6 Mayıs 1916'da Suriye'de neler Yaşandı?
- Category: Toplum ve Tarih
Sinan Cudi
Arap halkının geçtiğimiz Ocak ayı ile birlikte başlattığı devrim havası tüm dünyaya halkların özgürlük ve demokrasi taleplerinin nihai bir sistemle taçlanmaması durumunda dinmeyeceğini göstermesi açısından oldukça önemli. Bu taleplerin karşılanması için birçok bedeli göze alarak meydanlarda durmadan mücadele yürüten Arap halkının kalkışını kendi çıkarları için kullanmak isteyen güçlerin girişimlerine de tanık oluyoruz. Özgürlüklerin önünü almak ve halkların demokrasisi etrafında şekillenecek yeni bir sistem ve yönetim anlayışının kendisi açısından bir tehlike olduğunu gören batılı emperyalist ülkeler ve Ortadoğu’daki sözcüleri konumuna gelmeye çalışan Türk devleti kendilerini halkların yanında gösterme çabası her geçen gün artıyor.
En son Suriye’de yaşanan halk kalkışları karşısında Beşar Esad yönetiminin hamiliğine soyunan Türk devleti özgürlükleri geliştirmek bir yana özgürlüklerin önündeki en büyük engel konumunu tarihte yaşanan kimi olaylarda da görebiliyoruz. Türk devletinin 20. yüzyılın başlarındaki Arap milli uyanışı karşısında yaşadığı tahammülsüzlük bunun bir göstergesi. Arap milli uyanışını ve özgürlükleri engellemek amacıyla gerçekleştirilen ve 20’nin üzerinde Arap aydınının katledildiği 1915-16 yargılamaları ve perde arkasını birlikte inceleyelim.
ARAP UYANIŞI
Fransız devrimi ardından dünya geneline yayılan özgürlükçü akımların ve millet fikrinin Araplar arasında yaygınlaşmasıyla birlikte 19.yy ortalarında bir Arap milli aydınlanması gerçekleşmiştir. 1850’lerin sonu ile birlikte Arap kültürünü diriltme hareketi olarak başlayan Arap aydınlanması 1860’larla birlikte neredeyse tüm Suriye’li Arap aydınlarını etkisi altına almıştı. Özellikle gazetecilik ve tiyatro gibi alanlarda örgütlenen Arap aydınlanması Lübnan’daki Hıristiyan Araplarda giderek Arap dilinin gelişimi üzerinden yürümüştü.
Osmanlı Devletinin 1. ve 2. Meşruiyet dönemlerine denk gelen yönetim sistemi değişikleri ile birlikte oluşan kısmi demokratik yönetimler olan meclislerde temsil ettikleri bölgelerin sorunlarını en iyi dile getiren ve çözüm geliştirenlerin başında ise Arap milletvekilleri gelmekteydi. Osmanlı birliği içinde Arap birliğini savunan Arap aydınları ve halk önderleri Osmanlı’nın kültürel sosyal gelişimini sağlayarak Arap dilinin eğitimde kullanılmasını ve böylelikle Arap kültürünü geliştirilmesini oldukça önemsemişlerdi.
BİRLİK VE ÖZERKLİK
Osmanlı devletinin Tanzimat döneminin temel yönetim biçimi olarak ortaya çıkan merkeziyetçilik ve bürokratikleşme sisteminin kötü idaresi karşısında özellikle 2. Meşrutiyet ile birlikte adem-i merkeziyetçi eğilimler güçlenmişti. Merkezin tanımı ve taşranın merkezde temsili konusu üzerinden başlayan bu tartışmalar 1902 yılında Jön Türklerin Paris’te gerçekleştirdikleri konferansta keskin ayrılıklara neden olmuştu.
Jön Türk gruplarından biri olan ve Ahmet Rıza önderliğinde örgütlenen İttihat ve Terakki Cemiyeti merkeziyetçiliği ve bürokratikleşmeyi savunurken, Prens Sabahattin’in görüşlerini savunan Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti (TŞ-AMC) yerinden yönetimi savunuyordu. Prens Sabahattin vergi, belediye, yargı ile ilgili işlerin yerel kurumlarca yerel sorun ve gereksinimlere göre çözüm bulması gerektiğini savunuyordu. Kişisel gelişimin özendirilmesi, memur sınıfının daraltılması ve gücün merkezileşmesinin engellenmesini esas alan konfederatif bir devlet modeli öneren Prens Sabahattin’in grubu ile merkezileşmekte ısrar eden İttihatçılar 2. Jön Türk kongresinde de bir anlaşmaya varmayarak iki ayrı kol olarak örgütlenmeye yöneldi.
O dönem tartışmalarını yakından izleyen Arap aydınları da TŞ-AMC görüşlerine yakın durarak Arap ulusunun gelişimi için adem-i merkeziyetçi bir yönetimin geliştirilmesi için örgütlenme çalışmalarına başladı.
EL-LA CEMİYETİ VE ARAP ÖRGÜTLENMESİ
2. Meşrutiyet öncesinde cemiyetleşmelere getirilen yasaklar nedeniyle birçok cemiyet gibi gizli olarak örgütlenen ve Arapların gelişimini, toplumsal düzenini kurmak, Arap milli uyanışını sağlamak için kurulan gizli Kahtaniye Cemiyeti içinden çıkan El-La Merkeziye Cemiyeti dönemin en önemli Arap cemiyetlerinin başında gelmekteydi. 1912 yılının Eylül ayında Mısır’ın Kahire şehrinde Suriye, Lübnan ve Filistinli göçmenlerin ileri gelenlerinden oluşan 10 kişi tarafından (Refik El-Azm, İskender Ammun, Muhibüddin El-Hatib, Hakkı El-Azm, Şeyh Reşid Rıza, Dr. Şıbli Şemil, Davud Berekat, Sami El-Cavdini, İzzet El-Cündî, Fuad El-Hatib) kurulan cemiyet, isminden de anlaşılacağı üzere adem-i merkeziyetçi bir yönetim oluşturmak istiyordu. (Hizbu’l-Lâmerkeziyye al-İdariyye al-Osmani/El-Lâ Merkeziye Cemiyeti/Osmanlı İdarî Adem-i Merkeziyet Cemiyeti)
1913 yılında yayınladıkları siyasi programda merkeziyetçi anlayışın olumsuzlukları belirtilerek Osmanlı Devleti’nin sorunlarının hal yolu olarak adem-i merkeziyetçi yönetim anlayışını önermişlerdir. Kuruluşundan kısa bir süre sonra birçok Arap örgütünü çatısı altında birleştiren El-Lâ Merkeziye Cemiyeti (EMC), İttihatçılara muhalif olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile birlikte de bir dönem çalışmalarını birleştirmiştir.
PARİS KONGRESİ VE SONUÇLARI
EMC’nin iki yıllık örgütlenme hayatındaki en önemli pratiği şüphesiz 1913 yılında Paris’te bir Arap Kongresini örgütlemekti. Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan (tüm Araplar değil) Arapların temsilcilerinin katıldığı bu kongrede Osmanlı Devleti hükümetine iletilmek üzere alınan ortak kararlardan bazıları şunlardı. Radikal ve acil reformların yapılması, Arapların imparatorluğun merkezi yönetimine katılmalarını etkili hale getirerek, siyasi haklarını kullanmalarını temin etmek, Suriye ve Arap vilayetlerinin her birinde, kendi ihtiyaç ve yetkilerine uygun düşecek şekilde adem-i merkeziyetçi bir rejim kurmak, Arapça’nın Osmanlı Meclisi tarafından tanınması ve Suriye ile Arap memleketlerinde resmi dil olarak kabul edilmesi
Bunlar yanında Suriye ve Arap vilayetlerinde askerlik hizmetinin aşırı gereklilik durumları haricinde bölgesel olması, Ürdün’ün mali durumunu düzeltmesi için gerekli projelerin geliştirilmesi ve Osmanlı Ermenilerinin reformist isteklerine karşı ilgili yaklaşılması da talep edilmişti.
Paris’teki Arap Kongresinde hazır bulunan EMC Başkan Vekili İskender Ammun, yaptığı bir konuşmada adeta günümüzün taleplerini de o dönemden sıralıyordu. “Arap ümmeti (ulus) kendini Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparmak istemiyor… Tüm arzuladığı halihazırdaki hükümet biçimini bu imparatorluğu oluşturan tüm unsurların ihtiyaçlarıyla daha uyumlu olan bir başkasıyla herhangi bir vilayetin sakinlerinin kendi iç işlerinin idaresinde son sözü söylemelerine imkan verecek şekilde makul bir biçimde değiştirmektir… Biz bir Osmanlı Hükümeti istiyoruz, ne Türk, ne de Arap. Tüm Osmanlıların eşit hak ve yükümlülüklere sahip olduğu bir hükümet istiyoruz, böylelikle, hiçbir taraf yada grup Arap, Türk, Ermeni, Kürt ya da Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Dürzi olsun ırk ya da dine dayalı nedenlerle herhangi başka bir taraf ya da grubu haklarından mahrum bırakamayacak ya da haklarını gasp edemeyecektir.” (Zeine N. Zeine, Türk-Arap İlişkileri ve Arap Milliyetçiliğinin Doğuşu)
Bu ortak irade karşısında iktidarlarının ilk dönemlerinde olan İttihatçı yönetim direkt bir karşıtlık sergilemeyerek başta ılımlı bir politika izlemiş, özerklik olarak tanımlanabilecek bir yönetim şeklini Arap vilayetlerinde örgütlenmesine izin vermiştir. Fakat aradan uzun bir süre geçmeden Türkleştirme politikalarını uygulama fırsatı yakalayan İttihatçı yönetim Arap aydınlarının hareketlerini sınırlamak ve etkinliklerini kırmak için çalışmaya başladı.
ARAP KARŞITI ÖRGÜTLENMELER
19.yüzyılın ikinci yarısına kadar Arapların ve özellikle Suriyelilerin vatanlarında dilleriyle bağımsız olarak yaşamalarına rağmen Osmanlı Devleti, bu tarihten sonra “ayan, eşraf ve yerel hakimlerin” nüfuzlarını azaltmış ve Türkleştirme politikalarına başvurmuştu. 19. yüzyılın sonlarında aynı zamanda ciddi bir göç hareketi de başlatılmıştı. Suriye’den göç yıldan yıla artarak 20. yüzyılın ilk on yılında rekor düzeye ulaşmıştı. Yapılan kimi araştırmalara göre bu göçmenlerin sayıları 1913’te yaklaşık 550.000 kişiye ulaşmıştı. Kuzey ve Güney Amerika, Avusturya, Filipinler, Avrupa, Mısır ve diğer bölgelere dek dağılan Suriyeli Araplar kötü yönetim ve zulümden kaçmak zorunda kalmışlardı.
Paris Kongresine katılan Arap aydınlarından Şeyh Ahmed Tabbare Suriyelilerin “kalplerini vatanlarında bırakarak üzgün bir şekilde” gitmek zorunda bırakıldıklarına değindikten sonra Arapların, Osmanlı Devleti’nin yaşamasını istediğini, “ancak Osmanlı’nın yaşaması için onun bedeli olmak istemediklerini” dile getirmişti. (Ömer Osman Umar, Osmanlı Yönetimi ve Fransız Manda İdaresi Altında Suriye)
Bunun yanında 31 Mart olayları ardından Abdulhamit’i tahttan indirerek iktidarı ele geçiren İttihatçı yönetim Araplara yönelik çeşitli politikalar sergilemişti. Arap vilayetlerinde istikrarı sağlama gerekçesiyle kimi aşiretleri vergilerden muaf tutup yanına çekmeye çalışmış, varlık gerekçeleri göçerlik olan aşiretlerden kimilerini de yerleşik yaşama geçirmek için teşviklerde bulunmuştu. Bunun yanında amaçları doğrultusunda kullanamayacağını anladığı kimi Arap aşiretlerin dağıtılmasını sağlamıştır.
Arap vilayetlerinde politikalarının haklılığını propaganda edebilmek için Mekke’de “Hicaz” ve “Şems el- Hakika” adlı iki gazete örgütlemişti. Bunlardan Türkçe-Arapça haftalık yayınlanan “Hicaz”, İslam ve özgürlükleri kullanan bir içerikte yayın yapan İttihat ve Terakki Cemiyeti gazetesiydi. İttihatçı liderlerden Cemal Paşa, Araplar arasında gelişen birlik ruhunu kırmak ve İttihatçı yönetime itaati geliştirmek için Er-Rayü’l-Am, İttihad-ı İslam, El-Belağü’l-İkbal, Lazkiye, Es-Safa ve Bayle gibi gazetelere paralar verilmesini sağlamıştır. Yine Şekip Arslan (İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı Arap) tarafından çıkarılan Eş-Şark ve El-İslâm gazeteleri üzerinden dini kullanarak Arapları devlete bağlamaya, Arap milliyetçilerini kötülemeye çalışmıştır.
BİRİKMİŞ İSYAN
Arap mücadelesinin haklılığı konusunda yapılan birçok tartışma içinde özellikle bir dönem gizli faaliyet yürüten El-Ahd Cemiyeti’nin kurucusu olan Aziz Ali El-Mısrî’nin değerlendirmeleri oldukça dikkat çekici.
“Siz Türkler biz Araplar hakkında şimdiye kadar imhadan, tahkirden, tezyiften başka ne yaptınız ki, şimdi bizden dostça muamele bekliyorsunuz. Unutuyor musunuz ki, İstanbul’da köpekleri çağırmak için “Arap!... Arap!... Arap!...” dersiniz.
En muğlak meseleleri izah için “Arap saçı gibi” dersiniz. “Ne Arap’ın yüzü, Ne Şam’ın şekeri!” tabiri daima kullandığınız sözlerdendir. Şairinizin “Şam’dan çıktığım akşama dedim Şam-ı Şerif!” mısrası en beğendiğiniz kinayelerdendir. (Cemal Paşa, Hatırat, Yayına Hazırlayan: Metin Martı, İstanbul, 1996, s.65-66).
TASFİYE HAREKETİ
Birinci Dünya Savaşının patlak vermesiyle birlikti İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Devleti art arda yaşadığı yenilgilerin faturasını Araplara ödetmeye başlamasıyla birlikte Araplarla olan bağlar kopma noktasına gelmişti. Birçok cephede Osmanlı Devletiyle birlikte savaşmasına rağmen Arapların önde gelenlerine yönelik tasfiye hareketi Cemal Paşa tarafından 1915 yılında doruğa ulaştırıldı. 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa Mısır seferinde yaşadığı yenilgi ardından Şam’a dönerek başarısızlığına gerekçeler aramaya başladı. Bunun için siyasi ve kültürel Arap liderlerini suçlamaya başladı. Suriyelilerin ve diğer Arapların Türk hükümetine sadık olmadıkları, Mısır gibi başka yerlerde de Osmanlı Devleti’nden ayrılma örgütlenmeleri yaptıkları iddiasıyla birçok Arap aydını hakkında tutuklama kararı çıkarttı.
Paris Kongresi kararları ardından verilen sivil ve askeri Arap personelin yerel işlere yerleştirilecekleri ve Arapça’ya daha geniş kullanım alanı verileceği yönlü sözlere ters girişimler sergileyen Cemal Paşa Arap birliklerini savaşın uzak cephelerine yollamış, Mart 1916’da yürürlüğe giren ve tüm şirketlerin belgelerinde Türkçe kullanılmasını öngören yeni bir yasa hazırlamıştı. Yine kamu yaşamında yaygın olarak Türkçe kullanılmasını mecburi kılmıştı.
Bunun yanında bölgedeki tarımsal ürünler Türk ve Alman orduları için toplanmış, bu da binlerce vatandaşın yoksullaşmasına ve binlercesinin de açlık ve hastalıktan mahvolmasına sebep olmuştu. Bunlar yetmiyormuş gibi Cemal Paşa Fransız yanlısı dilekçelere imza attıkları gerekçesiyle sayısı tam tespit edilemeyen Suriyeli aileleri sınır dışı ederek Anadolu’ya yollamıştı.
İttihatçıların yanında, İstanbul hükümeti ile iyi ilişkiler kurmaya çalışan Araplar bu Türkleştirme politikaları ardından kendi mücadelelerini gerçekleştirme çabası içine girmişlerdi.
DİVAN-I HARP YARGILAMALARI VE AYDINLARIN İDAMI
İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminin baskı ve zulmü karşısında Araplar içerisinde büyüyen öfke aktif mücadele çağrılarına da neden olmuştu. O dönemde yayınlanan bir bildiride geçen şu sözler bu öfkeyi açıklar nitelikte “… Sana ve senin diline düşmanlık gösteren bu kişileri ülkenizden temizleyin. Müslüman ve Hıristiyan Araplar, düşmanınıza karşı birleşiniz, sakın bu Müslüman Araptır, bu Hıristiyan Araptır demeyiniz. Hepiniz bir Allah’a bağlısınız ve din Allah’ındır. Onun için birleşiniz… Ey Müslüman Araplar, şayet bu zalim idare İslamî idaredir diye düşünüyorsanız büyük bir hataya düşersiniz. Zira Allah kitabında “zalimler kâfirlerin ta kendileridir” demektedir.”
Arap halkı içinde artık önüne geçilemez düzeyde gelişen Arap milli uyanışı karşısında İttihat ve Terakki yönetimi daha önce verilen sözler ve tarihi geçmişe rağmen imha ve baskı politikalarına başvurmayı tercih eder. Cemal Paşa tarafından birçok Arap vilayetinde (Humus, Baalbek, Âliye, Beyrut, Şam, Akka, Nasıra, Kudüs, Gazze, Tellüşeria, Birüssebaa, Halilü’r-Rahman ve İskenderun) kurulan Divan-ı Harp mahkemelerinde yörenin önde gelen Arap aydınlarını yargılayarak birçoğu hakkında idam kararı çıkartır. Özünde hukuk işlerinin yerel mahkemeler tarafından yürütülmesi gerekirken Birinci Dünya Savaşı gerekçe gösterilerek bu özel Divan-ı Harb-i Örfiler kurmuştur.
Osmanlı hukukunu bile çiğneme pahasına gerçekleştirilen yargılamalar içinde en önemlilerinden bir tanesi Âliye Divan-ı Harb-i Örfi’siydi. Mahkeme başkanlarının Arap aydınlarının çoğu hakkında gösterilen gerekçelerin yeterli olmadığı görüşleri yanında kimi noktalarda Cemal Paşa’nın öngördüğü sertlikte olmamaları neticesinde kimi değişiklikler yapılmış, direkt orduda görevli bulunan Şükrü isminde bir binbaşı mahkeme başkanlığına getirilmiştir. Yine mahkeme başkan yardımcıları da aynı gerekçelerle değişikliğe uğramıştır.
Yargılanan Arap aydınlarının dava gerekçeleri kadar 1913 yılında ilan edilen genel aftan yararlanmış olmalarından kaynaklanan itirazların varlığı nedeniyle de hukuktan ne kadar uzak yargılamalar olduğunu ispat ediyordu. Bu konuya dikkat çeken Falih Rıfkı Atay şunları söylüyordu; “Âliyede hapsedilmiş olanlar ise merkezi Kahire’de bulunan bu cemiyetin üyeleri idi. Üyeleri, fakat ne zaman? El-lâ Merkeziye Cemiyetinin Büyük Harb başladığı vakit, Suriye’de kalmış olanların bu teşebbüsünden haberleri var mıydı? Çünkü arada bir, umumi af olmuştur. Tutulmuş olanları, sadece eskiden bu cemiyet içinde çalıştıkları için mahkûm etmek doğru olmazdı. Divanıharb ise tutmuş olduğu kimselerin Büyük Harbden sonra da cemiyetin emri ile hareket etmiş olduklarına inanmıştır. Bütün dava budur…”
Yargılamalar sonunda karar aşamasına gelindiğinde Divan-ı Harp heyeti yargılanan üç dört Arap aydınına idam, geri kalanlarına ise hapis cezası verme düşüncesindeyken Cemal Paşa buna da itiraz etmiştir. Tüm Arap aydınlarının kararlarının karşısında bulunan yerlere bizzat kendisi idam yazmış ve idam hükümlerini bir an önce onaylayıp, gerçekleştirmek istemiştir. Hazırlanan infaz emri Vassaf Bey ve Ali Fuad Erden imzalamamış, Cemal Paşa ise yetkilerini kullanarak infaz kararını kendisi onaylamıştır.
İDAM EDİLEN ARAP AYDINLARI
Bu keyfi ve hukuksuz yargılamalar ardından infazlar iki grup halinde Beyrut ve Şam kent meydanlarında gerçekleştirilmiştir. 20 Ağustos 1915 akşamı hapisten çıkarılan aydınlar sabah 04.00’dan itibaren infaz edilmeye başlandı. 10’u Müslüman, 1’i Hıristiyan 11 Arap ileri geleni Beyrut’un ana meydanı El-Burç’ta asıldı. 17 Müslüman ve 4’ü Hıristiyan 21 kişilik ikinci grup ise 6 Mayıs 1916’da şafakla birlikte idam edildi. 14’ü yine El-Burç’ta diğer 7’si ise Şam’daki al-Marjeh meydanında infaz edilmişlerdi.
Bu idamlarla da yetinmeyen Osmanlı yönetimi idam edilen Arap aydınları dışında yetmişin üzerinde Arap aydını da gıyabında yargılayarak idam cezasına çarptırmıştır. Yakalanıp idam edilemeyen Arap aydınlarının ve onlara yakın duran pek çok Arap aydınının aileleri Anadolu’nun ücra bölgelerine sürgün edilmiş ve mallarına haciz konulmuştur.
Tek suçları EMC bünyesinde ve onunla birlikte Arap aydınlanması için çalışarak Âliye Divan-ı Harb-i Örfisi’nde yargılanarak Arap aydınları şunlardır:
Abdülhamid Ez-Zehravi, Şefik El-Müeyyed, Şükrü El-Aseli, Abdülgani El-Arisi, Seyfeddin El-Hatip, Mahmud El-Mahmasani, Salih Bey Haydar, Abdülvahab El-İngilizi, Refik Rızzık Sellum, Ömer Hamd, Arif Şehab, Abdülkerim El-Halil, Şeyh Ahmed Tabbare, Emir Ömer, Ali El-Menazi, Hafız Es-Said, Mahmud El-Acem, Nayıf Tello, Muhammed Müslim bin Abidin, Said El-Kerim, Selim El-Hamd, Corci Haddad, Said Akl, Petro Pavli, Bayat Ali, Nuri Elfazi, Tevfik El-Besad, Celal El-Buhari, Refik Sellum.
Gıyabında idamla yargılanan fakat cezaları infaz edilmeyen kimi Arap aydınlarının isimleri ise şöyle;
Refik El-Azm, Hakkı El-Azm, Şeyh Reşid Rıza, Davud Berakat, Faris Nimr, Doktor Şibli Şemil, Halil El-Matran, İbrahim Neccar, Corc Bahri, Aziz Bahri, Halil Ebî Meliğ, Halil Bulad, Hanri Habib Bulad, Necib Bostani, Yusuf Bostani, Filip Şemma, Necip Katta, Necip Karizani, Corc Rumani, Corc Karazani, Kafil Ove, Jan Ubeyh, Necip Attace, Dr. Grozozi, Nimetullah Ganem, Rafael Gurre, Mişel Lütfullah, Dr. Yusuf Kail, Şeyh Yusuf Hazen, Corc Hayr, Reşit Hayyat, Edmon Melhame, Dr. Halil Şake, Yusuf Sem’an, Said Navi, İlyas Hannin, Selim Şemmil, Maryus Şemmil,Yusuf Habib Zenabezi, İlyas Zehar, Alfons Zeyniye, Fuat El-Hatip, Konstantin Bebi, Hasan Hammad, Abdülhafız bin Mahmud Hasan, Rızkullah Erkaş, Selim Sabit Seydi, İzzet Abid, Şükrü Ganem, Aziz Ali El-Mısrî.
6 MAYIS’IN TANIĞINDAN O SABAH
O dönem Cemal Paşa’nın maiyetinde çalışan Ali Fuad Erden al-Marjeh meydanındaki infaza tanıklığını şöyle anlatmıştır; “…en son getirilen Refik Sellum adında genç bir Hıristiyan yedek subaydı. “Esselamüaleyküm ya meşnaka” diyerek beyaz hayaletler sarkan darağaçlarını selamladı ve boş olan sehpaya, yani kendisine mahsus olan sehpaya doğru elleri arkasında bağlı olarak tez adımlarla, bir an önce kavuşmak ister gibi, çabuk çabuk gitti. Mahkûmun boynunu bağlayan memur, fesini yere attı. Refik Sellum, “fesimi yere atmaya hakkınız yoktur” dedi. Fesini getirip başına koydular. Fakat çarpık koydular ve fes tozlanmıştı. O, bunun farkında olmadı. Eğer olsaydı, “Fesimi düzeltiniz ve tozunu siliniz” diyecekti. Refik Sellum’un ölmesine birkaç saniye kalmıştı. Ben, onun tam karşısında, lüks lambasının çiy ışığı altında, bu hayret verecek kadar soğukkanlı genci inceliyordum. Hayat ile yokluk arasındaki son birkaç an içinde çehresi süratle değişti: Önce yüzünün rengi uçtu. Biraz sonra kireç gibi bembeyaz oldu… En sonra da sapsarı olacaktı. O da öldükten sonra ortalığı bir ölüm sessizliği kapladı: Darağaçlarının ve asılanların sessizliği, hazır bulunanların sessizliği ve etrafın sessizliği. Darağaçlarının arkasında tanyeri ağarmaya başlıyordu. Ben bu ağartıdan ürktüm.”
İDAMLARIN ARDINDAN
Cemal Paşa, idamların Araplara ulaşmasını engellemek için infazların ardından yayınlanan gazetelere sansür uyguladı. İdamlara karşı gelişebilecek tepkileri tahmin eden Cemal Paşa gerçekleştirdiği idamları haklı göstermek için kimi yazılar hazırlayarak bir gün önceden o gün gazetelerine özel sayı olarak yayınlatmıştır.
Engelleme girişimlerine rağmen Arap uyanışı devam ettiğini belirten kimi kaynaklar bu idamların kısa bir süre engellenen milli hareketin idamların yarattığı öfke ile birlikte büyüyerek Arap uluslaşmasında dönüm noktası oynadığı görüşünde.
21 Arap aydınının asıldığı 6 Mayıs 1916 tarihi Şehitler Günü olarak ilan edilmiştir. İdam edilen aydınlar halen Suriye’de kahraman olarak anılmaktadır.
Fırat News Agency
SERXWEBUN
Ulusulara Bağımsızlık Halklara Serbestiyet Bireylere Özgürlük İçinde bulunduğumuz uygarlığın özellikleri kriter alındığında, Siyaset biliminin geçmiş tecrübeleri ve günümüz öngörüleri esas alındığında Her ulusun temsiliyeti bağımsızlıkla özdeştir. Bundan dolayı yeryüzündeki her ulus gibi Kürtlerin hakkı bağımsız bir devlettir. Ama hiçbir ulus hiç bir zaman saf bir ırka, tek bir ırkın yaşadığı bir coğrafyaya sahip değildir. Farklı uluslara ait guruplar, bireyler ve etnik birimler görülebilmektedir. Ayrıca her ulusun mensubu bireyler ve guruplar farklı dinsel, dilsel, kültürel farklılıklara, ayrı yaşam anlayışlarına sahip olabilirler. Kürdistan'da da Araplar, Farslar, Türkler başta olmak üzere kadim halklar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler, Rumlar, Kafkasik halklar ve başka guruplar, etnik temsiliyetler mevcut. Bu halkların Kürdistan Coğrafyasında bütün haklarına sahip olmaları şarttır. bunların kendilerini ifadeleri önünde engel olacak hiçbir uygulama ve yasa kabul...