Ne hakikati öldürün, nede itirafçı olun -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Burkay’ı AKP yönlendiriyor -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
31 yıl aradan sonra altı ay önce AKP’nin çağrısı üzerine Türkiye’ye dönen eski PSK genel sekreteri Kemal Burkay’in son birkaç haftadır PKK, onun lideri Abdullah Öcalan ve arkadaşlarına karşı saldırılarının dozunu artırdı. Kürtler ararsı bir gerilim ve krizin oluşmasına neden oldu.
Ancak Burkay’ın bilerek tırmandırdığı bu gerilim sunidir. Gündemdeki can alıcı sorunları ötelemeye yöneliktir. AKP karargahlarında hazırlanan psikolojik savaşın yönlendirmesine göre hareket eden, onun çizdiği sınırlar ve estirdiği rüzgar kadar uçabilen suni bir balondur.
BURKAY SUNİ GÜNDEM PEŞİNDE
Kürdistan Özgürlük Hareketi’ni hedef alan bu saldırının, kara ve kirli propagandanın ne kadar süreceğini de şimdi ‘Aslan asker Şvayk’ gibi her konuda ve her önüne uzatılan mikrofona konuşan Burkay ve diğerleri olmayacaktır. Çünkü bu sürecin inisiyatifi PKK’ye, Abdullah Öcalan’a ve KCK yöneticilerine ağır hakaretler yağdıran bu beylerde değil.
Böyle düşünmek saf dillik olur. Türk rejimi konusunda, onun karakteri, hareket tarzı konusunda hiçbir şey bilmemek olur.
Koordinatör bakan Beşir Atalay’ın 2011 yılının sonunda itiraf ettiği gibi bu işler, ta 2009 yılının başlarında, önceden ‘tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve uygulanmaktadır.’
Bu nedenle Burkay ‘saf’ olabilir, yaptığı açıklamalara ‘derinden’ de inanmış olabilir. Bu ayrı bir konudur. Ancak söylediği şeylerin sonuçları, orta çıkardığı durum ve yarattığı suni gerilim ve kriz başka bir şeydir. Sonuçlarının kime yaradığı, neye hizmet ettiği ile yakından ilgilidir.
ANGEJE OLANLAR KÜRTLER ADINA KONUŞAMAZ
Burkay’ın söyledikleri ve yaptıkları koordinatör bakanın itiraf ettiği ve AKP karargahının hazırladığı ve uyguladığı plana uygundur. Bu psikolojik hareket planıdır. Burkay son söyledikleri ve çıkışlarıyla, yürüttüğü kampanya ile bu planın bir parçası haline gelmiştir. Kürtler adına konuşma pozisyonunu, PKK’ye muhalif olmaktan dolayı değil, Türk tezlerine angaje olduğu için, rejimin tasfiye planın bir parçasına dönüştüğü için kaybetmiştir.
Bu plana göre dil uzatılmayan, hakaret ve saldırıya maruz kalmayan, şaibe altında bırakılmayan tek bir kişi, parti, sivil toplum örgütü, belediye başkanı, meclis üyesi, milletvekili, aydın, , gazeteci, avukat, sendikacı, yani biat etmeyen hiç kimse kalmamalıdır. Herkes ve her şey şaibeli hale getirilmelidir.
Çünkü Kürdistan Özgürlük Hareketini itibarsızlaştırmak, onu bir muhatap ve taraf olmaktan çıkarmak, bu mümkün olmuyorsa çatışma, çelişki yaratmak, gündemi suni konularla meşgul etmek, farklı Kürt dinamiklerinin iş birliğini ve yakınlaşmasını önlemek bu planın en başta gelen hedefidir.
Şimdi Erdoğan ile bir dönem PSK gibi bir örgüte liderlik yapmış Kemal Burkay’ın ve onunla başka konularda kanlı bıçaklı olan, ama PKK ve Öcalan düşmanlığı konusundan ideolojik olarak ondan beslenen, onun argümanlarını tekrarlayan İbrahim Güçlü’nün dediklerini yan yana koyun o zaman bu psikolojik hareketin resmi netleşmiş olur.
MCCARTHY DÖNEMİNİN ADAMLARI
Daha dün Erdoğan ‘KCK operasyonları’ adı altında yapılan kırım harekatıyla içeri alınan Kürt gazetecilerini de kast ederek, hem de özel savaşın yeni ‘amiral gemisinin’ 25. Kuruluş yıl dönümünde ‘katil, cinsel tacizci ve darbeci’ olarak nitelendirdi.
Erdoğan şekeri fırladığı için bunları söylemiyor. Böylesine bir sıfatlama yapmıyor. Daha önce ‘adamları’ tarafından hazırlanan metni okuyor.
Herkesi aynı sepete koyma, itibarsızlaştırma ve şaibe altında bırakma modeli ilk önce 1950 yılların başında ABD’de uygulandı. ‘McCarthy dönemi’ olarak ta anılan bu dönem de rejim karşıtı olan herkes, insan hakları savunucuları, gazeteciler, aydınlar, sol ve sosyalistler, Kızılderili önderler, siyahi liderler, taciz, tecavüzcü, katillerle ‘aynı paket’ içinde mütalaa edildi.
İlk önce itibarsızlaştırıldılar ve daha sonra bir ‘cadı avı’ ile etkisiz hale getirildiler. Bu dönem Amerikan tarihine kara bir leke olarak yazıldı.
Şimdi Türkiye’de başbakanın adamlarının yaptığı budur. Sadece kullandıkları araç, gereç, takım ve oyuncu yer yer değişmektedir. Şimdi sahaya sürdükleri- ki emin olun iş bittikten sonra bir daha dönüp yüzün bakmayacakları -oyuncu’ Burkay’dır.
BURKAY’IN YAPTIĞI ELEŞTİRİ DEĞİL
Burkay sadece Öcalan’a, KCK Yürütme Konseyi başkanına ve üyelerine ağır hakaretlerde bulunmuyor. McCarthy döneminde uygulanan psikolojik savaşın tipik bir çarklısı haline geliyor. Önüne gelen herkese ve her şeye aslında hakaretten de öte, küfür sayılacak saldırılarda bulunuyor. Bunun adına da eleştiri diyor.
Örneğin sadece PKK’yi ‘derin devletin bir projesi’, Abdullah Öcalan başa olmak üzere Murat Karayılan, Duran Kalkan, Cemil Bayık gibi Kürdistan Özgürlük Hareketinin öncülerini ‘Ajan’, Erenekoncu’, ‘bir şey bilmeyen’ kişiler olarak nitelendirmiyor.
Daha da öteye gidiyor. Hülya Oral adlı bir Türk gazetecisin verdiği söyleşide BDP’yi, DTK’yı aşağılıyor, Ahmet Türk, Osman Baydemir, Leyla Zana gibi önemli Kürt politikacılarını, siyasi aktörleri küçümsüyor. Tıpkı Erdoğan ve onun adamları gibi onları hiçleştirmeye ve itibarsız kılmaya çalışıyor.
Hepsi bu kadar mı? Elbette değil. Faşist içişleri bakanı İdris Naim Şahin gibi KCK operasyonlarını haklı buluyor. 6200 kişinin tutuklanmasına yol açan süreçten Kürt hareketini sorumlu tutuyor. Ve bunu yaparken akıl almaz bir demagojiye başvuruyor.
CNNTÜRK’te katıldığı bir programda sunucunun dahi hayretli bakışları altında KCK operasyonları savunduktan sonra, müthiş bir ‘analizle’ kimin KCK’li olup olmayacağına da şu düzmece delillerle iki yıl içinde 6200 kişiyi tutuklayan ‘mahkemelerin karar vereceğini’ söylüyor. KCK’li olmayı bir suç ve içeri atılma gerekçesi olarak izah etmeye çalışıyor.
Yani kısacası son 40 yıl içinde verilen onca mücadeleyi, kazanılan onca mevziiyi değersiz ve bir hiç olarak görüyor.
KÜRTLERİN BİRİLİĞİNE DİNAMİT
Ve Burkay bu işi, yani bu suni gerilimi ve krizi BDP başta olmak üzere DTK, TEV-KURD KADEP, HAK-PAR, TŞGD, ÖSP gibi farklı Kürt eğilimlerin, en azından yeni Anayasa konusunda ortak bir görüş oluşturmaya çalıştıkları bir dönemde tırmandırıyor.
Açıkçası ilk önce TBMM komisyonunda, daha sonra televizyon ve gazete söyleşilerinde söyledikleriyle Kürtler arası birliğin temeline dinamit koymuş oluyor.
Ayrıca saldırı altında olan ve Burkay’ın küfür, suçlama ve mesnetsiz hakaretlerine cevap veren KCK Yürütme Konseyi başkanı Murat Karayılan’ın açıklamalarından ise garip ‘bir tehdit algısı’ yaratarak, Kürdistan Özgürlük Hareketine karşı bir kampanyaya başlatmaya çalışıyor. Bir kaşık suda kendisinin merkezde olduğu bir fırtına kopartıyor. Kürtlerin, en azından geçmişte kendisinin genel sekreterlik yaptığı partinin ve taraftarlarının enerjisini heba ediyor. Yaptığı açıklamalar, içine girdiği hırs ve ‘yeni’ ilişkilerle hale ona gönül verenleri de mahcup ediyor.
Kıbrıs'ın 'Samast'ını devlet uğurladı. -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Ermeni gazeteci Harnt Dink’in katillerinin mahkemece ‘aklandığı’ gün büyük bir devlet töreniyle, uydu bir devletin ‘başkanı’ olan Rauf Denktaş defnedildi. Aslında ‘ölmüş adamın arkasından konuşulmaz’ derler. Bu çoğu kez doğrudur. Ancak Denktaş arkasında üzerinde konuşulacak çok, ama çok şey bıraktı.
Bugün ‘efsane’, Kıbrıs Türklerinin ‘kurtarıcısı’, ‘ulu önder’, olarak yutturulmaya çalışılan Denktaş, kariyerine tıpkı Hrant Dink’im katili gibi sıradan bir tetikçi olarak başladı. Denktaş 50’lı yılların ortalarında Kıbrıs’ta bir ’Ogün Samast’, ‘Yasin Hayal’ veya ‘Erhan Tüncel’di.
Şimdi adına anıt mezar dikilecek kadar önem atfedilen Rauf Denktaş ömrünün hiçbir döneminde ‘sivil’ olmadı. Denktaş ilk önce Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonra Özel Harp Dairesi’ olarak adlandırılan derin devlet yapılanmasının içinde ‘kadrolu’ bir elamandı.
KIBRIS’IN SAMASTI
Ogün Samast’tan tek farkı, şansı yaver gitti. Hiç kimsenin tanımadığı, tanımayacağı uydu bir devlete başkan oldu. Aslında yapılan cenaze töreni de ‘kadrolu elaman’ için devletin ödediği ‘vefa’ borcuydu. Çünkü o ‘devletine’ sadık kalmış. Onun verdiği işleri yapmış. Kıbrıs’ta derin operasyonlara imza atmış bir ‘devlet kadrosu’ idi.
Denktaş ilk tedrisatını gelmiş geçmiş en büyük Türk ırkçıları ararsında sayılan ve Alpaslan Türkeş’in yakın adamı Dr. Fazıl Küçük’ün yayında yaptı. Onunla birlikte Kıbrıs’ta Seferberlik teftik Kuruluna bağlı, işi sabotaj, suikast, adam kaçırma, bombalama ve akla gelecek her türlü şiddet ve terör eylemleri örgütlemek için ‘Türk Mukavemet Teşkilatı’nı kurdu. Tarih 1 Ağustos 1958’i gösteriyordu.
Ancak Denktaş karanlık işlere, şantaj ve sabotaj işlerine birkaç yıl önce başlamıştı. İstanbul’da kurulan Kıbrıs Türk’tür Cemiyeti’nin aktif bir elamanıydı. Kod adı ise ‘Toros’tu’. Yakın çalışma arkadaşları ararsında 6-7 Eylül 1955’te başta Rumlar olmak üzere Müslüman olmayanlar karşı tam bir kırma dönüşecek ‘hareketin’ öncülüğü yapan ve daha sonra yıllarca Hürriyet gazetesinde ‘özel eleman’ olarak köşe yazan Hikmet Bil vardı.
Daha sonra Özel harp Dairesi başkanlığına getirilen ve olaylarını örgütleyenler arasında olan, o dönem Harp Akademileri Komutanlığı'nda görevli Sabri Yirmibeşoğlu ile yolları burada kesişecekti. İkisi ve daha sonra, Evren cuntasının Kürdistan’ atadığı general Kemal Yamak, işkenceci Esat Oktay Yıldıran ve daha bir yığın tetikçi ile birlikte ‘iyi işler’ çıkaracaklardı.
Denktaş’ın da tetikçi olduğu kırımı yıllar sonra ‘6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı’ diyerek açıktan itiraf eden Sabri Yirmibeşoğlu Kıbrıs’ta çevirdikleri haltları da anlatacaktı.
CAMİ BOMBALADILAR, GAZETECİ ÖLDÜRDÜLER
Örneğin Denktaş’ın yönettiği sözde ‘Mukavemet Teşkilatı’nın adadaki Türkleri galeyana getirmek için nasıl cami bombaladıklarını anlatacaktı.
‘Özel Harp’te bir kural vardır’ diyordu Yirmibeşoğlu yıllar sonra verdiği bir söyleşide. Ve ekliyordu; ‘halkın mukavemetini artırmak için düşman yapmış gibi bazı değerlere sabotaj yapılır. Bir cami yakılır. Kıbrıs’ta cami yaktık biz. Cami yakılır mesela."
İşte Denktaş böylesine bir örgütün yöneticisi olarak ‘iş başı’ yapmıştı. Yani Türk genelkurmay başkanlığın bağlı Özel harp dairesinin ‘kadrolu’ elamanı olarak.
Dahası ve daha feci olanı ise Denktaş ve ekibinin yaptığı kirli işleri deşifre eden ve Kıbrıs’ta yayın yapan Cumhuriyet gazetesinin sahip ve yazarları Av. Ayhan Hikmet ve Av. Ahmet Muzaffer Gürkan 23 Nisan 1962’de bu ekip tarafından öldürülmüştü.
Katilin bütün parmak izleri Rauf Denktaş’ın başında olduğu derin yapılanmaya uzanıyordu. Çünkü iki cami bombalanmış. Denktaş’ın başında bulunduğu Nacak gazetesi halkı Rumlara karşı galeyana getirmek içim yayınlar yapmaya başlamıştı. 6-7 Eylül burada tekrarlanmak istenmişti. Oyun aynıydı, ancak yer farklıydı.
Ancak Kıbrıs Cumhuriyet gazetesinin yazar ve sahipleri bu kirli oyunu bozmuş ve gerçekleri yazmaya başlamışlardı. Bu da Denktaş’ın da içinde bulunduğu ekip tarafından öldürülmeleri için yeterli nedendi. Aradan geçen 50 yıla rağmen bu iki gazeteciyi öldüren katiller bulunmadı. Daha doğrusu hiç aranmadı ki bulunsun. Tıpkı Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi.
1619 KIBRISLI KAYIP NEREDE?
70’lı yılların başında Denktaş ‘yer altından’ çıkmaya başladı. Türk Özel Harp Dairesi’yle birlikte derin operasyonlarına yeni bir kılıf buldu. 1970 yılında Türk cemaat meclis başkanlığına seçildi. Hatta Türk tarafı adına Şubat 1973’e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı yardımcılığını yaptı.
20 temmuz 1974 günü Türk ordusu adanın neredeyse yarısını işgal edince Denktaş ve ekibine gün doğdu. İşgal altındaki Adanın Kuzey parçası artık Türk kontrgerillası için, katil ve işkenceci yetiştirmek için mükemmel bir üst haline geldi. Adına ‘barış harekatı’ denilen bu işgal harekatı döneminde Özel Harp Dairesinin başında Kemal Yamak vardı.
Denktaş’ın Yirmibeşoğlu’ndan sonraki mesai arkadaşı Yamak 1981-84 döneminde Diyarbakır sıkıyönetim komutanlığına atanacaktı. Ancak Yamak, Kürdistan’ı kendi ‘özel elamanlarıyla’ bir işkence haneye, Diyarbakır 5 Nolu cezaevini de bir işkence laboratuarına çevirmeden önce ilk büyük deneyini Kıbrıs’ta kurduğu toplama kamplarında yapacaktı.
1974 Hareketi ile birlikte Türk ordusu tararından rehin alınan, farklı yaş gruplarına mensup, kadın-erkek 1619 Rum’dan bir daha haber alınamayacaktı. Aylar, yıllarca kayıp yakınlarının Kıbrıs’ı ikiye bölen Yeşil Hat yakınlarında yaptığı eylem ve uluslararası girişimler de para etmeyecekti.
ESAT OKTAY DENKTAŞ’IN EKİBİNDENDİ
Denktaş’ı uydu bir devletin ‘reisicumhuru’ yapacak olan bu özel harekette Kemal Yamak ve ekibi iyi iş çıkarmıştı. Ada’nın Türk ordusu tarafından kontrol edilen bölgesi, artık özel harp dairesinden soruluyordu. İşkenceciler, katiller, sabotajcılar, namı değer Abdullah çatlılar buradan geçeceklerdi. Fuhuş, Kumar ve uyuşturucu ticaretinin, kara paranın merkezi burasıydı.
12 Eylül cuntasıyla birlikte işkence, katliam ve adam kaybettirmede uzmanlaşmış bu ekip Kürdistan’a taşındı. Bu kez Denktaş’ın arkadaşları esir toplama kamplarında deneyerek öğrendikleri işkence ve yok etme yöntemlerini Kürdistan’da uygulamaya başladılar.
Diyarbakır cezaevini bir cehennem çeviren Esat Oktay Yıldıran’da bu ekibin has elemanı, Denktaş’ın yakın çalışma arkadaşıydı. Bu konuda hayli iddia vardı.
Diyarbakır cezaevinde o dönemi yaşayanlar Esat Oktay’ın Kıbrıs harekatı döneminde nasıl Rumlara işkence yaptığını, kaç kişiyi öldürdüğünü övünerek anlattığını aktarıyorlar. Esat Oktay yalnız mı yoksa Köpeği 'Co' ile birlikte mi Kıbrıs’ta işkence tezgahları kurmuştu bilenmez ama, Denktaş-Yamak ikilisinin has elamanıydı. Gözdeleriydi.
Bugünde ortada tuhaf bir durum yok. Devlet, Kıbrıs’ın ‘ihtiyar’ Ogün Samsat’ını toprağa verirken, Hrant Dink’in katli ‘genç ’ Samsatlarını ise akladı. Çünkü değişen bir şey yok. Derin devlette, Ergenekon’da, Özel harp Dairesi de olduğu yerde duruyor. Değişen sadece sahipleri oldu. Dink ailesinin avukat Fethiye Çetin dediği gibi ‘Devletin siyasi cinayet geleneği’ sürüyor.
Kaynak: http://cahitmervan.blogspot.com/
ERDOĞAN İÇİN TAZE KAN BULUNDU - Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
AKP iktidarı döneminde ilk önce kara kuvvetleri komutanı ve daha sonra genelkurmay başkanlığına getirilen İlker Başbuğ’un tutuklanması her kes tarafından ‘olağan dışı’, ‘hayal edilemez’ olarak görülüyor. Herkes bulunduğu yerden olaya ilişkin görüş ve pozisyonunu açıklamaya izah etmeye çalışıyor.
BAŞBUĞ İÇİN KÜRTLER ÜZÜLMEZ
Her şeyden önce şimdi ‘beş yıldızlı’ bir hapishaneye atılan Başbuğ için Kürtlerin üzgün olduğunu sanmıyorum. AKP ile birlikte uzun dönem Kürdistan’da kirli bir savaşın tepesindeki birilerinin neden ne olursa olsun bu duruma düşmüş olması Kürtler açısından bir anlamda-intikam duygusuyla değil tabi-sevinç vericidir.
Hele hele yıllardır Kürtleri haksız ve mesnetsiz bir şekilde ‘terörist’ diye tanımlayan ve bu tanımdan hareketle Kürtlere karşı yürüttüğü kirli savaşı ‘terörizme karşı mücadele olarak’ maskeleyen birisinin ‘terör örgütü kurma ve yönetmekle’ suçlanıp, ‘cezaevine konması’ Kürtleri hiç ama hiç üzmez.
Kaldı ki Başbuğ’un tutuklanması bir mağduriyet ortaya çıkarmamıştır.Başbuğ Kürtler açısından en son üzülecek adamadır. Bir devşirme olan bu general Türk olmamasına rağmen ‘Türk’ten daha fazla Türk olarak’ ırkçı ve katildir. Bu nedenle Kürtlerin kendi katline üzülmeleri asla söz konusu olamaz.Bunun böyle bilinmesinde sayısız yara vardır.
KIŞIN GELEN BAHAR ERDOĞAN’I ÜRKÜTTÜ
Şimdi gelelim işin aslına. Başbuğ’un yıllar önce ortaya çıktığı iddia edilen ‘internet Andıçı’ vesilesiyle şimdi tutuklanması ister istemez akla bir yığın soru getirmektedir. Özellikle tutuklanmanın Roboski katliamından hemen sonra gerçekleşmiş olması haklı olarak ilk akla bir perdeleme ve gündem değiştirme kuşkularını getirmektedir.
Elbette ki AKP ve onun özel savaş politikalarını yakından bilenler için bu yersiz bir kuşku değildir. Kendisini artık ‘devlet’ olarak ilan eden Türk başbakanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, Türk genelkurmayı, hükümet, Gülen Cemaati ve Türk medyası 35 Kürt gencinin katledildiği bu vahşette suçüstü yakalanmışlardır.
Katliam maskeleri indirmiştir. Erdoğan-Gülen-Gül-Özel’ın oluşturduğu Kürt karşıtı kirli ittifakın yakın ve orta dönemdeki hedefleri bu katliamla deşifre olmuştur. Bölgede ‘model olarak’ yutturulmaya çalışan Türk devleti ve onun kafatasçı hükümeti Roboski katliamıyla sadece Kürtler ve Türkiye kamuoyunda, değil bölge ve dünyada da ciddi prestij kaybına uğramış, adeta rezil-rüsva olmuştur.
Kürdistan halkı, demokrasi ve barışsever güçler katliam karşısında yeni bir serhildan dalgası başlatmıştır. Bahar, bu katliamla Kürdistan’a kışın tam ortasında gelmiştir. BDP’li milletvekilleri büyük bir cesaretle bu soykırımı Türk meclisine taşımış, katliamın sorumlularının yakasına yapışmıştır.
İşte Başbuğ böylesine bir ortamda, yıllar önce yapıldığı söylenen ‘internet andıçı’dan dolayı tutuklanmıştır. Başbuğ’un tutuklanması medya tarafından realite-şova dönüştürülerek Roboski katliamı unutturulmaya, gündemden düşürülmeye ve perdelenmeye çalışılmıştır.
ERDOĞAN İÇİN TAZE KAN
Ancak bu işin görünen yanıdır. Birde bu ‘tutuklamanın’ Kürtlere karşı yeni bir saldırı dalgasına vesile yapılacağı kuşkusudur. Son 4-5 yıldı yapıldığı gibi
Yani hükümet kendisine karşı darbe yapacakları iddiasıyla asker-sivillerden bir içeri alırken, buna karşı Kürtlerden on, yüz ve hatta binlere varan tutuklama ve gözaltılar gerçekleştirdi. Kortek, Kazan Vadisi ve Uludere gibi katliamlar yaptı.
AKP-Gülen cemaatinin ‘ortak havuzunda’ hazırlanan plan gereği darbecilerle, özgürlük isteyen Kürtler aynı paket içine alındı. Hatta daha ahlaksızca Kürtler, Kürdistan özgürlük hareketi, bin bir yalan, dolan ve özel savaş haberleriyle Ergenekoncularla işbirliği içinde gösterildi. Tabi ki bu nedensiz değildi. Soykırımın da bir meşruiyeti olması gerekiyordu.
Amaç; bir taraftan zaten kafa olarak sürecin dışına düşmüş ve Kürdistan özgürlük Hareketine karşı savaşta yenilmiş, yıpranmış ve Erdoğan-Gülen ikilisinin derin devletlerini oluşturmaları önünde ayak bağına dönüşmüş, daha da ötesi ‘Big Brother‘ ABD’nin ihtiyaçlarını karşılayamaz olmuş ekibi tasfiye etmek. Diğer taraftan yıllarca bu ekibinde, Erdoğan hükümetinin de hedeflediği, öldürdüğü, ortadan kaldırmak istediği Kürtleri ve özgürlük hareketini tasfiye etmek.
AKP özel hazırladığı kirli ve kara propaganda ile Kürt hareketini, tıpkı darbeciler gibi KCK’yi, BDP’yi ‘gizli’, ‘karanlık’ ve ‘tehlikeli’ güçler olarak lanse etti. Kürt hareketini cuntacılar, Ergenekoncular’ gibi demokrasinin önünde en büyük engel olarak gösterdi. Kürt hareketinin,- ki buna BDP de dahildir- ortadan kaldırılması fikrini yaydı. Bir öcü olarak sundu. Bunda da kısmen başarılı oldu. En azından Türk toplumunu bu yalana inandırdı. Hatta liberal-demokrat çevrelerde dahi azımsanmayacak bir destek gördü.
Ancak Erdoğan’ın tüm bu desteğe rağmen Kürdistan özgürlük Hareketi karşısında başarısız kalması, ‘KCK operasyonlarının’ giderekten izah edilememesi ve tabi ki Kürdistan’a yürütülen ve bir soykırıma dönüşen kirli savaşta ortaya çıkan gerekçeler, AKP’nin içte ve dışta meşruiyetini ciddi şekilde tartışmalı hale getirdi. Krala destek veren soytarılar bile sarayı terk etmeye başladı. Böcekler yuvalarından çıktı. Ankara’da kriz Kürt karşıtı kutsal ittifakı parçalamaya, bölmeye başladı. AKP’nin Kürt düşmanı ve tasfiyeci politikası ağır bir darbe aldı. Çıkmaza girdi. İşte bu nedenle hükümet yeni bir hamleye ihtiyaç duydu.
SIRA MİLLETVEKİLLERİNE Mİ GELDİ?
Çünkü Türk hükümeti açısından ‘KCK operasyonları’ son bulmuş değil. Daha içeri alınacak çok Kürt var. Belediye başkanları var. Daha tutuklanacak milletvekilleri var. Ve daha kapatılacak BDP var. Ve daha öldürülecek çok Kürt var. Yani daha var oğlu var.
Ancak Roboski katliamıyla suçüstü yapılan hükümetin kirli işleri yarıda kaldı. AKP her yerde ciddi bir meşruiyet sorunuyla yüz yüze geldi. Bunu ancak yine kamuoyunun kafasını karıştıracak, kendisini değişim ve demokrasi gücü olarak yutturacak yeni bir hamleyle perdeliye bilirdi. İlker Başbuğ bu iş için biçilmiş kaftandı. Taze kan böylelikle bulundu. Nede olsa ilk kez Türkiye tarihinde bu düzeyde bir asker tutuklanıyordu. Hem de darbeci olarak.
Önemsiz midir? Kesinlikle hayır. Elbette ki önelidir. Ancak esas mesele şudur: Başbuğ Kürtlere karşı işlediği suçlardan dolayı yargılanacak mı? Veya Kortek’te altı aylık Solin bebeğinde aralarında bulunduğu 7 sivili öldüren, Kazan vadisinde kimyasal silahlarla 36 Kürt gerillasını katleden veya en son Uludere’de 35 gencin katliam fermanını veren genelkurmay başkanı, kuvvet komutanları adalet önüne çıkacak mı? Veya Doğan Güreş’ten İlker Başbuğa, Tansu Çiller’den Yaşar Büyükanıt’a, Nejdet Özel’den kafatasçı Erdoğan’a kadar Kürtlere karşı cinayet ve insanlık suçu işleyenler hesap verecek mi? Esas soru budur. Hiç kimse kusura bakmasın gerisi tehdit ve soykırımla karşı karşıya kalan bir halk için, Kürtler için bir oyun ve tuzaktır.
Çünkü İlker Başbuğ’un ‘içeri alınması’ Kürtlere karşı yeni bir saldırının zemine dönüşme tehlikesi vardır. Bu hamleyle içte işte ve dışta kendisine yeni meşruiyet alanı yaratma çalışan Erdoğan hükümeti BDP’li milletvekillerini tutuklamaya kalkarsa hiç kimse şaşmasın.
Tecrübeyle sabittir. ‘Ergenekon’, ‘Balyoz’ ve ‘İnternet Andıç’ gibi adlandırılan davalar çerçevesinde her tutuklanan ‘büyük balıktan’ sonra esas balyoz Kürtlerin kafasına indirildi.
Kaynak: http://cahitmervan.blogspot.com/
Erdoğan’ın böcekle dansı-Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Türk başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Roboski katliamından 27 saat sonra yaptığı açıklamada Taraf gazetesini ve ‘özel elaman’ ‘böceği fırçalaması bir çok kesimi hayretler içinde bıraktı.
Neden Erdoğan, kendisini de katliamdan temize çeken bir iddiayı gündeme getiren bu ‘özel elamanı’ fırçalamıştı? Neden böceğin kulağını kamuoyunun önünde çekmişti? Dahası kral neden ‘soytarılarını’ aleni bir şekilde aşağılıyordu? Yoksa ‘soytarıları’ kralı terk mi ediyordu?
Türk başbakanının böceği ve onun gazetesini alenen aşağılamasına karşın, böcekte boş durmadı. O da twitir’den ‘‘posta’sını koydu. Mehmet Baransu adlı bu ‘özel elaman’ ‘sayın Başbakan iki canbaz bir ipte oynamaz, hatırlatayım size’ diyordu.
Erdoğan ile bu ‘özel elamanı’ karşı karşıya getiren şey ise böceğin Roboski katliamına ilişkin ortaya atılan iddia, daha doğrusu bütün zamanların en hayasız ve özel kurgulanmış yalanıydı.
Taraf gazetesindeki böcek ortaya öyle bir iddia atmıştı ki, bir taşla birden fazla kuş avlamayı hesaplıyordu. Elbette ki bu ‘özel elaman’ tarafından pazara sürülen bu yalanın Kürdistan kamuoyunda bir değeri yoktu, ama yalan Ankara için, rant ve iktidar kavgası için bir den fazla mesaj taşıyordu.
HERONCU TARAF
Roboski’de 35 Kürt gencinin Türk savaş uçaklarınca hunharca katletmesine ilk perdeleme girişimi Taraf gazetesinden geldi. Taraf adete katile kol kanat gerdi. Orduya, genelkurmaya ve katliam kararını veren iktidara kol-kanat gerdi. Katile yardım ve yataklık işini üstlendi.
İlk önce ‘özel elaman’, yani Taraf gazetesindeki böcek yalanı patlattı. Daha sonra İstihbarat elamanlarına, polis ve böceklere ‘rehin düşmüş’ daha doğrusu onların ‘oyuncağı’ olmuş başyazar yalanın altını doldurmaya başladı.
En son ise aynı gazetenin yazı işleri müdürü ve siyaset dünyasının ‘üç kağıtçısı’ balıkçıyı keşfeden Yıldıray Oğur bu yalanı son bir gayretle sürdürmeye çalıştı. Bir kamyon dolusu demagojiden sonra Oğur ‘Türkiye'ye kaçakçı kılığında giren Fehman Hüseyin'in konvoyunu tesbit ettiğinde iktidara sadece F-16'ların düğmesine basmak kaldı’ diyecek kadar katliamı sahiplendi. İktidarın katliamcı rolünü gizlemeye gayreti ve utanmazlığı içine girdi.
Taraf gazetesinin soykırımı perdelemek için gösterdiği bu cansiperane çaba elbette ki nedensiz değil. Çünkü onlar kamuoyunda kısa adı İHA olarak bilinen insansız hava araçları Heronlara ilişkin o kadar yalan haber ve manşet attılar ki katliamlara davetiye çıkardılar.
Tarafçılara göre Heronlar gerillaları tespit ediyor, ancak genelkurmay içindeki ‘PKK bağlantıları’ onların imha edilmesini önlüyordu. Taraf ve onun istihbaratçı ekibine göre bundan önceki ordu ve genelkurmay ‘PKK ile danışıklı dövüş’ içindeydi’ ve ‘ordu içinde PKK’yi koruyup kollayan güçler vardı.’ Ve ‘Heronlar görüntü almalarına rağmen uçaklar PKK’lileri vurmuyordu. Necdet Özel ile birlikte genelkurmay değişti. Ordu sivil idarenin emrine girdi.’ Söylenen ve orta atılan yalan buydu. Kara propaganda buydu.
Ancak son katliam Taraf’ın başını çektiği bu kara propagandayı yerle bir etti. Heronlar tamda Taraf’ın istediği gibi davrandı ve vurdu. 35 Kürt gencini bir vuruşta ortadan kaldırdı. Bu katliam aynı zamanda artık Taraf’ın da eseriydi. Bu kanılı eseri ancak yalan perdesiyle örtülebilirlerdi. Şimdi yaptıkları budur. Ayrıca Taraf’ın Bülent Arınç’ın katliamı hükümet adına üstlenirken "havai fişek ve top atışıyla uyardık, yola devam ettiler" türünden iddialarını nasıl bir komplo teorisiyle besleyeceği ise merak konudur. Acaba ‘Top atışıyla uyarı olu mu’ diyecek, yoksa top atışında PKK bağlantısı mı arayacak?
GENELKURMAYA DİYET BORCU
Hatırlatmakta yarar var. 21 ağustos 2011’de Türk ordusu Güney Kürdistan’ın Kortek kasabasında bir sivil aracı hava saldırısında vurmuş ve aralarında altı aylık Solin bebeğinde olduğu 7 sivil yaşamı yitirmişi. Bu katliamı ilk perdeleyen yine Taraf olmuştu.
Hatta sözde genelkurmay Taraf için uçaklarını kaldırtmış, onlar için uydu fotoğraflar bile çekmişti. Genelkurmay-Taraf işbirliğini 4 Eylül 2011’de aynı gazete ‘PKK’de buna cevap versin’ sürmanşetiyle duyuruyordu. Bu işbirliğinin detaylarını ‘Taraf PKK’nın iddiasını Genelkurmaya sorunca, askeri makamlar bölgeye yeniden giderek hava fotoğrafı çektiler’ cümleleriyle açıklıyordu. Ve gazete bu işbirliğinin gereği olarak Genelkurmay’ın servis ettiği sözde uydu fotoğrafları yayınlıyordu.
İşte Taraf Roboski katliamında ortaya attığı ve sürdürdüğü yalan içine girilen bu işbirliğinin sonucuydu. Taraf genelkurmayı ‘yanlış istihbar sonucu’ diyerek Roboski katliamından muaf tutmayı amaçlıyordu. Çünkü Taraf genelkurmaya diyet borcunu ödüyordu. Nede olsa genelkurmay Taraf için “uydu fotoğraflar” çeksin diye uçak bile uçurmuştu. Alış-veriş karşılıklı bir ilişkiyi gerektiriyordu. Şimdi borcu ödeme zamanı Taraf’taydı.
ROBOSKİ ÜZERİNDEN İÇ HESAPLAŞMA
Türk başbakanı Tayyip Erdoğan’ın azarlamasına cevap veren böceğin söyledikleri ise ilk anda ‘boyundan büyük laflar’ olarak görüldü. Çünkü böcek başbakana bağlı olan Milli istihbarat Teşkilatı MİT’i ondan daha iyi bildiğini iddia ediyordu.
Doğrusu kamuoyunun ve bizim böcek ve başbakan Erdoğan gibi MİT içinde nelerin döndüğünü bilme şansımız yok. Ama söylenenler üzerinden bir akıl yürütüldüğü zaman özümüzdeki dönem ‘ip üzerinde iki cambazın birinin’ düşeceği kesin gibi.
Çünkü MİT içindeki Gülenci kanadı temsil ettiği söylenen böcek, ‘Sayın Başbakan iki canbaz bir ipte oynamaz, hatırlatayım size. Öyle böcek diyerek olayı sulandırmayın Gerçeği siz de benim gibi biliyorsunuz’ diyerek sadece posta koymuyor, bazı ‘dağlara güvendiği’ için olsa gerek Erdoğan’ın tehdit bile ediyordu. Erdoğan ile girdiği kapışmada cemaatin başka ‘bir özel elamanı’ Emre Uslu ‘yoldaşını’ şahit gösteriyor ve ‘ben eli silah tutanlardan korkmadım. Kasımpaşalı Tayyip Erdoğan'dan korkacağımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz" diyordu.
Bütün bu karşılıklı atışmaların, afra-tafraların, atıp tutmaların, tehdit ve şantajların bir nedeni olmalıydı. Aslında böceğin ‘ben MİT’i senden iyi bilirim’ sözleri bir başka alanda iktidar kavgasının, rant paylaşımın açığa vurmasından başka bir şey değil.
Böcek Roboski katliamına ilişkin ortaya sürdüğü yalanla sadece genelkurmayı aklamayı değil, aynı zamanda MİT içindeki Erdoğan ekibini de güçsüz kılmaya amaçlamış olabilir. Görünen o ki MİT içinde bir iç hesaplaşmanın fitili de resmen ateşlenmiş oldu.
KÜRT KANI ÜZERİNDEN AHLAKSIZLIK.
Ancak böcek-Erdoğan kapışması bir işe yaradı. Böceğin, katliamı perdelemek için ortaya attığı yalan ve Erdoğan’ın onu azarlamasın aslında Kürtlere karşı yürütülen savaşın ne kadar kirli ve ahlaksız olduğunu bir kez daha gösterdi. Kürtlerin akan kanı, döktükleri gözyaşı ve çektikleri acı Ankara için önemli değildi. Gülen cemaati için hiç önemli değildi. Hükümet-Gülen cemaati ve medya için önemli olan içine girdikleri iktidar ve rant kavgasıydı.
Erdoğan-Böcek kapışması gösteriyor ki Kürtlerin kanı üzerinden ahlaksız bir rant ve iktidar kavgası yürütülmektedir. Genelkurmayından, hükümetin başına, kaymakamından, bakanına, böcek istihbarat elamanlarından ABD'nin Pensilvanya eyaletinden Kürtler için soykırım fetvaları yayımlayan Fethullah Gülen’e kadar hepsinin katliam karşısında döktükleri gözyaşı aslında timsah gözyaşıdır. İpte hangi cambazın kalacağına ilişkindir.
Şimdi ipte hangi cambazın kalacağını ise Kürtlere karşı ittifak yapan, ama kendi içinde amansız bir rant ve iktidar kavgasına tutuşan Gülen cemaatiyle, Erdoğan ekibinin yeni hamleleri belirleyici olacak.
Kaynak: http://cahitmervan.blogspot.com/
Genelkurmay’ın yalanları ve gerçekler -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Tayyip Erdoğan ve ekibinin yere göğe sığdıramadığı Türk ordusuna bağlı savaş uçakları katliam gerçekleştirdi. Daha önceden tepsi edilen ve sivil oldukları bilenen hedef F16 savaş uçaklarıyla vuruldu. 36 sivil Kürt katledildi.
Katliamı kamuoyu ve dünya ROJ TV ve ANF aracılığıyla öğrendi. Türk basını, Türk haber kanalları saatlerce sustu. Katliamı görmedi. Hükümetin emir eri gibi davrandı.
Türk basını katliamı 9 saat susarak görmedi, ancak Türk genelkurmay başkanlığının katliamı dolaylı üstlenen ve aynı zamanda kelime oyunlarıyla, yalan bir takım iddialarla perdelemeye çalışan açıklamasını anında gördü. Büyük bir utanmazlık örneği sergileyerek, katliamı perdeleme işine başladı.
Ancak Türk basını da Türk genelkurmayının yalanlarla dolu açıklamasını çuvala sığdırmadı. Çünkü Erdoğan’ın bir numaralı ‘adamlarından’ ve kamuoyunda ‘Kimyacı ’ olarak ün salan Necdet Özel’in başında bulunduğu genelkurmay yaptığı açkılamayla katliamı gizleme telaşı içinde yakayı ele verdi. Yaptığı 8 maddelik açıklamada gerçekleri gizlemek için battıkça battı. Yalan üstüne yalan att.
İşte Türk genel kurmayının Robiski’de 36 Kürdün öldürüldüğü katliamı gizlemek için attığı yalanlar ve gerçekler..
Yalan 1
“Türk Silahlı Kuvvetlerinin sınır ötesi harekatı, TBMM tarafından 17 Ekim 2007 tarihinde kendisine verilen ve birer yıllık sürelerle yenilenen yetki gereği sürdürülmektedir.”
Gerçek
Türk ordusu 1983 yılından beri Güney Kürdistan’a yönelik askeri operasyonlar düzenliyor. Bu güne kadar yaklaşık olarak 30 yakın ve zaman zaman 50 bin kişilik orduyla bu operasyonlar yaptı.1Ekim 2007’den beride TBMM verdiği tezkereyle değil, Irak’ın hava sahasından sorumlu ABD’nin tanıdığı izin ile hava saldırıları yapmaktadır. TBMM’de AKP’nin üç kezdir uzattığı tezkere ise soykırıma ‘uluslar arası hukukta’ dayanak bulmak içindir.
Yalan2
“Terör örgütü elebaşılarının son dönemde verdikleri kayıplar için gruplara misilleme talimatı verdikleri ve bu doğrultuda özellikle sınır ötesinde Sinat-Haftanin'e takviye maksadıyla çok sayıda terörist gönderildiği bilgisi alınmıştır.”
Gerçek
Katliamı gizlemek için uydurulmuş sıradan, beş para değeri olmayan bir yalandır. Kaldı ki katliamın gerçekleştiği alan sınırın Türkiye kesimindedir. Haftanin ise sınırından yaklaşık 10 kilometre içtedir.
Yalan3
“Çeşitli kaynaklardan alınan istihbarat ve yapılan teknik analizler sonucunda, içlerinde örgüt elebaşılarının da bulunduğu terörist grupların bölgede bir araya geldikleri ve sınır hattındaki karakol ve üs bölgelerimize yönelik saldırı hazırlığı içinde oldukları anlaşılmış ve ilgili birlikler ikaz edilmiştir.”
Gerçek
Hiç bir dönemde Türk ordusu elindeki gelişmiş tekniğe rağmen gerillanın nasıl hareket edeceğini ve nerede vuracağını tespit edememiştir. Örneğin gerilla Irak-Türkiye sınırından yüzlerce kilometre içerde de, örneğin Hatay, Samsun, Trabzon, Dersim, Amed ve Serhat’ta da başarı eylemler yapmıştır. Bu yalan katliama dolaylı gerekçe yaratmadır..
Yalan4
“Geçmişte bölücü terör örgütü tarafından gerçekleştirilen saldırılarda, teröristlerin, kullandığı ağır silah, cephane ve patlayıcıları yük hayvanları ile Irak'tan getirerek sınırdan içeri soktukları, teslim olan terörist ifadelerinden bilinmektedir.”
Gerçek
Dünya alem de biliyor ki PKK gerillaları ‘sınır dışında’ olduğu kadar ‘sınır içinde’ de üstlenmişlerdir. Daha önce yapılan eylemlerden de çok rahat anlaşılacağı gibi ‘sınır içinde’ yeterli üstlenmeleri vardır. Bu nedenle bu kış günlerinde ‘sınır dışından’ askeri mühimmat taşımaları akla uygun değildir. Bu düpedüz yalandır.
Yalan5
“Bölücü terör örgütü mensuplarının, Irak Kuzeyinden gelerek hududumuza yakın karakol ve üs bölgelerimize eylem yapacağına dair istihbaratın artması üzerine, keşif ve gözetleme gayretleri sınır boylarında artırılmıştır. Bu kapsamda, 28 Aralık 2011 günü saat 18.39'da, Irak sınırları içinde hududumuza doğru bir grubun hareket halinde olduğu İnsansız Hava Aracı görüntüleri ile tespit edilmiştir.”
Gerçek
Türk ordusu 24 saat boyunca insansız hava araçlarıyla keşif ve gözetleme yapmaktadır. Bu insansız uçaklar kusursuz görüntü geçmektedir. Bu görüntülerde sıradan bir kişi dahi hareket halinde olanların sivil mi, yoksa gerilla olduklarını göre bilir. Bu nedenle katledilen insanların sivil oldukları başından beri genelkurmay tarafından bilinmektedir. 18.39 olarak verilen saat ise katliamı perdeleme yalanına inandırıcılık kazandırmak içindir. Uydurulmuş olması büyük bir ihtimaldir.
Yalan6
“Grubun tespit edildiği bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru bir hareketin tespit edilmesi üzerine hava kuvvetleri uçakları ile ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır.”
Gerçek
Katledilen sivil insanlar sınır ticareti yaptıkları bilinmektedir. Gerillalarla asla aynı güzergahı kullanmaları mümkün değildir. Gerillaların sanki düzenli yolcularmış gibi bir güzergahlarının olduğunu iddia etmek başlı başına bir yalandır. Kaldı ki gerillalar sınır ticareti yapanlarla aynı güzergahı kullandıklarına dair hiç bir kanıt söz konu değildir. Mantıkla izah edilecek bir yanı yoktur. Büyük ihtimalle aynı güzergah defalarca sınır ticareti yapan ve katledilen bu insanlar tarafından kullanılmıştır. Heronlar ilk kez değil, belki onlarca kez bu görüntüleri elde etmiştir. Yani hedef daha önce net olarak bilinmektedir.
Yalan7
“Olayın meydana geldiği yer, bölücü terör örgütünün ana kamplarının konuşlu olduğu, sivil yerleşim bulunmayan, Irak kuzeyindeki Sinat-Haftanin bölgesidir.”
Gerçek
Bu tümüyle yalandır. Genelkurmayın ‘Sinat’ dediği yerle katliamın yapıldığı yer arasında en az 30 kilometre bir mesafe söz konusudur. Katliam Türkiye sınırları dahilinde yapılmıştır. Katliamı sınır dışında yapılmış gibi göstermek içine düşülen telaşın bir ürünüdür.
Yalan8
“Olay hakkında idari ve adli inceleme ve işlemler devam etmektedir.”
Gerçek
Buda bütün yalanların toplamıdır. Türk ordusu, polis ve hükümeti yaptığı hiçbir katliamda doğru dürüst bir soruşturma yapmamıştır. Kürtlere karşı yapılan katliamlardan dolayı yargılanan tek bir asker dahi söz konusu değildir. 21 Ağustos’ta Kotrek’te 7 sivili katleden, 22 Ekim’de Kazan vadisinde kimyasal silahlarla 36 Kürt gencini öldüren bir ordudan gerçek bir soruşturma ve inceleme beklemek ham hayaldir.
Akdoğan katliamları üstlendi -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
AKP hükümetinin Kürtlere karşı uyguladığı soykırım politikasına ilişkin başbakan yardımcısı Beşir Atalay’dan sonra, bir itirafta kirli savaşın mimarlarından ve Erdoğan’ın akıl hocası AKP milletvekili Yalçın Akdoğan’dan geldi.
AKP’nin gayri resmi yayın organı Yeni Şafak, başbakan Erdoğan’ın siyasi başdanışmanı olarak sunduğu Akdoğan da, tıpkı Beşir Atalay gibi her alanda Kürtlere karşı yürütülen kirli savaşın daha önce tartışıldığını, kararların alındığını, plan yapıldığını ve buna uygun adımlar atıldığını itiraf etti.
En önemlisi de, Yalçın Akdoğan Kürtlere karşı yürütülen soykırım operasyonlarının koordine bakanı Beşir Atalay’ın itiraflarına ek olarak, Erdoğan hükümeti adına katliamları, cinayetleri üstlendi. Kürdistan özgürlük hareketini tasfiye etmek, en azından sınırlandırmak için bundan sonra da katliam ve cinayet işleyeceklerini itiraf etti.
Akdoğan’ın bu kanlı ve kirli itiraflarını Yeni Şafak ‘Kandilcikler yok ediliyor’ diye manşete çekmiş. AKP tetikçisi Yeni Şafak gazetesinin manşete çektiği bu üç kelime dahi, örneğin 22 Ekim günü Kazan vadisinde uluslararası sözleşmelerde yasaklanmış silahlarla 36 gerillanın katledildiğinin itirafıdır.
Akdoğan’a göre ‘kırsaldaki nokta operasyonlar, kötü arazi şartlarında oluşan Kandilcikleri ortadan kaldırıyor.’ Bunun anlamı şudur: Türk ordusu karadan ulaşamadığı gerilla üstlerine havadan kimyasal silah ve fosfor bombaları kullanarak imhaya yöneliyor. Katliam yapıyor.
İlk başta ‘Kürt Açılımı’, daha sonra ‘demokratik açılım’ ve daha sonra da ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ olarak sunulan, ama giderekten Kürtlere karşı tam bir kırıma dönüşen politikanın da mimarlarından olan, hatta baş mimarı olduğu söylenen Yalçın Akdoğan bu kirli ve kanlı işin eşgüdüm içinde yürütüldüğünü de itiraf ediyor.
Kürt hareketini ‘dağda HPG ile şehirde ise KCK yapılanmasıyla ayrı bir devlet’ kurmak istediğini iddia eden Akdoğan açıktan ‘KCK operasyonlarını’ da savunarak "bunların hepsi devletin güvenlik politikalarıyla boşa çıkarıldı" diyor.
Bu ‘güvenlik politikalarının’ gerillaya karşı kimyasal silah, suikast, pusu ve nokta operasyonları, halka karşı ise binlerce insanın tutuklanması, rehin alınması olduğunu itiraf ediyor. Akdoğan tıpkı başbakanı gibi İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ağır tecrit koşullarında tutulmasının ve görüşmelerin kesilmesinin de bu güvenlik politikasının bir sonucu olduğunu bir kez daha itiraf ediyor.
Atalay gibi Akdoğan’da görüşme ve diyalog ‘masası’nı bilerek, planlayarak devirdiklerini itiraf ediyor. Akdoğan istemeyerekte olsa süreci kanlı ve kirli bir savaşa dönüştürenin PKK değil, kendilerinin olduğunu kabul ediyor. Bu konudaki propagandanın aslında ‘halkla ilişkiler’ çalışması olarak yürütüldüğünü tıpkı Atalay gibi deşifre ediyor.
Akdoğan 21 Ağustos’ta Güney Kürdistan’ın Kortek kasabasında aralarında altı aylık Solin bebeğinde olduğu 7 Kürt sivilin nokta atışıyla öldürülmesini, Kazan vadisinde gerillalara karşı kimyasal silah kullanılmasını ‘Kandilcikler Yok ediliyor’ diyerek açıktan üstleniyor.
Akdoğan Kürtlere karşı devletin tüm birimlerinin Genelkurmay, emniyet teşkilatı, polis ve istihbarat yapısının eşgüdüm içinde hareket ettiğini, elde edilen istihbaratında anlık operasyonlara dönüştürüldüğünü itiraf ediyor. Yani bir halka karşı soykırımın eşgüdüm içinde yapıldığından kıvanç duyuyor. İnsan olmanın onurunu, soykırımcı olmanın kibirine tercih ediyor.
Akdoğan ‘ABD, AB ve bölge ülkeleri Türkiye'nin haklılığı konusunda daha açık bir tavır takınıyor ve teröre karşı işbirliği daha somut boyutlara ulaşıyor" diyerek aslında Türk devletinin içine düştüğü çaresizliği bir anlamda itiraf ediyor. Akdoğan bitirdiği, tükettiği ve sözüm ona artık hiçbir yerde rahat olamayan bir örgüte karşı neden bu kadar dış desteğe ihtiyaç duyduklarını ise açıklamıyor.
Akdoğan tam bir psikolojik savaş uzmanı gibi ‘Devlet hem psikolojik hem fiziki hâkimiyeti daha güçlü bir şekilde tesis etmiş durumda. PKK için artık at oynatacağı güvenli alan yok" diyerek, geceleyin mezarlıkta yürürken, ne olur ne olmaz diye korkaklar gibi ıslık çalmayı da ihmal etmiyor. Hayali ‘psikolojik ve fiziki hakimiyet’ kuruyor. Veya kurulduğuna inanıyor.
Akdoğan aslında bununla gerillaya karşı gayri nizami harpın, yani kimyasal silahlarda dahil her türlü aracın kullanılacağını ve ‘KCK’ adı altında siyasi soykırım operasyonlarının devam edeceğini söylüyor. Kirli savaş itiraflarında BDP eş başkanı Selahattin Demirtaş’ı da hedef gösteren Akdoğan ‘KCK operasyonlarının’ parlamentodaki Kürt milletvekillerini de içine alacak şekilde genişleyeceğinin sinyallerini veriyor.
Ve Türk başbakanının baş danışmanı Akdoğan bütün bu kirli ve kanlı itiraflarını ‘hukuka uygun’ diyerek gizlemeye çalışıyor.
Akdoğan her dönemin vazgeçilmez demagojisi olan "asker ve polisin operasyonlarının insani, hukuki ve nizami olduğu’ söylemini tekrarlama ihtiyacı duyuyor. Akdoğan üstlendiği cinayetleri, kirli savaşı nizamı kalıplara sokmaya çalışıyor. Ama olmuyor. Kanlı mızrak Türk hukuk çuvalına sığmıyor
Atalay’ın itirafları -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Doğrusu Türk başbakanı Tayyip Erdoğan açıklayana kadar Kürdistan ve Türkiye toplumu ‘açılım’ politikasının koordinatör bakanı Beşir Atalay’ın ‘Kürt’ kökenli olduğunu bilmiyordu. Atalay AKP’nin Kürt sorunda tipik bir ‘halkla ilişkiler’ çalışması olarak yürüttüğü, ancak adına ‘açılım’ dediği süreçte öne çıktı. Hükümet adına sözüm ona sorunun çözümü için ‘taraflarla’ görüşmeler yaptı.
Ancak Erdoğan’ın Atalay’ın da ‘Kürt kökenli’ milletvekilleri ararsında ismini zikretmesi birçok kesimi hayretler içinde bıraktı. Hatta bu ‘deşifrasyondan’ sonra KCK Yürütme Konseyi Üyesi Duran Kalkan hayretini gizlemeyerek ‘meğerse Kürtler, ‘Kürt kökenlilerle’ konuşuyormuş’ diyecekti.
Beşir Atalay, Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen tasfiye politikalarının merkezindeki bir isim. ‘KCK operasyonları’ adı altında siyasi soykırım operasyonları başladığı zaman o içişleri bakanlığı koltuğunda oturuyordu. İşi bizzat koordine etmekten sorumluydu. Bu uğrusuz işine 12 Haziran seçimleri sonrası kurulan 3. Erdoğan hükümetinde başbakan yardımcısı olarak devam etti. Her iki dönemde de tasfiye ve soykırım politikasının koordine bakanı olarak öne çıktı.
Aslında tasfiye ve soykırım politikasının koordinatörlüğünü bir ‘Kürt kökenli’ bakanın üstlenmiş olması tesadüfü değildi. Çünkü Türkiye’nin son 40 yılında büyük çalkantılar ve katliamların yaşandığı dönemde içişleri bakanlığı koltuğunda veya bu işlerin koordinesinde, egemen Türk kimliğine sahip olmayan hep ‘kökeni’ farklı birisini görüyoruz.
Örneğin Kürtlere karşı kirli savaşın sınır tanımadığı, faili meçhul cinayetlerin artık günlük, sıradan hale geldiği bir dönemde içişleri bakanı ilk önce Diyarbakırlı ‘Kürt kökenli’ Abdulkadir Aksu (1989-1991) daha sonra ‘Kürt kökenli’, Dersim soykırımında kurtulmuş bir ailenin çocuğu İsmet Sezgin’dir. ( 1991-1993). Emniyet genel müdür ise Elazığlı ‘Ermeni kökenli’ Mehmet Ağar’dır. Ağar 1996 yılında sırasıyla hem Adalet bakanı, daha sonra içişleri bakanı oldu. Her dönemin karanlık adamı olarak tanınan Abdulkadir Aksu’nun AKP’nin ilk iktidar dönemi olan 2002-2007 yılları ararsında içişleri bakan koltuğunda görüyoruz.
Buna bir ‘Kürt kökenli’ Beşir Atalay’da eklenmiş oldu. Atalay tıpkı ondan önceki Aksu-Sezgin-Ağar ve diğerlerinden sıkça duyduğumuz devletin ret, inkar ve terör politikasının değişmez sloganı haline gelen ‘PKK’lilere artık hiç bir yerde rahat yok’, ‘enselerindeyiz, bitti bitecekler’ nakaratından sonra Erdoğan hükümetinin büyük bir demagoji ile gizlemeye çalıştığı Kürt düşmanı politikasını tüm çıplaklığıyla açıkladı. İtiraf etti.
Atalay aslında soykırımcı bu hükümeti, onun liderini aklamaya, çıplak olan kralı giydirmeye çalışan dalkavuklara, sözde liberallerle, ‘Kürt kökenli’ sözde kanaat önderlerine, AKP’nin eteklerine yapışan sözde tek kişilik liderlere esaslı bir şamar indirdi.
Atalay son derce net ve açık konuştu. Açık söylemek gerekirse çıtayı ‘doğru’ yerden koydu. Başından beri gizledikleri soykırımcı planın ayrıntılarını açıkladı. Kendi dalkavuklarına dahi parmak ısırtacak itiraflarda bulundu.
Bu itiraflar şunlardı:
Bir, Her şeyden önce Atalay Erdoğan hükümetini 90’lı yıllardan, yani Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün farklı bir politika izlediği iddialarını bizzat o dönemin sloganını kullanarak boşa çıkardı. Tıpkı 90’lı yıllardaki gibi ‘şu an, PKK ve terör unsurları için sınır içi, sınır dışı, kırsal kesim, hepsi onlar için güvensiz’ diyerek PKK’nin ‘ha bitti, bitecek’ üzere olduğunu ima eden, dile getiren bir özel savaş dili kullandı.
İki, AKP karargahlarında hazırlanan daha çok kamuoyunu yanıltmayı hedefleyen, özelliklede Kürdistan sorununda artık bir ‘Çıplak Kral’ olan Erdoğan’ı giydirmekle mesai tüketen Taraf başta olmak üzere Türk basınının ‘ateşkes var’ numaralarına bir nokta koydu. Ateşkes olduğuna ilişkin basında yer alan haberleri açık bir dille yalanladı ve ‘şu anda denildiği gibi bir 'görüşmedir, şudur, budur' öyle bir şey söz konusu değil’ dedi.
Üçüncü ve en önemli ise Atalay ‘sınır ötesi operasyonlardan, KCK operasyonlarına hepsi koordinasyon içinde, tartışılmış, kararlaştırılmış, planlanmış ve yürütülmektedir" dedi.
Şimdi bundan daha açı itiraf olur mu? Olmaz. Çünkü adam açık açık söylüyor. Bunu anlamamak için ya ahmak olmak gerekiyor, ya da işi ahmaklığa vurmak gerekiyor.
Ne diyor AKP hükümetinin tasfiye politikasından sorumlu ‘Kürt kökenli’ koordinatör Bakanı?
Tartışma, kara, planlama ve yürütme. Yani askeri ve siyasi operasyonlar bir eşgüdüm ve koordine içinde tartışılmış ve karara bağlanmış. Gerekli kısa, orta hedefler üzerinde anlaşılmış. Plan yapılmış. Ve 14 Nisan 2009’da uygulamaya konulmuş.
Bu kirli ve bir o kadar tehlikeli işin telemi Dolmabahçe görüşmelerinde Erdoğan ve dönemin genelkurmay başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından atıldı. Varılan mutabakat mezara kadar götürülecek bir ‘sır’ olarak kalacağı belirtildi. Burada üzerinde anlaşılan Kürt soykırımı daha sonra Milli Güvenlik Kurlunda tartışıldı ve kara bağlandı.
AKP karargahlarında bu soykırım planın ince ayrıntıları hazırlandı. Bu soykırım, ret ve inkar politikasına uygun olarak işin ‘halkla ilişkiler’ ayağı, yanı basın-medya ayağı, TRT6 ve benzi tuzaklar hazırlanmaya başlandı. Avrupa’dan AKP’nin siyasi soykırım politikalarına destek sunacak adam toplamak için otel odalarında pazarlar kuruldu. Bunun adına da, ‘tartışma’ ve ‘açılım’ denildi.
Yani 14 Nisan 2009 günü başlatılan ve şu yazıyı okuduğunuz saate kadar devam eden 20 bini aşkın kişinin gözaltın alınması, beş bin kişinin tutuklanması, Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin düşürülmesi, DTP kapatılması, belediye başkanlarını, meclis üyelerinin tutuklanması, seçilen milletvekillerinin serbest bırakılmaması, 80 bin oy alarak seçilen Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi, Kürt özgürlük savaşçılarına karşı kimyasal silah dahil her türlü imha aracının kullanılması ve tabiî ki psikolojik savaş bütün bu konseptin sonucuydu. Arkası da gelecek.
Bu işin öyle söylendiği gibi hukukla-gugukla bir alakası yoktur. Öyle Türk basının karatma yaparak, gerçeği katlederek iddia ettiği gibi bu bir gruba, bir partiye yapılmış bir operasyon değildir.
Atalay’ın itiraf ettiği ve dört aşamalı olarak nitelediği soykırım girişimi Kürtlerin kazanımını ortadan kaldırmayı hedeflediği gibi, Kürtlerin kolektif hak taleplerini sınırlama ve sıfırlamayı ve başara bilirse Kürt özgürlük hareketini teslim almayı amaçlamaktadır.
Aslında Atalay’ın Ağar’ın bin operasyonuna’ rahmet okutan bir soykırım palanın devrede olduğunu itiraf etmiştir. Uygulamalarda bunu bir kez değil, bin kez doğruluyor. Son Öcalan’ın avukatlarının toplu olarak tutuklanması, Kazan vadisindeki katliam sadece bunlardan bir kaçıdır.
Ayrıca Atalay’ın ‘tartıştık, kararlaştırdık, planladık ve yürütüyoruz’ dediği bu kirli savaş oyunda kimlerin yer aldığı ise üç aşağı beş yukarı biliniyor. Bu da artık bir sır olmaktan çıkıyor.
Bu kesim ve güçler ABD'nin Pensilvanya eyaletinde karargah kurup, Kürtlere karşı soykırım fetvaları yayımlayan Fethullah Gülen’den aşağıya doğru uzanan hayli kabarık bir liste oluşturuyor. Bu liste genelkurmay başkanı, başbakan, kuvvet komutanlarından başlıyor, Türk medyasını içine alacak şekilde genişliyor ve ‘Eee canım şu KCK’de olmasaydı’ diyecek kadar düşen sözde ‘Kürt kökenli’ aydın ve siyasetçi tipine kadar ulaşıyor. Sarkıyor.
Beşir Atalay açıkladığı gayri nizami harp gereği AKP devleti Kürtlere karşı haksız ve kuralsız savaşı kazanma için kendi yedeklerini de cepheye sürüyor. AKP Kürdistan’da yere yıkılmakta olan bir at gibi son tekmeyi güçlü vurmaya çalışıyor. Bütün toplumu da psikolojik savaş yöntemleriyle hipnotize ederek işin içinden çıkabileceğini, sıyrılabileceğini düşünüyor. Aldanıyor. Hem de feci şekilde.
Çünkü bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felaket ‘zulümle abat olacağını’ düşünen ‘kralının’ çıplakken kendisini kaftan içinde sanmasıdır.
Görmemişin bir ‘Time’si olmuş -Cahit Mervan
- Category: CAHİT MERVAN
Her ne kadar Time’ye kapak olanın başı göğe ermiyorsa da, Batı karşısında sürekli el pençe duran, kendisini ezik hisseden ve bu nedenle de değer görmeyi bekleyenler için bu kapak önemliydi. Çünkü Holwoyd’ta olmasa da uluslararası arenada da rol kapmak için bu kapak iş yapacaktı. Bu bile başlı başına bir olaydı.
Ancak Time’nin kapağı ilginçti. Kapak için seçilen Erdoğan fotoğrafı iticiydi. O kadar iticiydi ki foto-raportöre poz veren kendisi olmasına rağmen, Erdoğan dahi kapak fotoğrafını beğenmemişti. Kendisini kusursuz sanan bir megaloman gibi “herhalde bu fotoğrafı arayıp bulmak için çok eziyet çektiler” diyerek sitem ediyordu. Ama bunu derken dahi yüzündeki memnuniyeti gizlenecek türden değildi. Ne de olsa artık kapaktı.
Kapağa kullanılan ‘Erdoğan’s Way’ başlığı ise 1993 yılında beyaz perdede gösterime giren, yönetmen Brian De Palma’nın imzasını taşıyan, başrollerde Al Pacino’un olduğu ve mafya ilişkilerini konu alan ‘Carlito’s Way’ filminden araklanmıştı. Gönderme ilginçti.
Kaldı ki Time Erdoğan’ı kapağa taşımıştı taşımasına ama, garip bir şekilde ona ABD nüshasındaki kapakta yer vermemişti. Derginin en prestijli olduğu bölgede Erdoğan kapaktan düşmüştü. Düşürülmüştü. Yoktu.
Bütün bunlara rağmen propagandanın iyisi-kötüsü yoktur tüccar mantığından hareket eden Erdoğan dalkavukları Time’ın kapağına bakınca kendinden geçiyor, transa giriyor, ‘yaşasın’ naralarıyla yeni övgüler dizmeye başladılar. Kapak, yeni bir kampanyaya dönüştürüldü.
Erdoğan’ın Time dergisi tarafından ‘yılın adamı seçilsin’ kampanyası hız kazandı. Devlet, hükümet, Türk medyası işini gücünü bırakmış, ülkenin başbakanını çok farklı meslek gruplarından insanların aday gösterildiği bir yarışmada birinci gelmesi için yarıştırıyordu. Böylesine bir görmemişlik sadece Türkiye’ye özgüydü.
Benzeri bir kampanya yine 2000 yılında Atatürk için yapılmıştı. O zamanda, tıpkı şimdi Erdoğan için bindirilmiş kıtalar hareket geçirilmiş, elektronik posta ve mektuplarla Atatürk de anketten ‘yılın kişisi’ olarak çıkmıştı. Ancak ‘yılın kişisi’ ankette en çok oy alana verilen, ama dergi tarafından çoğu zaman ciddiye alınmayan sıfır bir unvandı.
2000 yılında Atatürk, 2011 yılında Erdoğan ‘yılın kişileri’ olarak seçildiler. Ama Time dergisine ‘yılın adamı’ olarak kapak olamadılar. Seçilemediler. Bu yıl Time anketinde Erdoğan en çok oyu almasına rağmen kapakta kendisine yer bulmadı.
‘Yılın adamı’ için seçtiği kapakta Time, sadece gözleri görünen, milliyeti ve cinsiyeti belirsiz bir yüzün altında ‘Arap Baharı'ndan Atina'ya, Wall Street'ten Moskova'ya’ yazıya yer verdi.
Doğrusu Time bindirilmiş kıtalarla yapılan bu ‘şark kurnazlığını’ 2000 yılında olduğu gibi, bu yılda yutmamıştı.
Erdoğan Time’nin anketinden 122 bin 931 oy ile birinci oldu. Ama ‘yılın adamı’ olarak kapak olamadı. Erdoğan'ı, 74 bin 415 oyla sahalarda harikalar yaratan Barselona takımının ünlü oyuncusu Lionel Messi takip ederken, üçüncü sırada ise 61 bin 388 oyla, Wall Street protestolarıyla ortaya çıkan toplumun ''Yüzde 99''u kavramı yer aldı.
AKP karargahlarında başlatılan kampanya sonucu Time’nin anketinde yılın kişisi listesinde birinci olan Erdoğan, hiç garibinize gitmesin ama en az sevilenler listesinde de birinci oldu. Erdoğan, 'en az sevilenler' veya ‘en az popüler’ olarak ta bilinen listede de rekor düzeyde, yani 180 bin 564 oyla ilk sıraya yerleşti.
Erdoğan’ı ikinci sıra da vurgun ve talanlarıyla ünlü ve ABD toplumunda nefretle anılan “Yüzde 1” grubu izledi. Üçüncü sırada ise bir katil zanlısı vardı. Kızını öldürdüğü iddiasıyla yargılanıp beraat eden Casey Anthony adında biri vardı.
Ancak Erdoğan hem en popüler olarak, hem de en az popüler olarak anketten birinci çıkmasına rağmen ne derginin ön kapağında, ne de arka kapağında, kapak olamadı.
Her neyse… Bir Time anketi daha gelip geçti. Geriye ne mi kaldı?
Mafya filmlerinin afişini andıran bir dergi kapağı. bindirilmiş kıtalarla yapılan kampanya ve hepsinin toplamı olarak Time okurları ve basın dünyası için eşi ve benzeri görülmemiş, bir görmemişlik kaldı.
More Articles...
Nıvisen Kurdi
SERXWEBUN
Ulusulara Bağımsızlık Halklara Serbestiyet Bireylere Özgürlük İçinde bulunduğumuz uygarlığın özellikleri kriter alındığında, Siyaset biliminin geçmiş tecrübeleri ve günümüz öngörüleri esas alındığında Her ulusun temsiliyeti bağımsızlıkla özdeştir. Bundan dolayı yeryüzündeki her ulus gibi Kürtlerin hakkı bağımsız bir devlettir. Ama hiçbir ulus hiç bir zaman saf bir ırka, tek bir ırkın yaşadığı bir coğrafyaya sahip değildir. Farklı uluslara ait guruplar, bireyler ve etnik birimler görülebilmektedir. Ayrıca her ulusun mensubu bireyler ve guruplar farklı dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara, ayrı yaşam anlayışlarına sahip olabilirler. Kürdistan'da da Araplar, Farslar, Türkler başta olmak üzere kadim halklar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Rumlar, Kafkasik halklar ve başka guruplar, etnik temsiliyetler mevcut. Bu halkların Kürdistan Coğrafyasında bütün haklarına sahip olmaları şarttır. bunların kendilerini ifadeleri önünde engel olacak hiçbir uygulama ve yasa kabul...














