kendini sürdürebilmesi mümkün değildir. Çürüme kaçınılmaz olurdu.
Ayrıca her farklılığın kendinde ısrar ettiği, ötekini redettiği, tamamen kendine özgü mekanizmaları oluşturduğu birlikte bir zemin de gettolaşmayı getiriyor. Avrupa’daki integrasyon sisteminin bundan farklı birşeyi getirmediğini gördük görüyoruz.
Daha başka bir noktaya dikkat çekelim. Bir de kriterlerin belirlenmesinde sözü olmayan ya da uygulamalara maruz kalan birey, gurup ve toplulukları düşünelim.
Özcesi bir kürt bireyinin yaşadıkları. Okulda, işte, toplumda gizlenen ya da ifadesini bulmayan etnik, dinsel, kültürel özellikler. Tanınmamak, kabul görmemek, sonrasında kendini bastırmak, gizlemek veya farklı olduğunu göstermeye çalışmak.... Tam ucube ve hastalıklı ruh hali.
Toplumsal statü itibariyle Başbakan bile olsa böylesi bir insan hastadır. Örneğin, Kemal Kılıçdaroğlu hastadır, Hüseyin Çelik hastadır, Mehdi Eker hastadır, Fethullah Gülen hastadır, Aziz Yıldırım hastadır, Halis Toprak hastadır.
Avrupa’daki gelişmeleri doğru okumak
- Category: EHMED PELDA
Sarkozy-Merkel işbirliği artık sonuç vermeye başlıyor. Yunanistan, İtalya, İspanya hükümetlerinin düşmesi gerçekleşti. İngiltere birlikten olabilecek en uzak noktaya getirildi.
Artık kendi sistemini kurmanın zemini var. AB yönetimi ve kurumsal sistemi değişecek. Eşitlikçi, gönüllü birliktelik süreci bitti. Merkezi, yaptırım gücü olan bir mekanizamaya doğru evrilme söz konusu.
Bu hafta yapılacak Sarkozy-Merkel zirvesinin ana konusu da bu. İlk olarak örneğin birlik içinde nitelikli oy sistemine geçilerek özellikle doğu Avrupalı küçük ülkelerin ayak bağı olma şartları ortadan kaldırılacak. AB yönetiminde temsil, katılım ve yönetme sistemi tamamen merkezi ülkelere geçecek.
İkinci ama en önemli adım mali ve finans sisteminin değiştirilmesi. İskandinav ülkeleri, Almanya ve bunu takiben Fransa’nın dahil olduğu bu mekanizma ile AB’nin gelir gider dengesi tamamen merkezi, etkili ve mekansal anlamda kuzey ülkelerinin belirleyiciliğinde olması hedefleniyor.
Üçüncü adım avrupa merkez bankasının güçlendirilmesi olayıdır. Krizlere müdahale gücü, para hareketlerinin kontrolü, kredi kullanımı ve birlik düzeyinde kararlarıyla belirleyici ve bağlayıcı olma istemi, finans sistemine yön verme açısından büyük rol oynayacaktır.
Bunu ileriki yıllarda idari düzenlemelerin takip etmesi bekleniyor. Avrupa Parlamentosu’nun yapısının değişmesi, komisyonun hükümetlerden daha etkili olması, karar alma ve uygulama sürecinin daha hızlı ve uygulanabilir olması hedeflenmektedir.
Bütün bunlarla yapılmak isteneni çok öz olarak belirtmek gerekirse, merkezi bir Avrupa yönetiminde dünyanın en büyük ekonomi gücü, siyasi ve teknoloji aktörü olma ütopyasıdır.
Ütopya diyorum çünkü uygulanabilirliği o kadar kolay değil. İçten ve dıştan direnç ve müdahaleler var. Bu hep denendi ve hep hüsrana uğradı. Birinci ve ikinci dünya savaşları, ‘Ortak Pazar’, AB süreci, hep bu istem içindi. Ama Çin, ABD, Japonya ve Rusya güçlerine göre zaman zaman buna müdahale ettiler, etmek de isteyecekler.
Yine avrupa ülkelerinin kendi içindeki farklılıkları bütünleşme sürecini oldukça zorlamaktadır. Akdeniz, Kuzey Avrupa, Batı ve Doğu Avrupa ülkeleri ekonomik yapı, etnik, dinsel ve mezhepsel olarak farklılıklara sahipler ve bu öyle kolay uzlaşılabilir, çözülebilir bir düzeyde de değil. Bu yönlü savaş ve uzlaşmacı bütün süreçler bir nevi başarısız oldu. Şimdi ekonomi yoluyla bir süreç işlemektedir. Bundan dolayı kriz, euronun çökmesi, schengen’den vazgeçilmesi, birlikten çıkma gibi birçok senaryo tartışılmakta, hatta bazıları gerçekleşebilir de. Ama bunlar iddia edildiği gibi zayıflığın göstergesi değil. Sopa havuç uygulamalarıdır. Gözdağı vermek amacıyla bazı ülkeler birtakım dışlama ve yaptırımlara maruz kalınabilir. Ya da para konusunda birtakım tedbirler alınabilir.
Ama Euro’nun çökmesi, bazı ülkelerin terk etmesi, AB’nin zayıflaması gibi senaryolar gerçek değildir. Hele hele buna dayanarak hesap yapan güçler ki bazıları da Türkiye’deki muhafazakar ve milliyetçi kesimlerdir, tamamen yanılıyorlar. Geçiş dönemlerinin şartlarıyla hedefler arasındaki süreçlerin dalgalanmalarına bakıp kendine pay çıkarmak kendini kandırmaktan başka birşey değil. Belki de züğürt tesellisi.
Wan’da sefaletin sefaleti -Ehmed Pelda
- Category: EHMED PELDA
Wan’da zihnen, fikren, ruhen yaşadığımız felaketin bu depremden daha beter olduğu görülüyor. Bu ve benzeri felaketler karşısında tedbirler almak için ölümcül bir ders var. Kahrolası bir doğal felaket. Böylesi bir şerri hayırlara vesile kullanmak mümkün.
Dersim’in Kurmeş köylülerinin Avrupa ve Türkiye üyelerinin oluşturduğu Kurmeşliler Derneği’nin yardımı Genel Sekreter Haydar Gürbüz eliyle Wan’a gönderildi. Gürbüz’ün gözlemleri yanısıra edindiğimiz bilgiler felaketin toplumsal ve siyasal boyutlarının depremden daha beter olduğunu gösteriyor.
Belki ilk darbeyi devletten aldık. Bizi denek olarak kullandığını bakanları bizzat beyan etti. İlkin yurtdışından kurtarma ekiplerinin gelmesini engelleyerek ölümlerin artmasına yol açtı. Adeta katlimize depremle birlikte ortak oldu. Ardından barınma, yiyecek, sağlık yardımları konusunda barikat oldu. Devletin kurumları yardımların organizasyonunda ayırımcı davrandığı gibi, halkın, sivil kuruluşların doğrudan yaptığı yardımlara da izin vermedi. El koydu. Bu hafızalarımıza kazınacak bir ders olsun. Hâlâ bu devletten beklenti içinde olan varsa namerd olsun.
Görüldü ki ne yaparsak biz kendimiz yaparız. Ama aynaya bakıp bu deprem gerçeğinde kendimizle yüzleştiğimizde, kendi yüzümüzü göremiyoruz. Bu da bir gerçek.
Politik aktörlerimiz tüm enerjilerini hükümeti eleştirerek geçiştirdiler. Dönem dönem deprem bölgesini ziyaret ederek acıları unutmadıklarına dair demeçler verdiler. Oysa bu karşıtlarımızın yaptığı birşey. Yani biz ne kadar benzemişiz karşıtlarımıza. Hani halk hareketiydik.
Örneğin BDP genel başkanı yönetiminde tüm Kürt belediyeleri, Wan belediyesi ve milletvekillerimizin içinde bulunduğu bir yönetim birimi, buna bağlı her belediyeden gönderilen işçilerden bir çalışma ekibi oluşturulabilir, en azından ilkbahara kadar bizzat Wan’da halkla birlikte çalışmalar yürütülebilirdi. Genel Başkan burada sabit kalmasa da her haftanın belli bir gününde depremzedelerle birlikte bu birimin çalışmalarını Kürt, Türk ve dünya komuyona rapor olarak sunabilirdi.
Yapılan en kötü şey yapıldı. Depremzedeler adeta dilenci ve kaçkın konumuna düşürüldü. Bu devlet eliyle körüklendi. Ama biz buna eleştiriler dışında bir merhem süremedik. Halk da buna alıştırıldı. Kime mikrofon uzatılsa, kim ziyaret edilse hemen söyledikleri “kimse bize bakmıyor, kimse bize çadır, yiyecek vermiyor. Hadi devleti anladık peki BDP nerede?” Yine fırsatını bulan da batıda bir akrabası, tanıdığına hızla kaçıyor. İşte felaket bu. Depremden de beter. Tam dilenci ve kaçkın ruhu.
Yardım alan, güya “şanslı kesimde” daha ucube davranışlar ortaya çıkıyor. Örneğin adamın biri barınmak için çadır almış. Ama onu satmak için saklıyor. Gidip bir tane daha istiyor. İnsanların soğuktan kırıldığı böylesi bir dönemde şu yapılana ne denir.
Biz böyle değildik.
Marmara depreminde uyanıktım. 55 saniyenin tümünü yaşadım. Ölümü hissettim. Felaketti. Herkes buna duyarlılık gösterdi. Örneğin PKK böyle bir dönemde savaşmayı ahlaki bulmadığını belirterek, tüm kürtlerin depremzedelerle dayanışma içinde olmasını talep etmişti. Dönemin Siirt, Bingöl, Amed, Wan belediyeleri, sivil toplum örgütlerinin hepsi Marmara’daydılar. Belki güçleri sınırlıydı. Ama hepimiz iyi bir dayanışma duygusu yakalamış ve bambaşka bir ruh haline bürünmüştük.
Daha küçüklerini de yaşadık. Köylerde kabalarda, kentlerde sel felaketleri, depremler, yangınlar hep vardı. Devlet o zaman da yoktu. Şimdi de yok. Ama halk el ele veriyordu. Birlikte çalışıyor, ekmeğini evini paylaşıyordu. Olabildiğince acıyı minimalize etmeye gayret gösteriyordu.
Bakın bu depremde yardım dilemek yerine küçük guruplar halinde aralarında para toplayarak, temel yiyecekler alınabilir, bunlar ortak bir mutfakta pişirilerek paylaşılabilir. Ve daha ucuza mal edilebilir. Sağlam olan evler belirlenerek birlikte kalınabilir. Çadırlar rüzgar, kar ve soğuktan etkilenmeyecek yerlerde kurularak etrafına taş ve kerpiç örülebilir. Kömür, odun, gaz gibi yakacaklar paylaşılabilir. Köylerde sonbahardan itibaren yiyecekler stok edilir. Yine kesimlik hayvanlar mevcut. Satın alınailir. Gerekirse köylerde kış geçirilir. Birçok esnaf işyerini eşyalarıyla birlikte kapatmış. Buralar açılarak eşyalar, varsa direkt para karşılığı yoksa belediyenin şahitliğinde bir liste ve tutanak ile maliyeti sonradan ödenmek kaydıyla, paylaşıma açılabilir. Bu vb adımlarla birçok sorun minimalize edilebilir.
Mahallelerden yönetim birimine, belediyeye dek örgütlülük şart. Mükemmel olmayabilir. Ama dayanışma duygusu, kendi kendine çare üretme arayışı farklı bir bilinç, kolay ve pratik çözümler getirebilir.
Bu şerri hayra dönüştürebilir, kendimizi yeniden bambaşka bir biçimde yaratabiliriz.
Techno-Ecology: Ekonomi ve politikanın gerçek sahnesi
- Category: EHMED PELDA
Ekoloji kavramı Öcalan’ın son on yılda yaptığı teorik çalışmalarla biz Kürtlerin hatta Türklerin gündemine girdi. Ama bu kavramı politik sohbetler ve ajitatif söylemlerin dışına çıkarıp ciddi analizlerle irdelemek henüz kısmet olmadı.
Oysa gelişmiş ülkelerdeki tartışmalar çok daha uzun bir geçmişe sahip. Liberal, sol eksenli bir sürü tartışmaya ve uygulamaya sahne olmaktadır. Üstelik ciddi bir toplumsal ve siyasal harekete zemin sunduğu gibi teknoloji, ekoloji ve felsefe alanına da etki edecek derinliktedir.
Bu alanda kurgulanacak bir eylem projesi toplumsal hareketleri ve siyasi amaçları gerçekleştirmede büyük fayda sağlayabilir. Aynı zamanda ekonomik refahın, teknolojinin kullanımının, kalifiye insan sayısı ve niteliğinin artmasında rol oynayabilir.
Yeni bir algılama biçimine ihtiyacımız var. Henüz kırsal toplum özellikleri taşıdığımız için ekoloji olgusu doğaya, dağa, köye dönme, ağaç dikme ve kentte park inşaa etmeyle özdeş sayılıyor.
Oysa kentte yaşamak, kenti planlamak, mimariyi ve imar anlayışını yeniden düzenlemek, teknolojiyi her alanda daha yoğun kullanmak ve geri dönüşümü esas almak gerekir.
Örneğin her tür çöp ve atık yeniden kazandırılabilir. Evdeki poşet, kağıt, yemek atığı, eski elbise, elektrik kablosu, her türlü elektronik ev eşyası, kullanılmayan demirler, her türlü plastik, hayvanların ve insanların katı ve sıvı dışkısı, bitki çürükleri yani akla gelen hemen her madde yeniden kullanılabilir.
Açlık sınırı altındaki çocukların çöplerde gezinmesine alışığız ama artık onların yerine büyük dozerler, uzmanlar ve işçilerle bu çöp dağlarına girildiğine, tüm atıkların ayrıştırılarak yeniden kullanıldığına tanık olmalıyız.
Gelişmiş ülkelerin ekonomi ve toplumsal politikalarının ana kaynağı artık bu noktaya dayanmaktadır. Çöp yığını olmaktan kurtuldukları gibi metal, petrokimya ürünleri, biyogaz ve yakıt enerjisi için gerekli kaynakları geridönüşüm yoluyla elde etmektedirler. Bu kaynakların temini için Afrika, Latin Amerika, Ortadoğu’ya bağımlılık haddi giderek düşmektedir.
Çok daha dikkat çekici iki adım atılıyor şimdilerde. Taşıt araçlarının yakıt olarak petrol kullanımı yerine elektrik enerjisi ya da pil/akü/bateri kullanmaları hedeflenmektedir. Aslında bunlar daha büyük bir kirlilik yaratmaktadır. Yine elektrik içinde şu an ki en önemli kaynak nükleer tesisler. Yani her ikisi de riskli ve kalıcı kirlilik yaratacak düzeyde. Ama örneğin petrole, Arap dünyasına, Afrika’ya Rusya’ya olan enerji bağımlılığı düzeyi alt seviyelere inecek.
Tabii yine geri dönüşüm ve alternatif enerji kaynakları yaratma çalışmaları da sürüyor. Pil/Akü/bateri yeniden dönüşüm yoluyla tekrar kullanılabilecek. Bunun için teknoloji geliştirme çalışmaları son hız. Rüzgar, deniz dalgaları ve güneş enerjisi yeni alternatifler. Özellikle güneş enerjisi için büyük tribünlerin kurgulandığı Kuzey ve Orta Afrika’nın çöl bölgelerinin bugünlerde siyasal kavgalara sahne olması tesadüfi değil.
Bu çöllerin kızgın ve dikey güneş ışınlarının sahip olduğu enerji potansiyelinin güvenliği için mevcut siyasal yapıların değiştirilmesi önemliydi. Bu yüzden Arap Baharı desteklendi. Yıllardır ittifak, dost olan bütün diktatörler terk edildi. Dini, imanı söylemi ne olursa olsun yeni yönetimlerin açık bir ekonomiye sahip olmaları, kalkınmayı esas almaları yeterli görülmektedir.
Demokrasi ise söylem düzeyinde bile kalsa yeterli görülüyor.
Yani dikkat edilirse geri dönüşüm, yeni teknolojilerin kullanımı sadece ajitatif bir söylem değil, ciddi politik ve toplumsal kurguların konusudur. Eğitim, organizasyon, sanayi ve bilim politikası da buna göre yeniden şekillenmektedir.
Son yıllarda sanayide geri dönüşüm makina imalatı daha bir artıyor. Üniversitelerde bu branşlarda yapılan eğitime büyük teşvik ve talep var. Bu sektöre yatırım yapan firmaların kazanç oranları daha yüksek.
Çevre ve ekolojiyi esas alan siyasal partiler ya iktidar ya da koalisyona dahil olabilecek güç ve desteğe ulaşabiliyorlar.
Uluslararası ilişkilerde müzakerelerin önemli ögelerinden birisi bu oluyor. Çin, Amerika, Brezilya, Rusya bu yönleriyle sabıkalı ve eleştiriye maruz kalıyorlar. Nihayetinde değişim sürecine öyle veya böyle dahil olacaklardır.
Peki ya ben, biz, belediyelerimiz, siyasi aktörelerimiz, düşün dünyamızın öncüleri...
More Articles...
Nıvisen Kurdi
SERXWEBUN
Ulusulara Bağımsızlık Halklara Serbestiyet Bireylere Özgürlük İçinde bulunduğumuz uygarlığın özellikleri kriter alındığında, Siyaset biliminin geçmiş tecrübeleri ve günümüz öngörüleri esas alındığında Her ulusun temsiliyeti bağımsızlıkla özdeştir. Bundan dolayı yeryüzündeki her ulus gibi Kürtlerin hakkı bağımsız bir devlettir. Ama hiçbir ulus hiç bir zaman saf bir ırka, tek bir ırkın yaşadığı bir coğrafyaya sahip değildir. Farklı uluslara ait guruplar, bireyler ve etnik birimler görülebilmektedir. Ayrıca her ulusun mensubu bireyler ve guruplar farklı dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara, ayrı yaşam anlayışlarına sahip olabilirler. Kürdistan'da da Araplar, Farslar, Türkler başta olmak üzere kadim halklar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Rumlar, Kafkasik halklar ve başka guruplar, etnik temsiliyetler mevcut. Bu halkların Kürdistan Coğrafyasında bütün haklarına sahip olmaları şarttır. bunların kendilerini ifadeleri önünde engel olacak hiçbir uygulama ve yasa kabul...














